roman cümlesi

"İnsan hayatı, okunması gerekli kitapların yanında çok, ama çok kısadır. İyi bir okuyucunun okuyabileceği kitap sayısı iki, üç bini geçmez. Bu nedenle asla rastgele okumamalıyız. Ben kitap değil, yazar okuyun derim." (Mehmet Eroğlu)

11 Ocak 2012 Çarşamba

Tina Modotti veya ‘Ateş ölmesin diye’…



Siyah-beyaz bir kare. Ufacık kızını emziren bir anne. Annenin bir tek sol göğsü görünüyor. Esmer tenli bebeğin küçücük eli, sütünü emdiği göğsün üstünde. E.E. Cummings’in şiirini anımsatıyor; “kimsenin yok, yağmurun bile, böyle küçük elleri”.

Yazı: Meral Çiçek - Yeni Özgür Politika

Bugünün gözüyle güzel, özellikle kusursuz kompozisyonu ile dikkat çeken bir fotoğraf, çekildiği dönemde ise tam bir skandal! Çünkü 1920’li yıllarda Aztek bir kadını bebeğini emzirirken fotoğraflamak ve bu fotoğrafı galerilerde sergilemek hem siyasal hem de toplumsal bir mesajdı, bir tabunun kırılmasıydı. Ve fotoğrafı çeken Tina Modotti’nin hayat hikayesi, zaten bir bütün olarak 20’nci yüzyılın başında kadınlar için ‘öngörülen’ ile çelişki içinde. Henüz çocuk yaşlarda çalışmak zorunda kalan bir çocuktan aktrisliğe, fotomodelden mutfakçılığa, fotoğrafçıdan devrimciliğe uzanan hayatı, dönem itibariyle dikkat çekici. Ama hikayemizi baştan anlatalım…
Tina Modotti’nin yolculuğu, İtalya’nın kuzeyindeki Udine kentinde başlar. Burada 16 Ağustos 1896’da Assunta Adelaide Luigia Modotti Mondini adında miliner (şapkacı) bir annenin ve makinist bir babanın kızı olarak dünyaya gelir. 7 çocuklu ailenin ekonomik durumu genelde kötüdür; sürekli iş arayan baba genelde evden uzaktadır. Bundan dolayı sadece ilkokula gidebilen Tina 9 yaşındayken, babası, iş bulma umuduyla ABD’ye gider. Aile aylarca babadan ne haber ne de ekonomik destek alamayınca, yardımlarla ayakta kalmaya çalışır. Tina, 13 yaşına girdiğinde iplikhanede günde 10 saat çalışmaya başlar, ardından bir tekstil fabrikasına geçer. 17 yaşındayken, artık haber aldıkları babalarının yanına, San Francisco’ya gider. Burada da fabrikalarda çalışan Tina’nın hayatı, 1915 yılında Kanadalı ressam ve şair Roubaix del’ Abrie Richey (Robo) ile tanışmasıyla değişir. Tanıştıktan 2 sene sonra birlikte yaşamaya başlarlar ve Los Angeles’e taşınırlar. Herkese evli oldukları izlenimini verseler de, resmi olarak evli değiller. Daha önce San Francisco’da İtalyanlara ait ufak mekanlarda sahneye çıkan Tina Modotti, burada üç filmde rol alıp, oyunculuk yapar. Zira 1910 yılı itibariyle Los Angeles’in Hollywood semti film yapımcıları tarafından ideal bir mekan olarak keşfedilince, ülkenin sinema endüstrisi burada toplanır.
Los Angeles’te bohem bir çevreye sahip olur çift. Sanatçı arkadaşlarından biri de, 20’nci yüzyıl Amerika’sının en önemli fotoğrafçılarından Edward Weston. Hayattayken de siyah-beyaz fotoğrafçılığın ustası sayılan Weston için Tina, fotoğraflamayı en çok sevdiği modeli olur.
Bazı kaynaklarda Tina Modotti’nin daha İtalya’dayken amcasının stüdyosunda fotoğrafçılıkla tanıştığını ve babasının da San Francisco’da benzer bir stüdyoda çalıştığını belirtirken, bu meslekle asıl Weston sayesinde yakından ilgilenmeye başladığı muhtemeldir.
