roman cümlesi

"İnsan hayatı, okunması gerekli kitapların yanında çok, ama çok kısadır. İyi bir okuyucunun okuyabileceği kitap sayısı iki, üç bini geçmez. Bu nedenle asla rastgele okumamalıyız. Ben kitap değil, yazar okuyun derim." (Mehmet Eroğlu)

18 Ocak 2012 Çarşamba

Agora Kitaplığı'ndan dört yeni kitap!

Agora Kitaplığı Ocak ayının ortasında dört yeni kitapla okurlarına ulaşıyor.

Anarşizm Neyi Savunur? - Emma Goldman


Emma Goldman, Anarşizm Neyi Savunur'da anarşizmin sınırsızlığını tanımlıyor. Günlük hayatın her alanında anarşinin faalliğini savunan Goldman, yeni bir eylem pratiğine, yeni bir yönetim anlayışına dair fikirleriyle yeni bir tahayyülü mümkün kılıyor. Sınırsızlığın, otorite tanımazlığın toğasını tanımlıyor.

Çev.: Derya Kömürcü




Fotoğrafın Kısa Tarihi - Walter Benjamin
Walter Benjamin'in fotoğraf teorisi konusunda en önemli makalesi olan "Fotoğrafın Kısa Tarihi" ile sanat teorisinde çığır açıcı bir etkisi olan "Teknik Araçlarla Yeniden-Üretim (Çoğaltma) Çağında Sanat Eseri" adlı makalesinin yeni, özenli çevirileri...

Çev.: Osman Akınhay




Sinematografi İnsanın Yüzüdür - Ingmar Bergman


Daha önce, tiyatro ve sinema hayatını anlattığı "Büyülü Fener" kitabıyla bilinen 20. yüzyılınbüyük sinema yönetmenlerinden Ingmar Bergman'ın sinemaya, tek tek filmlerine ve hayatadair görüşlerini anlattığı söyleşilerinden oluşan bir kitap...

Çev.: Selim Özgül





Bir Bebek Evi (Nora) - Henrik Ibsen


Aristokrasi'ye ait olan tragedyanın, burjuva toplumu için ilk denemesi olarak kabule dilen eser, tiyatro tarihinin en çekici ve çarpıcı kadın karakterlerinden birinin öyküsünü anlatıyor.İbsen'in dile hakimiyeti ve felsefi üstünlüğü, eserin güncel ve çekici karakterini oluşturuyor.






17 Ocak 2012 Salı

Arundhati Roy: Hindistan’ın milyarderlerinin ardından “fışkıran hakikat”e dikkat!

Agora Kitaplığı yazarlarından Arundhati Roy,  İngiliz gazetesi Financial Times için Hindistan’da, dünyanın birçok ülkesiyle benzer ve paralel biçimde ilerleyen tekelleşme ve tekellerin tüm ülke politikalarını idareleri altına alma sürecine dikkat çeken bir makale kaleme aldı. Gerilla mücadelesine tanıklığından güncel politikaya farklı konulara değinen üç makalesinden oluşan Kayıp Cumhuriyet isimli kitabını yakında yayınlayacağımız Roy, makalesinde Hindistan'daki sınıfsal gerçekliklere ve kapitalizmin uyguladığı şiddete dikkat çekiyor.



Bu bir yuva mı, yoksa ev mi? Yeni Hindistan için bir tapınak mı, yoksa onun hayaletleri için bir depo mu? Gizem saçan ve sessizliğiyle korkutan Antilla, Mumbai’deki Altamount Road’a geldiğinden beri hiçbir şey eskisi gibi değil. Beni oraya götüren arkadaşım “İşte buradayız, yeni hükümdarımıza saygılarınızı sunun” dedi.
Antilla’nın sahibi Hindistan’ın en zengin adamı, Mukesh Ambani. Antilla’ya dair bir şeyler okumuştum; şimdiye kadar inşa edilmiş en pahalı konut, 27 katlı, üç helikopter pistine sahip, dokuz asansörü, asma bahçeleri, balo salonları, spor salonu, altı katlı otoparkı ve 600 hizmetçisi var. Dikey çimenliği beklemiyordum –devasa metal kafese bağlanmış yukarı doğru yükselen bir çim duvarı. Çim, yer yer kurumuştu, parçalar düzenli dikdörtgenlere düşmekteydi. Belli ki “damlama” çalışmamıştı.
Fakat “fışkırma” çalışmıştı. Bu yüzden 1.2 milyar nüfuslu Hindistan’da ülkenin en zengin 100 insanı, gayrisafi yurtiçi hasılanın çeyreğine eşit servete sahip. Sokaktaki (ve New York Times’taki) bilgi Ambanis’in Antilla’da yaşamadığı şeklindeydi. Belki şimdi oradadırlar, ancak insanlar hâlâ hayaletlere ve lanete dair söylentiyi fısıldıyor. Bunun tamamen Marx’ın kabahati olduğunu düşünüyorum. Şöyle demişti: “Kapitalizm, ortaya devasa üretim ve değişim araçları çıkarmıştır, bu, büyüleriyle çağırdığı öbür dünyadan güçleri artık kontrol edemeyen büyücüye benzer.”
300 milyonumuzun “reform” sonrası yeni orta sınıfa mensup olduğu Hindistan’da, borca batarak intihar eden 250 bin çiftçinin hayaletiyle ve yolumuzu açmak için yoksullaştırılmıl ve mülksüzleştirilmiş 800 milyon kişiyle yan yana yaşıyoruz. Ve günde 50 cent’ten az bir parayla yaşamını sürdürenlerle.
Bay Ambani’nin kişisel serveti 20 milyar dolardan fazla. Piyasa değeri 2.41 trilyon rupi (47 milyar dolar) olan Reliance Endüstri Limited’in (RIL) çoğunluk hissesini idare ediyor ve bir dizi küresel işletmede payı var. RIL, birkaç hafta önce haber ve eğlence kanallarını işleten medya grubunun büyük hissesini satın alan Infotel’de yüzde 95 hisseye sahip. Ülkenin tek 4G geniş bant lisansı Infotel’de. Ambani’nin aynı zamanda bir de kriket takımı var.
RIL, bazılarına ailelerin sahip olduğu, bazılarıyla öyle olmayan ve Hindistan’ı yöneten bir avuç şirketten biri. Tata, Jindal, Vedanta, Mittal, Infosys, Essar ve Mukesh’in kardeşi Anil’in sahibi olduğu ADAG şirketi bazı diğerleri. Büyüme mücadeleleri Avrupa, Orta Asya, Afrika ve Latin Amerika geneline yayılmış. Örneğin Tatalar, 80 ülkede 100’den fazla şirket işletiyor. Hindistan’ın en büyük özel sektör enerji şirketlerinden biri onlar.
İşletmelerde karşılıklı iştirak, “fışkırma hakikati” kurallarıyla kısıtlanmadığı için, daha çoğuna sahip oldukça daha da fazlasına sahip olabilirsin. Bu arada, şirketlerin siyasetçileri, yargıçları, bürokratları, medya kuruluşlarını nasıl satın aldıklarına, demokrasinin nasıl da kuyusunu kazdıklarına ve sadece ritüellerini devam ettirdiklerine dair acı verici detaylarla skandal üstüne skandal patladı. Trilyonlarca dolar değerindeki muazzam boksit, demir cevheri, petrol ve doğalgaz rezervleri, piyasanın çarpık mantığına bile karşı koyarak çok düşük bedellerle şirketlere satıldı. Rüşvetçi politikacıların ve şirketlerin kartelleri, halkın milyarlarca dolar parasının hortumlanmasına neden olacak biçimde rezervlerin miktarlarını ve kamusal varlıkların gerçek piyasa değerlerini düşük göstermek için gizlice anlaştılar. Ayrıca arazi gaspları da mevcut –yöre halkının zorla yerinden edilmesi, topraklarına devlet tarafından el konulan ve bu toprakları özel şirketlere verilen milyonlarca insan (özel mülkiyetin dokunulmazlığı anlayışı, yoksulların mülkiyeti için nadiren geçerli olur). Birçoğu silahlı olan kitlesel başkaldırılar patlak verdi. Hükümet, bunları bastırmak için orduyu konuşlandıracağını belirtti.
Şirketlerin, muhalefetin hakkından gelmek için kendilerine ait sinsi stratejileri mevcut. Kârlarının çok küçük bir kısmıyla hastaneler, eğitim kurumları, vakıflar çalıştırıyorlar, böylece sivil toplum örgütlerini, akademisyenleri, gazetecileri, sanatçıları, film yapımcılarını, edebiyat festivallerini ve hatta kitlesel protestoları finanse ediyorlar. Bu, kanaat önderlerini kendi etki alanlarına çekmek için hayırseverliği kullanma yöntemi. Bunları reddetmek “gerçeğin” kendisini reddetmek kadar absürd (ya da anlaşılması güç) görünsün diye olağanlığın içine sızma, sıradanlığı sömürgeleştirme. Buradan hareketle, bunlar “ortada alternatif yok” anlayışına doğru kıvrak ve kolay bir adım.
Tatalar, Hindistan’ın en büyük hayırsever tröstlerinden ikisini yönetiyor (Bu yardıma muhtaç kuruluşa, Harvard İşletme Okulu’na 50 milyon dolar bağışladılar). Madencillik, metal ve enerji sektörlerinde en büyük paya sahip olan Jindaller, Jindal Hukuk Okulu’nu yönetmekte ve yakın zamanda Jindal Siyasal Bilgiler ve Kamu Politikaları Okulu’nu açacaklar. Yazılım devi Infosys’in elde ettiği kârlar ile finanse edilen Yeni Hindistan Vakfı, sosyal bilimcilere ödüller ve burslar veriyor.
Hükümeti, muhalefeti, mahkemeleri, hür düşünceyi nasıl kontrol ettireceğini çözmekten arta kalan, büyüyen huzursuzluk ve “halk iktidarı” tehdidinin üstesinden gelmektir. Bunu nasıl evcilleştirirsiniz? Protestocuları nasıl evcil hayvanlara dönüştürürsünüz? Halkın öfkesini nasıl emer ve bu öfkeyi çıkmaz sokaklara doğru yönlendirirsiniz? Hindistan’da Anna Hazare tarafından önderlik edilien, ziyadesiyle orta sınıf ve açık biçimde milliyetçi olan yolsuzluk karşıtı hareket iyi bir örnek. Şirket destekli medya kampanyası, gece gündüz bu hareketi “halkın sesi” şeklinde ilan etti. Hareket, demokrasiden geriye kalan tortuları bile zayıflatan bir kanun isteğinde bulundu. Wall Street’i İşgal Et hareketinin aksine, özelleştirmeye, şirket tekellerine ya da ekonomik “reformlara” karşı tek kelime dahi etmedi. Hareketin medyadaki başlıca destekçileri, projektörü şirketlerin muazzam yolsuzluk skandallarından üzerinden başka yöne çevirdi ve hükümetin takdir haklarından daha fazla vazgeçmesi, daha fazla reform ve daha fazla özelleştirme çağrısı için siyasetçilerin kamuoyu nezdindeki yıpranmışlıklarını kullandı. Bu “reform”larla ve olağanüstü fakat işsizlik içeren büyümeyle geçen yirmi yılın ardından Hindistan’da düyanın her yerinden daha fazla yetersiz beslenmiş çocuk ve eyaletlerinden sekizinde Aşlağı Sahra Afrikası’ndaki 26 ülkenin toplamından daha çok yoksul insan var. Ve şimdi uluslararası finansal kriz yaklaşıyor. Büyüme oranı yüzde 6.9’a düştü. Yabancı yatırım ülkeden çekiliyor.
Kapitalizmin kendisinin ortaya çıkardığı gerçek mezar kazıcıları, Marx’ın devrimci proletaryası değil, kapitalizmin ideolojiyi imana dönüştüren hayali kardinalleri. Geçeği algılamakta ya da çok basit biçimde kapitalizmin (Çin’deki türü de dahil) gezegeni yok ettiğini söyleyen iklim değişikliği bilimini kavramakta güçlük çekiyor gibi görünüyorlar.
“Damlama” başarısız oldu. Şu anda “fışkırma”nın da başı dertte. Mumbai’nin kararan gökyüzünde yıldızlar belirir belirmez, ellerinde cızırdayan telsizlerle krıışık keten gömlekli nöbetçiler Antilla’nın korku veren kapılarının önünde beliriyor. Işıklar parıldıyor. Belki de hayaletlerin ortaya çıkıp oynamalarının zamanıdır.