1920’li yıllarda Meksika birçok sanatçı için bir çekim alanı haline gelir ve Robo da Aralık 1921’de oraya gider. Robo, Tina’nın Edward Weston ile ilişkisinden bihaber. Tina, Weston’u bırakıp Robo’nun yanına gitmeye karar verir, ancak O Meksika’ya ulaşmadan 2 gün önce Robo çiçek hastalığından hayatını kaybeder. Robo’nun başlatmış olduğu projeyi tamamlamak için Meksika Ulusal Güzel Sanatlar Akademisi’nde Robo’nun ve Weston’un çalışmalarından oluşan bir sergi açar. ‘Işık saçan’ ülkeye, onun sanatçılarına ve bir bütün olarak Meksika’da hakim olan hareketli atmosfere hayran kalır. Ancak Mart ayında babasının ölüm haberini alınca ABD’ye döner. Burada yıl sonunda Robo’nun anısına kaleme almış olduğu şiir ve düzyazılarından oluşan ‘The Book of Robo’ kitabını yayımlar.
Amerika’ya döndükten bir yıl sonra ise, Temmuz 1923’te Weston ile yapmış olduğu bir anlaşma doğrultusunda, hayatının en önemli durağı olacak Meksika’ya döner: O Weston’un stüdyosunu işletecek ve evinin işleriyle ilgilenecek, karşılığında da fotoğrafçılık eğitimini alacak. Weston, en büyük oğlu Chandler ve Tina ile birlikte Meksika’ya gider, Weston’un eşi ve diğer 3 çocuğu ABD’de kalır. Aralarında – 1928’de Meksika Komünist Partisi’nin organı olacak devrimci ‘El Machete’ dergisini çıkaran – David Alfaro Siqueiros, Diego Rivera ve Jose Clemente Orozco gibi sanatçıların bulunduğu devrim sonrası bohem çevrenin içinde yer alırlar, birlikte bir portre stüdyosunu kurarlar. Ünlü antropolog Anita Brenner’in ‘Idols Behind Altars’ kitabı için fotoğraf çekmekle görevlendirilince, birlikte ülkenin dört bir yanını gezip Meksikalıların fotoğraflarını çekerler. Tina ile Weston’un fotoğrafçılığı arasındaki fark bu çalışmada da görülür; Weston daha çok ülkenin manzaralarına ve halk sanatına odaklanırken, Tina sıradan insanlar ve onların hayatı ile ilgilenir.
Çalışmalarını ilk 1924’te Weston ile ortak bir sergide tanıtır. Serginin açılışına Meksika Devlet Başkanı da katılır. 1925 ve 1926 yıllarında hasta annesini ziyaret etmek için kısa süreliğine gittiği ABD’de belgesel fotoğrafçılığın kurucularından sayılan Dorothea Lange ile tanışır. Meksika’ya döndükten sonra ise kültürel ve siyasal yenilikçilerle oluşan bir topluluk kurar ve gelişmekte olan Meksika duvar resmi hareketinin gözde fotoğrafçısı olur. Ayrıca bu dönemde radikal politik ve komünist hareketin çok sayıda öncü kadrosu ile de tanışır. Giderek daha politik bir kimlik kazandığı bir dönem başlar hayatında.
1926′da Weston’dan ayrılır, bir yıl da sonra Meksika Komünist Partisi’ne katılır. Manos fuera de Nicaragua adlı Sandinist hareketi destekler, idam mahkumu Sacco ve Vanzetti’nin özgürlüğü için yapılan eylemlere katılır ve burada İtalyan devrimci Vittorio Vidali ile tanışır. Yaşamını yine portre fotoğrafçılığından sağlamasına rağmen, Mexican Folkways, Forma ve El Machete, Arbeiter-Illustrierte Zeitung ile New Masses gibi daha radikal politik yayınlar için fotoğraf çeker. Yine çeviri de yapar. Yakın arkadaş çevresinde yer alanlardan biri de Frida Kahlo’dur. Hatta bazı kaynaklara göre Kahlo ile Rivera’yı tanıştıran da Tina’dır.