12 Ocak 2012 Perşembe

Woody Allen: Altın Çağı Bitmeyen Adam


Ünlü birini tanımlamakla, başarılı birini tanımlamak arasında büyük farklılıklar olabiliyor, ünlülükte hamasi sıfatlar yeterli olacakken başarı bir ölçüt istiyor. Açıkçası hem ünlü hem de başarılı bir yönetmen olarak Woody Allen'ı tanımlarken şu sıradan tanımlamaların ötesine geçmek şart: Karl Marx ve Albert Einsetin'dan sonra gelmiş gecmiş en akıllı Yahudi, bir araştırmaya gore New Yorklu entelektüel kadınların en beğendiği erkek, Hannah ve Kızkardeşleri, Annie Hall gibi filmleri yapmış olan adam. 

Konu Woody Allen olduğunda işin içine hem sokağın dili giriyor, hem bastırılmış cinsel arzular, hem de kendisinden sürekli 'komik' olması beklenen bir adamın inceden inceye hissetmeye başladığı o suçluluk duygusu. Allen, bu suçluluk duygusunu iyi kaldırıyor, dahası bastırılanları sokağın diliyle içimize salıvermek de onun en iyi altından kalktığı iş.

Agora Kitaplığı'nın yayınladığı  Robert E. Kapsis ve Kathie Coblentz tarafından derlenen Woody Allen kitabı ise bu sanat adamının varlığına düşülmüş bir not. Üstelik bu not, tek başına övgülerden bir demet değil; aksine fazlasıyla eleştirel bir ürün. Dünyaca ünlü gazetelerin uyanık muhabirlerinin soruları Allen'ı savunma makamına yolladığı kadar, onu pohpohluyor da. Bazen, iki denk arasındaki sohbetin dayanılmaz mücadeleci ruhuna tanık oluyorsunuz, bazen de yönetmenin muhabiri dişlerinin arasında sıkıştırmasına.

Kitaptan anlaşılan şeylerden biri şu ki, Allen aynı röportajlar serisindeki diğer yönetmenlerin aksine kendine olan aşkını her şeyin ötesine koymuyor; bu onun kendini sevmediği anlamına kesinlikle gelmesin, alışıldık 'anlaşılmamış yönetmen' egosu yahut saldırganlığı kesinlikle Allen'ın sokağına uğramıyor. Allen, saldırgan bir söyleşi vermemeyi teknik olarak yeğlemiyor, olanı ortaya dökmek onun söyleşiden anladığı şey.
Yönetmenin söyleşilerine 'nasıl' geldiği de aslında kim olduğundan daha mühim. O her ne kadar “İzninizle gerçek dünyaya dönmek zorundayım,” demiş  olsa da asker üniformasıyla geldiği röportajları hayatının şovlaşan yanını gözler önüne seriyor. O, bu dünyanın ahlâki normlarından ve çürümüşlüğünden uzakta bir yerde yaşıyor, filmlerinde anlattığı aileler aslında kendi kafasındaki ailenin yapısını bozmak adına ortaya koydğu birer deneme, üstelik başarılı denemeler bunlar.  O kesinlikle kaybettiği bir hayatı varsa -ki var-, onla kavgalı değil, dahası röportajlarında konu merak edilen biri olarak kendisine geldiğinde, 'ben' dediği şeyi ortaya koyarken fazlasıyla cüretkâr olabiliyor.

O'nun cinselliğe bakışındaki daimi 'edepsizlik', hepimizi cezbeden bir dünyaya çağrı gibi, seksi kendisi için uzak bir ihtimal gibi gösterirken, aslında onun kolay ele geçirilebilir olduğu koşullara açıkça eleştiri sunuyor. O aşkı anlatırken, işin içine aldatmayı katmaktan çekinmiyor, ilişkilerin doğasına hakim. Sokak tabiriyle, tanrının bildiğini kuldan saklamıyor. Zaten röportajlarla dolu bu kitabı okunmaya değer kılan da tam da bu samimiyet oluyor. Ebru Kılıç'ın çevirisiyle Agora Kitaplığı aracılığıyla yayına sunulan kitap 288 sayfadan oluşuyor. Sürekli artık öyküleri bitmiştir denen; ama her seferinde benzer bir temayı bambaşka bir öyküyle önümüze bırakıp bu menüye hayranlıkla bakmamızı sağlayan Allen, altın yıllarını hiç bitirmiyor. O'na ve sinemasına bağlı olanlar içinse keyifli seyir ve okuma imkanları da buna bağlı olarak eksik olmuyor...



SARPHAN UZUNOĞLU - TARAF KİTAP

11 Ocak 2012 Çarşamba

Tina Modotti veya ‘Ateş ölmesin diye’…



Siyah-beyaz bir kare. Ufacık kızını emziren bir anne. Annenin bir tek sol göğsü görünüyor. Esmer tenli bebeğin küçücük eli, sütünü emdiği göğsün üstünde. E.E. Cummings’in şiirini anımsatıyor; “kimsenin yok, yağmurun bile, böyle küçük elleri”.