Meksika’daki siyasi iklim 1920’li yılların sonunda hızlı bir şekilde değişmeye başlar ve Tina da bundan nasibini alır. Ocak 1929’da yakın arkadaşı Julio Antonio Mella’ya Kübalı ajanlar tarafından suikast düzenlenir. Kısa bir süre sonra da Meksika Devlet Başkanı Pascual Ortiz Rubio’ye suikast girişiminde bulunulur. Hem Meksika hem de İtalya polisinin hedefinde olan Tina, bu suikastların faili olduğu iddiasıyla gözaltına alınır. Polis suçu üstüne atmayı başaramaz ama basının komünist ve göçmen karşıtı kampanyasıyla kamuoyunda da her iki ölümle ilişkilendirilir, ‘azgın ve kanlı Tina Modotti’ olarak isimlendirilir.
Meksika hükümetinin antikomünist kampanyası sonucu Tina, Şubat 1930’da ülkeden sınırdışı edilir. Gemiyle Rotterdam’a gider. Faşist Mussolini liderliğindeki İtalya iadesini ister ancak Uluslararası Kızıl Yardım aktivistlerinin yardımıyla faşistlerin eline geçmekten kurtulur. Rotterdam’dan Berlin’e geçer. Burada Çekoslovakya Komünist Partisi’nin eski başkanı Bohumir Smeral, gazeteci Egon Erwin Kisch ve fotoğrafçı Lotte Jacobi ile tanışır. Jacobi’nin stüdyosunda Meksika’da çekmiş olduğu fotoğraflarını sergiler. Tekrar fotoğrafçı olarak çalışmaya başlar. Almanya’dan sonra, İtalya’ya gidip antifaşist direnişe katılmak üzere İsviçre’ye geçer. Fakat hem Almanya’daki siyasi durumdan dolayı –faşizm burada da giderek yükselmekte– hem de sınırlı maddi kaynakları nedeniyle dostu Vittorio Vidali’nin tavsiyesine uyar ve 1931’de Moskova’ya gider. Kendini artık tamamen siyasi mücadeleye adayan Tina, ne yazık ki Moskova’ya gittikten sonra bir daha fotoğraf makinesini eline almaz. Hatta makinesini Moskwa nehrine attığı söylenir.
Bu yıllarda Uluslararası Kızıl Haç’ta yabancı basında çıkan haberleri hem çevirir hem de kendi haber yazar. Uluslararası İşçi Yardım Örgütü’nün ve Komintern’in çalışmaları için Avrupa’nın çeşitli yerlerinde faaliyet yürütür. 1936’da İspanya’da iç savaş patlak verdiğinde Vidali ile oradaki direnişe katılır. Kod adı Maria’dır. İspanya’da iken Uluslararası Faşizme Karşı Aydınlar Kongresi’nin hazırlık çalışmalarında da yer alır. Uluslararası Tugaylar safında mücadeleye katılan aydınlardan Ernest Hemingway, Robert Capa, Dolores Ibarruri ve Antonio Machado gibilerle birlikte çalışır. Yine dostuyla birlikte Miguel Hernandez’in ‘Viento del Pueblo’ (Halkın Rüzgarı) adlı şiir kitabını yayına hazırlar. Madrid’de Ulusal Dayanışma Kongresi’nin hazırlıklarını yürütür. Fakat 1939’da faşist diktatör Franco’nun zaferiyle birlikte İspanya’yı terk etmek zorunda kalır. Vidali ile Paris’e gidip, partiden İtalya’da mücadelenin illegal sahada çalışma iznini ister fakat talepleri reddedilince Meksika’ya dönerler.
Meksika onun için belki bir umuttu. Ama beklediğini bulamaz. Geçimini çevirilerle sağlamakta güçlük çeker. Uluslararası Guiseppe Garibaldi İttifakı için çalışma yürütür ama toplumsal ve kültürel yaşama çok da katılmaz artık. Zaman zaman Meksika’ya gelen sürgün yazarlardan Anna Seghers ve Constancia de La Mora ile biraraya gelir. 5 Ocak’ı 6 Ocak 1942’ye bağlayan gece bir takside geçirdiği kalp krizi sonucu mücadele dolu hayatını kaybeder. Diego Rivera, Vidali’nin Stalin’in talimatıyla Tina’yı ortadan kaldırdığı iddiasını ortaya atarken, intihar söylentileri de ortalıkta dolaşır. Ancak otopsi raporu kalp krizi sonucu ölümünü belgeler.
Ölümünden sonra Şili’nin ünlü şairi Pablo Neruda, Tina’nın anısına ‘Tina Modotti’nin Kitabesi’ şiirini yazar, şiirin birkaç dizesi Leopoldo Mendez’in portresinin gravürünü hazırladığı mezar taşına yazıldı:
(…)

Bir gün geçecekler küçük mezarının yanından,
solmadan önce dünün gülü,
yarının adımları geçecek yanından
görmek için sessizliğin yandığı yeri.
Bir dünya yürüyor, bacım, gittiğin yere doğru.
Her gün şarkın ulaşıyor
sevdiğin ışıltılı halkın ağzında.
Yüreğin cesurdu senin.
(…)


Bacım, senin halklarındır bunlar, adını her gün ananlar,
her yerden gelen bizler, sudan ve topraktan,
ele vermeyiz adını ve başka adlar söyleriz.
Ateş ölmesin diye.
Pablo Neruda 

Çeviren: İsmail Aksoy


5 Ocak 2012 Perşembe

Agora Kitaplığı 2012'ye üç kitapla başlıyor

Agora Kitaplığı, yeni yıla üç kitapla başlıyor. Woody Allen'ın röportajlarından oluşan kitapla sinemanın önde gelen simalarıyla röportajlar serisini devam ettiren kitaplık, Kadının Hâlleri'nde kadınların 'kadınlık durumu' üzerine yazdıkları yazılardan tematik alıntıları toparlıyor. Kitaplık ayrıca Walter Benjamin'in çığır açan iki makalesini içeren Fotoğrafın Kısa Tarihi ile fotoğrafın geçmişinden geleceğine bir bakış imkanı sağlıyor.


Kadının Halleri


Kadınları dinlemeye kendilerinden başlamaya ne dersiniz? Dünyaca ünlü kadın şair ve yazarların, kendilerine has pencerelerinden, kadınlığı, aşkı, sevgiyi, hayatı ve kadın olmanın tüm bu kavramlara kattığı değeri, kendi dizeleri ve yazılarından pasajlarla anlattığı bu seçki, hem kadınların varlığına ilişkin önemli bir sorguyu içeriyor, hem de kadın olmanın anlamı üzerine sorulara cevaplar arıyor…


Derleyen ve Çeviren: Selahattin Yıldırım


Woody Allen


Bir yönetmen düşünün ki sanatsal varlığı kadar kişiliği de merak konusu olsun. Woody Allen, hiçbir şekilde sinemasının önüne geçip egosuyla sinemasını berbat eden bir adam değil; ancak onla ilgili asıl söylenmesi gereken şu; o sineması ile kişiliğinden çok ötede bir yere, hayatın ta kendisine bir bakış imkanı sağlıyor. Belki de onu ve onla yapılan söyleşileri ilginç kılan da bu. Woody Allen'ın röportajlarından oluşan bu kitabı okurken asıl üstüne düşünülmesi gereken şeye, filmin bağlamına Allen'ın bizi nasıl çağırdığı oluyor. Üstelik yönetmenin on yıllar içerisindeki gelişim ve değişimine de tanıklık etme imkanı doğuyor…

Çeviren: Ebru Kılıç



Fotoğrafın Kısa Tarihi


Walter Benjamin'in fotoğraf teorisi konusunda en önemli makalesi olan "Fotoğrafın Kısa Tarihi" ile sanat teorisinde çığır açıcı bir etkisi olan "Teknik Araçlarla Yeniden-Üretim (Çoğaltma) Çağında Sanat Eseri" adlı makalesinin yeni, özenli çevirileri...

Çeviren: Osman Akınhay



3 Ocak 2012 Salı

Mesele Dergisi 61. Sayısıyla Yeni Yıla Merhaba Diyor...


Mesele Dergisi, 61. Sayısıyla 2012'ye merhaba diyor. “Esnek çalışma rejimi: Cehennem veya isyan” başlığı altında işçi sınıfının durumunu Yasin Durak'ın Konya'daki işçi sınıfına dair çalışması ve Yunus Öztürk'ün emek politikalarıyla iktidar üzerine analizleri eşliğiyle kapak dosyası olarak işleyen dergide bu ay Ali Murat Hamarat, Ali Deniz Uslu, Müslüm Yücel, Volkan Aran, Hasan Turgut, Sarphan Uzunoğlu, Şöhret Baltaş gibi isimlerin yazıları yer alırken, Berat Günçıkan'ın Hüsnü Arkan'la yaptığı hem siyasete hem de bir başkaldırma eylemi olarak sanata dair söyleşi de yazılara eşlik ediyor.