Yazı: Meral Çiçek - Yeni Özgür Politika

Bugünün gözüyle güzel, özellikle kusursuz kompozisyonu ile dikkat çeken bir fotoğraf, çekildiği dönemde ise tam bir skandal! Çünkü 1920’li yıllarda Aztek bir kadını bebeğini emzirirken fotoğraflamak ve bu fotoğrafı galerilerde sergilemek hem siyasal hem de toplumsal bir mesajdı, bir tabunun kırılmasıydı. Ve fotoğrafı çeken Tina Modotti’nin hayat hikayesi, zaten bir bütün olarak 20’nci yüzyılın başında kadınlar için ‘öngörülen’ ile çelişki içinde. Henüz çocuk yaşlarda çalışmak zorunda kalan bir çocuktan aktrisliğe, fotomodelden mutfakçılığa, fotoğrafçıdan devrimciliğe uzanan hayatı, dönem itibariyle dikkat çekici. Ama hikayemizi baştan anlatalım…
Tina Modotti’nin yolculuğu, İtalya’nın kuzeyindeki Udine kentinde başlar. Burada 16 Ağustos 1896’da Assunta Adelaide Luigia Modotti Mondini adında miliner (şapkacı) bir annenin ve makinist bir babanın kızı olarak dünyaya gelir. 7 çocuklu ailenin ekonomik durumu genelde kötüdür; sürekli iş arayan baba genelde evden uzaktadır. Bundan dolayı sadece ilkokula gidebilen Tina 9 yaşındayken, babası, iş bulma umuduyla ABD’ye gider. Aile aylarca babadan ne haber ne de ekonomik destek alamayınca, yardımlarla ayakta kalmaya çalışır. Tina, 13 yaşına girdiğinde iplikhanede günde 10 saat çalışmaya başlar, ardından bir tekstil fabrikasına geçer. 17 yaşındayken, artık haber aldıkları babalarının yanına, San Francisco’ya gider. Burada da fabrikalarda çalışan Tina’nın hayatı, 1915 yılında Kanadalı ressam ve şair Roubaix del’ Abrie Richey (Robo) ile tanışmasıyla değişir. Tanıştıktan 2 sene sonra birlikte yaşamaya başlarlar ve Los Angeles’e taşınırlar. Herkese evli oldukları izlenimini verseler de, resmi olarak evli değiller. Daha önce San Francisco’da İtalyanlara ait ufak mekanlarda sahneye çıkan Tina Modotti, burada üç filmde rol alıp, oyunculuk yapar. Zira 1910 yılı itibariyle Los Angeles’in Hollywood semti film yapımcıları tarafından ideal bir mekan olarak keşfedilince, ülkenin sinema endüstrisi burada toplanır.
Los Angeles’te bohem bir çevreye sahip olur çift. Sanatçı arkadaşlarından biri de, 20’nci yüzyıl Amerika’sının en önemli fotoğrafçılarından Edward Weston. Hayattayken de siyah-beyaz fotoğrafçılığın ustası sayılan Weston için Tina, fotoğraflamayı en çok sevdiği modeli olur.
Bazı kaynaklarda Tina Modotti’nin daha İtalya’dayken amcasının stüdyosunda fotoğrafçılıkla tanıştığını ve babasının da San Francisco’da benzer bir stüdyoda çalıştığını belirtirken, bu meslekle asıl Weston sayesinde yakından ilgilenmeye başladığı muhtemeldir.
1920’li yıllarda Meksika birçok sanatçı için bir çekim alanı haline gelir ve Robo da Aralık 1921’de oraya gider. Robo, Tina’nın Edward Weston ile ilişkisinden bihaber. Tina, Weston’u bırakıp Robo’nun yanına gitmeye karar verir, ancak O Meksika’ya ulaşmadan 2 gün önce Robo çiçek hastalığından hayatını kaybeder. Robo’nun başlatmış olduğu projeyi tamamlamak için Meksika Ulusal Güzel Sanatlar Akademisi’nde Robo’nun ve Weston’un çalışmalarından oluşan bir sergi açar. ‘Işık saçan’ ülkeye, onun sanatçılarına ve bir bütün olarak Meksika’da hakim olan hareketli atmosfere hayran kalır. Ancak Mart ayında babasının ölüm haberini alınca ABD’ye döner. Burada yıl sonunda Robo’nun anısına kaleme almış olduğu şiir ve düzyazılarından oluşan ‘The Book of Robo’ kitabını yayımlar.
Amerika’ya döndükten bir yıl sonra ise, Temmuz 1923’te Weston ile yapmış olduğu bir anlaşma doğrultusunda, hayatının en önemli durağı olacak Meksika’ya döner: O Weston’un stüdyosunu işletecek ve evinin işleriyle ilgilenecek, karşılığında da fotoğrafçılık eğitimini alacak. Weston, en büyük oğlu Chandler ve Tina ile birlikte Meksika’ya gider, Weston’un eşi ve diğer 3 çocuğu ABD’de kalır. Aralarında – 1928’de Meksika Komünist Partisi’nin organı olacak devrimci ‘El Machete’ dergisini çıkaran – David Alfaro Siqueiros, Diego Rivera ve Jose Clemente Orozco gibi sanatçıların bulunduğu devrim sonrası bohem çevrenin içinde yer alırlar, birlikte bir portre stüdyosunu kurarlar. Ünlü antropolog Anita Brenner’in ‘Idols Behind Altars’ kitabı için fotoğraf çekmekle görevlendirilince, birlikte ülkenin dört bir yanını gezip Meksikalıların fotoğraflarını çekerler. Tina ile Weston’un fotoğrafçılığı arasındaki fark bu çalışmada da görülür; Weston daha çok ülkenin manzaralarına ve halk sanatına odaklanırken, Tina sıradan insanlar ve onların hayatı ile ilgilenir.
Çalışmalarını ilk 1924’te Weston ile ortak bir sergide tanıtır. Serginin açılışına Meksika Devlet Başkanı da katılır. 1925 ve 1926 yıllarında hasta annesini ziyaret etmek için kısa süreliğine gittiği ABD’de belgesel fotoğrafçılığın kurucularından sayılan Dorothea Lange ile tanışır. Meksika’ya döndükten sonra ise kültürel ve siyasal yenilikçilerle oluşan bir topluluk kurar ve gelişmekte olan Meksika duvar resmi hareketinin gözde fotoğrafçısı olur. Ayrıca bu dönemde radikal politik ve komünist hareketin çok sayıda öncü kadrosu ile de tanışır. Giderek daha politik bir kimlik kazandığı bir dönem başlar hayatında.
1926′da Weston’dan ayrılır, bir yıl da sonra Meksika Komünist Partisi’ne katılır. Manos fuera de Nicaragua adlı Sandinist hareketi destekler, idam mahkumu Sacco ve Vanzetti’nin özgürlüğü için yapılan eylemlere katılır ve burada İtalyan devrimci Vittorio Vidali ile tanışır. Yaşamını yine portre fotoğrafçılığından sağlamasına rağmen, Mexican Folkways, Forma ve El Machete, Arbeiter-Illustrierte Zeitung ile New Masses gibi daha radikal politik yayınlar için fotoğraf çeker. Yine çeviri de yapar. Yakın arkadaş çevresinde yer alanlardan biri de Frida Kahlo’dur. Hatta bazı kaynaklara göre Kahlo ile Rivera’yı tanıştıran da Tina’dır.
Meksika’daki siyasi iklim 1920’li yılların sonunda hızlı bir şekilde değişmeye başlar ve Tina da bundan nasibini alır. Ocak 1929’da yakın arkadaşı Julio Antonio Mella’ya Kübalı ajanlar tarafından suikast düzenlenir. Kısa bir süre sonra da Meksika Devlet Başkanı Pascual Ortiz Rubio’ye suikast girişiminde bulunulur. Hem Meksika hem de İtalya polisinin hedefinde olan Tina, bu suikastların faili olduğu iddiasıyla gözaltına alınır. Polis suçu üstüne atmayı başaramaz ama basının komünist ve göçmen karşıtı kampanyasıyla kamuoyunda da her iki ölümle ilişkilendirilir, ‘azgın ve kanlı Tina Modotti’ olarak isimlendirilir.
Meksika hükümetinin antikomünist kampanyası sonucu Tina, Şubat 1930’da ülkeden sınırdışı edilir. Gemiyle Rotterdam’a gider. Faşist Mussolini liderliğindeki İtalya iadesini ister ancak Uluslararası Kızıl Yardım aktivistlerinin yardımıyla faşistlerin eline geçmekten kurtulur. Rotterdam’dan Berlin’e geçer. Burada Çekoslovakya Komünist Partisi’nin eski başkanı Bohumir Smeral, gazeteci Egon Erwin Kisch ve fotoğrafçı Lotte Jacobi ile tanışır. Jacobi’nin stüdyosunda Meksika’da çekmiş olduğu fotoğraflarını sergiler. Tekrar fotoğrafçı olarak çalışmaya başlar. Almanya’dan sonra, İtalya’ya gidip antifaşist direnişe katılmak üzere İsviçre’ye geçer. Fakat hem Almanya’daki siyasi durumdan dolayı –faşizm burada da giderek yükselmekte– hem de sınırlı maddi kaynakları nedeniyle dostu Vittorio Vidali’nin tavsiyesine uyar ve 1931’de Moskova’ya gider. Kendini artık tamamen siyasi mücadeleye adayan Tina, ne yazık ki Moskova’ya gittikten sonra bir daha fotoğraf makinesini eline almaz. Hatta makinesini Moskwa nehrine attığı söylenir.
Bu yıllarda Uluslararası Kızıl Haç’ta yabancı basında çıkan haberleri hem çevirir hem de kendi haber yazar. Uluslararası İşçi Yardım Örgütü’nün ve Komintern’in çalışmaları için Avrupa’nın çeşitli yerlerinde faaliyet yürütür. 1936’da İspanya’da iç savaş patlak verdiğinde Vidali ile oradaki direnişe katılır. Kod adı Maria’dır. İspanya’da iken Uluslararası Faşizme Karşı Aydınlar Kongresi’nin hazırlık çalışmalarında da yer alır. Uluslararası Tugaylar safında mücadeleye katılan aydınlardan Ernest Hemingway, Robert Capa, Dolores Ibarruri ve Antonio Machado gibilerle birlikte çalışır. Yine dostuyla birlikte Miguel Hernandez’in ‘Viento del Pueblo’ (Halkın Rüzgarı) adlı şiir kitabını yayına hazırlar. Madrid’de Ulusal Dayanışma Kongresi’nin hazırlıklarını yürütür. Fakat 1939’da faşist diktatör Franco’nun zaferiyle birlikte İspanya’yı terk etmek zorunda kalır. Vidali ile Paris’e gidip, partiden İtalya’da mücadelenin illegal sahada çalışma iznini ister fakat talepleri reddedilince Meksika’ya dönerler.
Meksika onun için belki bir umuttu. Ama beklediğini bulamaz. Geçimini çevirilerle sağlamakta güçlük çeker. Uluslararası Guiseppe Garibaldi İttifakı için çalışma yürütür ama toplumsal ve kültürel yaşama çok da katılmaz artık. Zaman zaman Meksika’ya gelen sürgün yazarlardan Anna Seghers ve Constancia de La Mora ile biraraya gelir. 5 Ocak’ı 6 Ocak 1942’ye bağlayan gece bir takside geçirdiği kalp krizi sonucu mücadele dolu hayatını kaybeder. Diego Rivera, Vidali’nin Stalin’in talimatıyla Tina’yı ortadan kaldırdığı iddiasını ortaya atarken, intihar söylentileri de ortalıkta dolaşır. Ancak otopsi raporu kalp krizi sonucu ölümünü belgeler.
Ölümünden sonra Şili’nin ünlü şairi Pablo Neruda, Tina’nın anısına ‘Tina Modotti’nin Kitabesi’ şiirini yazar, şiirin birkaç dizesi Leopoldo Mendez’in portresinin gravürünü hazırladığı mezar taşına yazıldı:
(…)