Yeni sayıda Eric Hobsbawm'ın Arap Baharı ve Occupy hareketlerine dair BBC'ye verdiği röportajın öne çıkan kısımlarının çevirisinin yanı sıra Müslüm Yücel'in Dersim'ler, Dersim Katliamı ve Dersim yazısıyla gündemde olan Dersim tartışmalarına alternatif bir bakış sunuluyor.

Mesele'nin bu ayki konuları arasında öne çıkanlardan biri de sinema. “Dedemin İnsanları” ve “Bir Zamanlar Anadolu” yeni sayıda konuk ediliyor ve yönetmenlerinin ideolojik, sinemasal portrelerine filmler aracılığıyla bir bakış imkanı doğuyor.

İstanbul'un konuk ettiği Dali, Mesele'ye Özlem Altunok'un kalemiyle konuk edilirken, Mesele iki sevilene, farklı bir futbol figürü olarak Socrates'e ve sesiyle içimizde ayaklanma çıkaran Cesaria Evora'ya da veda etmeyi unutmuyor.

Okurlarımıza not:

Mesele Dergisi'nin web sitesine http://meseledergisi.blogspot.com adresinden, Mesele Facebook Grubuna ise http://www.facebook.com/group.php?gid=123736047643374 adresinden ulaşabilirsiniz.

http://www.meseledergisi.blogspot.com

27 Aralık 2011 Salı

Mesele Dergisi 2012'ye Emek Dosyasıyla Diyerek Merhaba Diyor

Yayın hayatında 5 yılını dolduran Mesele Kitap Dergisi'nin 6. yılındaki bu ilk sayısında, ana konuyu 2012 yılında işçiler ve emekçiler için hayatı çehenneme çevirmeyi amaçlayan sermayenin ve iktidarın emek politikaları ele alınıyor. Ayrıca Murathan Mungan, Elif Şafak, Hüsnü Arkan'ın romancılıklarıyla ilgili yazı ve söyleşiler, ünlü futbolcu Socrates'in ölümüyle ve Dersim'le ilgili yazilar yer alıyor...

22 Aralık 2011 Perşembe

Jean Seberg, Naşit, Cahit Irgat ve gelecek program... (Mehmet Güreli - Taraf)


"Bir haftadır Maurice Guichard’ın Jean Seberg kitabıyla haşır neşirim.Günaydın Hüzün ve Serseri Âşıklar’ın yıldızıyla dolaşıyorum sokakları."

Bugünün en büyük korkusu çaldı belki de kapıyı.
Acının anlatımından duyulan endişenin artık gözlerde de okunabilirliği.
Bazı kavramlarla, yapay malzemelerle örtülmüş ele alınan konuların içinde hiçbir şey olmaması.
Yalanların son aralığı ve çatlak duvarlar.
Doğarken yaşanan esnekliğe geri dönüşün sinyalleri.
Zaman, bilindiği gibi yaşanmamışlıklarla, çaresizliklerle ya da pişmanlıklarla hiç ilgili değildir.
Neyin eksik, neyin fazla olduğunu da bilmez.
Hele, yıkılan binaların, sokaklarda dolaşan insanların hikâyelerinden tamamen uzaktır.
Akar gider gün boyu.
Zaman sadece sayıklar uykusunda...
Belli etmez.
“Bir insanın kendisi doğru ise,” der Konfüçyüs, “emir vermesine lüzum yoktur, her iş kendiliğinden yürür.
Eğer kendisi doğru değilse, isterse emir versin, kimse dinlemez onu.”
Ve sorar:
“Kim kapıdan geçmeden dışarı çıkabilir? O halde insanlar neden bu yoldan gitmiyorlar?”
Hemen geçmişin tozlu raflarında bizi çok ilgilendiren bir sinemanın fotoğrafına baktığımızda ne görüyoruz?
Afişte bir Stanley Baker, bir Hardy Krüger filmi mi?
Evet, onlar kim? dediğinizde bozulmuyor anılar.
Onlar yine oradalar.
Dolaşıyorlar yalnız.
Her hafta gelecek programı merak ediyorlar.
Sabırsız veletler biliyoruz, diyorlar, çabuk geçer birkaç gün.
Sokakta Onat Kutlar’a, Antonioni’ye, Truffaut’ya ya da Nerval’e, Flaubert’e rastlama şansınız da yok.
Hele Safiye Ayla, Münir Nurettin Selçuk konserleri de bir hayal.
Eski adı Saray Sineması...
Hafif hafif sönüyor ışıklar, bir Sergio Leone filmi başlıyor.
Bir haftadır Maurice Guichard’ın Jean Seberg kitabıyla haşır neşirim.