Bir gün geçecekler küçük mezarının yanından,
solmadan önce dünün gülü,
yarının adımları geçecek yanından
görmek için sessizliğin yandığı yeri.
Bir dünya yürüyor, bacım, gittiğin yere doğru.
Her gün şarkın ulaşıyor
sevdiğin ışıltılı halkın ağzında.
Yüreğin cesurdu senin.
(…)


Bacım, senin halklarındır bunlar, adını her gün ananlar,
her yerden gelen bizler, sudan ve topraktan,
ele vermeyiz adını ve başka adlar söyleriz.
Ateş ölmesin diye.
Pablo Neruda 

Çeviren: İsmail Aksoy


5 Ocak 2012 Perşembe

Agora Kitaplığı 2012'ye üç kitapla başlıyor

Agora Kitaplığı, yeni yıla üç kitapla başlıyor. Woody Allen'ın röportajlarından oluşan kitapla sinemanın önde gelen simalarıyla röportajlar serisini devam ettiren kitaplık, Kadının Hâlleri'nde kadınların 'kadınlık durumu' üzerine yazdıkları yazılardan tematik alıntıları toparlıyor. Kitaplık ayrıca Walter Benjamin'in çığır açan iki makalesini içeren Fotoğrafın Kısa Tarihi ile fotoğrafın geçmişinden geleceğine bir bakış imkanı sağlıyor.


Kadının Halleri


Kadınları dinlemeye kendilerinden başlamaya ne dersiniz? Dünyaca ünlü kadın şair ve yazarların, kendilerine has pencerelerinden, kadınlığı, aşkı, sevgiyi, hayatı ve kadın olmanın tüm bu kavramlara kattığı değeri, kendi dizeleri ve yazılarından pasajlarla anlattığı bu seçki, hem kadınların varlığına ilişkin önemli bir sorguyu içeriyor, hem de kadın olmanın anlamı üzerine sorulara cevaplar arıyor…


Derleyen ve Çeviren: Selahattin Yıldırım


Woody Allen


Bir yönetmen düşünün ki sanatsal varlığı kadar kişiliği de merak konusu olsun. Woody Allen, hiçbir şekilde sinemasının önüne geçip egosuyla sinemasını berbat eden bir adam değil; ancak onla ilgili asıl söylenmesi gereken şu; o sineması ile kişiliğinden çok ötede bir yere, hayatın ta kendisine bir bakış imkanı sağlıyor. Belki de onu ve onla yapılan söyleşileri ilginç kılan da bu. Woody Allen'ın röportajlarından oluşan bu kitabı okurken asıl üstüne düşünülmesi gereken şeye, filmin bağlamına Allen'ın bizi nasıl çağırdığı oluyor. Üstelik yönetmenin on yıllar içerisindeki gelişim ve değişimine de tanıklık etme imkanı doğuyor…

Çeviren: Ebru Kılıç



Fotoğrafın Kısa Tarihi


Walter Benjamin'in fotoğraf teorisi konusunda en önemli makalesi olan "Fotoğrafın Kısa Tarihi" ile sanat teorisinde çığır açıcı bir etkisi olan "Teknik Araçlarla Yeniden-Üretim (Çoğaltma) Çağında Sanat Eseri" adlı makalesinin yeni, özenli çevirileri...

Çeviren: Osman Akınhay



3 Ocak 2012 Salı

Mesele Dergisi 61. Sayısıyla Yeni Yıla Merhaba Diyor...


Mesele Dergisi, 61. Sayısıyla 2012'ye merhaba diyor. “Esnek çalışma rejimi: Cehennem veya isyan” başlığı altında işçi sınıfının durumunu Yasin Durak'ın Konya'daki işçi sınıfına dair çalışması ve Yunus Öztürk'ün emek politikalarıyla iktidar üzerine analizleri eşliğiyle kapak dosyası olarak işleyen dergide bu ay Ali Murat Hamarat, Ali Deniz Uslu, Müslüm Yücel, Volkan Aran, Hasan Turgut, Sarphan Uzunoğlu, Şöhret Baltaş gibi isimlerin yazıları yer alırken, Berat Günçıkan'ın Hüsnü Arkan'la yaptığı hem siyasete hem de bir başkaldırma eylemi olarak sanata dair söyleşi de yazılara eşlik ediyor.

Yeni sayıda Eric Hobsbawm'ın Arap Baharı ve Occupy hareketlerine dair BBC'ye verdiği röportajın öne çıkan kısımlarının çevirisinin yanı sıra Müslüm Yücel'in Dersim'ler, Dersim Katliamı ve Dersim yazısıyla gündemde olan Dersim tartışmalarına alternatif bir bakış sunuluyor.

Mesele'nin bu ayki konuları arasında öne çıkanlardan biri de sinema. “Dedemin İnsanları” ve “Bir Zamanlar Anadolu” yeni sayıda konuk ediliyor ve yönetmenlerinin ideolojik, sinemasal portrelerine filmler aracılığıyla bir bakış imkanı doğuyor.

İstanbul'un konuk ettiği Dali, Mesele'ye Özlem Altunok'un kalemiyle konuk edilirken, Mesele iki sevilene, farklı bir futbol figürü olarak Socrates'e ve sesiyle içimizde ayaklanma çıkaran Cesaria Evora'ya da veda etmeyi unutmuyor.

Okurlarımıza not:

Mesele Dergisi'nin web sitesine http://meseledergisi.blogspot.com adresinden, Mesele Facebook Grubuna ise http://www.facebook.com/group.php?gid=123736047643374 adresinden ulaşabilirsiniz.

http://www.meseledergisi.blogspot.com

27 Aralık 2011 Salı

Mesele Dergisi 2012'ye Emek Dosyasıyla Diyerek Merhaba Diyor

Yayın hayatında 5 yılını dolduran Mesele Kitap Dergisi'nin 6. yılındaki bu ilk sayısında, ana konuyu 2012 yılında işçiler ve emekçiler için hayatı çehenneme çevirmeyi amaçlayan sermayenin ve iktidarın emek politikaları ele alınıyor. Ayrıca Murathan Mungan, Elif Şafak, Hüsnü Arkan'ın romancılıklarıyla ilgili yazı ve söyleşiler, ünlü futbolcu Socrates'in ölümüyle ve Dersim'le ilgili yazilar yer alıyor...

22 Aralık 2011 Perşembe

Jean Seberg, Naşit, Cahit Irgat ve gelecek program... (Mehmet Güreli - Taraf)


"Bir haftadır Maurice Guichard’ın Jean Seberg kitabıyla haşır neşirim.Günaydın Hüzün ve Serseri Âşıklar’ın yıldızıyla dolaşıyorum sokakları."

Bugünün en büyük korkusu çaldı belki de kapıyı.
Acının anlatımından duyulan endişenin artık gözlerde de okunabilirliği.
Bazı kavramlarla, yapay malzemelerle örtülmüş ele alınan konuların içinde hiçbir şey olmaması.
Yalanların son aralığı ve çatlak duvarlar.
Doğarken yaşanan esnekliğe geri dönüşün sinyalleri.
Zaman, bilindiği gibi yaşanmamışlıklarla, çaresizliklerle ya da pişmanlıklarla hiç ilgili değildir.
Neyin eksik, neyin fazla olduğunu da bilmez.
Hele, yıkılan binaların, sokaklarda dolaşan insanların hikâyelerinden tamamen uzaktır.
Akar gider gün boyu.
Zaman sadece sayıklar uykusunda...
Belli etmez.
“Bir insanın kendisi doğru ise,” der Konfüçyüs, “emir vermesine lüzum yoktur, her iş kendiliğinden yürür.
Eğer kendisi doğru değilse, isterse emir versin, kimse dinlemez onu.”
Ve sorar:
“Kim kapıdan geçmeden dışarı çıkabilir? O halde insanlar neden bu yoldan gitmiyorlar?”
Hemen geçmişin tozlu raflarında bizi çok ilgilendiren bir sinemanın fotoğrafına baktığımızda ne görüyoruz?
Afişte bir Stanley Baker, bir Hardy Krüger filmi mi?
Evet, onlar kim? dediğinizde bozulmuyor anılar.
Onlar yine oradalar.
Dolaşıyorlar yalnız.
Her hafta gelecek programı merak ediyorlar.
Sabırsız veletler biliyoruz, diyorlar, çabuk geçer birkaç gün.
Sokakta Onat Kutlar’a, Antonioni’ye, Truffaut’ya ya da Nerval’e, Flaubert’e rastlama şansınız da yok.
Hele Safiye Ayla, Münir Nurettin Selçuk konserleri de bir hayal.
Eski adı Saray Sineması...
Hafif hafif sönüyor ışıklar, bir Sergio Leone filmi başlıyor.
Bir haftadır Maurice Guichard’ın Jean Seberg kitabıyla haşır neşirim.

Günaydın Hüzün ve Serseri Âşıklar’ın yıldızıyla dolaşıyorum sokakları.

Sonra Cahit Irgat’ın Çok Yaşasın Ölüler’i çıkıyor karşıma. Oğlu şair Mustafa Irgat’ı selamlıyorum.
Çiçek Pasajı’na sürükleniyorum, Cahit Irgat’ı yine görür gibi oluyorum...
Şöyle yazıyor Cahit Irgat, üstat Naşit için:
“Bir sonbahar akşamıydı. Karınca yuvası gibi insanlar kaynaşıyordu. Şehzadebaşı Millet Tiyatrosu sonraki adıyla Turan Tiyatrosu merdivenlerinde itişip kakışanlar, fıstıkçılar, gazozcular, kâğıthelvacılar... Yirmi beş kuruştu galiba o zaman tiyatronun fiyatı. Ekmeğin okkası on kuruş olduğu günler.
Aldım bileti, en ön tahta koltuklardan birine oturdum. Yüz paraya gazozumu içtim, simidimi yedim.
Perde arkasında olan biten, bütün konuşulanlar duyuluyor oturduğum yerden.”

mgureli@hotmail.com



Mehmet Güreli - Taraf