Günaydın Hüzün ve Serseri Âşıklar’ın yıldızıyla dolaşıyorum sokakları.

Sonra Cahit Irgat’ın Çok Yaşasın Ölüler’i çıkıyor karşıma. Oğlu şair Mustafa Irgat’ı selamlıyorum.
Çiçek Pasajı’na sürükleniyorum, Cahit Irgat’ı yine görür gibi oluyorum...
Şöyle yazıyor Cahit Irgat, üstat Naşit için:
“Bir sonbahar akşamıydı. Karınca yuvası gibi insanlar kaynaşıyordu. Şehzadebaşı Millet Tiyatrosu sonraki adıyla Turan Tiyatrosu merdivenlerinde itişip kakışanlar, fıstıkçılar, gazozcular, kâğıthelvacılar... Yirmi beş kuruştu galiba o zaman tiyatronun fiyatı. Ekmeğin okkası on kuruş olduğu günler.
Aldım bileti, en ön tahta koltuklardan birine oturdum. Yüz paraya gazozumu içtim, simidimi yedim.
Perde arkasında olan biten, bütün konuşulanlar duyuluyor oturduğum yerden.”

mgureli@hotmail.com



Mehmet Güreli - Taraf

19 Aralık 2011 Pazartesi

"Agora Sanata ve Hayata Soldan bakıyor" - Birgün Kitap

Agora Kitaplığı editörü Osman Akınhay, Birgün Kitap'ın "Diyojen'in Fıçısı" köşesinde Volkan Alcı'nın konuğu oldu. Alcı Akınhay'la 2003 yılında kurulan Agora Kitaplığı'nın editörü Akınhay'la 8 yıla 340'ı aşkın kitap sığdıran Agora'yı, yayıncılık anlayışını ve yayınladığı kitapları konuştu.



14 Aralık 2011 Çarşamba

Susan Sontag ve 'Metafor Olarak Hastalık - AIDS ve Metaforları' üstüne bir yazı


Not: Gözde Demirel'in Susan Suntag'in 'Metafor Olarak Hastalık - AIDS ve Metaforları' isimli kitabına da değinen http://www.antidepressan.com/ adresinde yayınlanmış olan yazısı...
Gözde Demirel: Çağımızın vebası, ülkemizin körlüğü

AIDS çağımızı her ne kadar etkilese de Türkçede AIDS hakkında yazılan edebi eserleri bırakın, çeviri bile bulmak çok zor… 
‘Çağımızın vebası’ olarak da anılan AIDS, başta Afrika ülkeleri olmak üzere dünyayı tehdit etmeye devam ediyor. Dünyada 34 milyon kişi AIDS hastası her yıl milyonlarca kişi bu hastalık nedeniyle hayatını kaybediyor. Çok daha fazlası ise hayata tutunmaya çalışıyor.  Üstelik dünyada annesi nedeniyle AIDS’li olarak doğan milyonlarca çocuk yani AIDS’li nesiller bulunuyor.
AIDS çağımızı her ne kadar etkilese de Türkçede AIDS hakkında yazılan edebi eserleri bırakın, çeviri bile bulmak çok zor. Dünya edebiyatında bu hastalık zaman zaman kendi adıyla zaman zaman metaforik anlatımlarla ciddi bir yer edinmeye başlasa bile ne yazık ki bu etki hala Türkiye’ye ulaşabilmiş değil. Üstelik ülkemizde hala bir AIDS hastasıyla el sıkıştığında bile hastalığı kapacağını zanneden, AIDS hastalarından köşe bucak kaçan ve onlara adeta ‘hayvan’ muamelesi yapan insan(!)lar mevcut.
Meksikalı yazar Mario Bellatin’in bu yıl Notos Kitap tarafından da çevrilen kitabı ‘Güzellik Salonu’ kitabındaki öykülerle başta “AIDS” ve “Homofobi”nin yanı sıra toplum önyargılarından da ustaca bir dille bahsediyor. Alegorik anlatımların sıkça kullanıldığı kitaptaki ironiler insanı acı acı gülümsetiyor.
AIDS’i konu alırken bahsetmemiz gereken bir başka kitap ise Susan Sontag’ın ‘Metafor olarak Hastalık – AIDS ve Metaforları’.  “Amerika’da” gibi bir başyapıta imza atan, hem yazdıkları hem de yaptıkları ile çağımızın önemli figürlerinden biri olan Sontag, AIDS’in doğal bir fenomen olduğunu vurgulayarak onu hastalığı anlamak için ona metaforik olarak bakılması gerektiğini savunuyor. AIDS’e ait mitlere ciddi eleştirilerin yer aldığı kitap “damgalara” inat insanı savunuyor.
Öte yandan biz hem toplum hem de edebiyat olarak AIDS’i reddetmeye devam edelim 1990’lardan itibaren AIDS dünya yazınında sıkça ele alınıyor. AIDS’in bir hastalık olarak tanıtımından öte yaşam içindeki bir “gerçek” olarak anlatıldığı kitaplar raflarda yerlerini alıyor. Buna bir örnek de Allan Garganus’un ‘Plays well with others’ ( Başkalarıyla İyi Oyna)kitabı… Kitapta AIDS hastalarının yaşadıkları günlük hayatlarının akışında anlatılıyor. “Başkalarıyla İyi Oyna” öyküsünde farklı geçmişlere ve ekonomik düzeylere sahip üç genç sanatçının mesleki başarı için geldikleri New York’ta hayata tutunmaya çalışmalarını görüyoruz.  Kahramanların gündelik hayatlarında kabullendiği bir gerçek olarak “AIDS” doğal bir durum olarak öylesi veriliyor ki bu hastalıkla yaşamanın ve umut etmenin ne olduğu birçok bilinçlendirme kitabından daha net yer ediniyor zihinlerde. Kitapta kahramanların yaşadıkları ile zaman zaman dalga geçer üsluplar takınmaları romanın gerçekçiliğini ve başarısını arttırıyor.

5 Aralık 2011 Pazartesi

Yılın yönetmeni Martin Scorsese

Köstebek/ Departed ve Taksi Şoförü/ Taxi Driver gibi hafızalara kazınan birçok filmin altında imzası bulunan Martin Scorsese’nin son filmi Hugo, Amerikan Ulusal Eleştirmenler Kurulu tarafından En İyi Film seçildi

Köstebek/ Departed ve Taksi Şoförü/ Taxi Driver gibi hafızalara kazınan birçok filmin altında imzası bulunan Martin Scorsese’nin son filmi Hugo, Amerikan Ulusal Eleştirmenler Kurulu tarafından En İyi Film seçildi. Film 1930’ların Paris’inde yaşayan yetim bir çocuğun hikâyesini anlatıyor. Kurul, Martin Scorsese’yi de kariyerinde ilk kez üç boyut teknolojisini kullandığı film ile En İyi Yönetmen Ödülü’ne değer gördü. Kurul Başkanı Annie Schulof, sinemanın eski yıllarına saygı duruşu niteliğinde olan filmden günümüz teknolojisini başarıyla uyguladığı için övgüyle söz etti. En İyi Kadın Oyuncu Ödülü, Kevin Hakkında Konuşmalıyız/ We Need to Talk About Kevin filmindeki performansıyla Tilda Swinton’ın olurken, George Clooney de The Descendants adlı filmdeki performansıyla En İyi Erkek Oyuncu seçildi. The Descendants ayrıca En İyi Senaryo Ödülü’ne değer görülürken, Shailene Woodle da filmdeki performansı ile En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü’nün sahibi oldu. Christopher Plummer ise Beginners filmindeki performansıyla En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü’ne değer görüldü. En İyi Animasyon Rango, En İyi Yabancı Film ise İran yapımı Bir Ayrılık/ Jodaeiye Nader az Simin filminin oldu. Film sektörünü desteklemek için kurulan ve kâr amacı gütmeyen Amerikan Ulusal Eleştirmenler Kurulu’nun tercihleri, Oscar ödüllerinde öne çıkması beklenen filmler hakkında ipucu vermesi bakımından önem teşkil ediyor.  (REUTERS)