roman cümlesi

"İnsan hayatı, okunması gerekli kitapların yanında çok, ama çok kısadır. İyi bir okuyucunun okuyabileceği kitap sayısı iki, üç bini geçmez. Bu nedenle asla rastgele okumamalıyız. Ben kitap değil, yazar okuyun derim." (Mehmet Eroğlu)

10 Şubat 2012 Cuma

Tiyatro Boyalı Kuş Şubat ve Mart'ta Boş Durmuyor...


***Tiyatro Boyalı Kuş’un 2009 İbsen Ödüllerine layık görüldüğü, Henrik İbsen’in Nora/Bir Bebek Evi adlı oyunu Feride Eralp ve Jale Karabekir’in çevirisiyle, Agora Kitaplığı’ndan 2012 yılında yayınlandı.


Bakınız: http://www.agorakitaplığı.com/katalog.php?p=0&katalog=1&kitap=365


***Tiyatro Boyalı Kuş’un İÇ SES adlı deneysel oyunu, son 6 gösteri, Cihangir/Sahne’de seyirciyle buluşacak.
21-28 Şubat 2012 Salı
6-13-20-27 Mart 2012 Salı
Saat 20:30’da
Cihangir/Sahne’de buluşmak üzere….


Her temsilde 46 seyirciyi konuk edebiliyoruz. Size uygun bir tarihi seçip, 0212 245 21 09’u arayarak rezervasyon yaptırabilir, ya da www.mybilet.com’dan biletinizi alabilirsiniz.

“Tanrı insanı yarattığında onu kendine benzer kıldı.
Onları erkek ve dışı olarak yarattı ve kutsadı.
Ve yaratıldıkları gün onlara "İnsan" adını verdi.”
-Eski Ahit-


Metin ve Reji: Jale Karabekir
Hareket: Esra Çizmeci
Müzik: Murat Hasarı
Kostüm: Kübra Erişir
Işık: Efe Sümer
Grafik: Bülent Kuzu
Ses: Burcu Hayal
Fotoğraf: Aslı Uludağ


Oyuncular: Şengül Özdemir ve Gökmen Kasabalı


İç Sesler: Sema Mağara ve Serhan Süsler


Diğer Sesler: Tilbe Saran ve Kaya Akarsu ve Pınar Oğuz


Günlerden bugün. Saat şimdi.
İÇ SES modern bir Adem ile Havva hikayesi.
Aynı zamanda da bir ‘konuşmama’ hikayesi.
Tiyatro Boyalı Kuş yeni oyunuyla, geleneksel tiyatro kalıplarına meydan okuyor!
İÇ SES bir ‘iç ses’ oyunu!
Oyuncuların konuşmadığı, düşüncelerinin ve iç seslerin konuştuğu bir performansla karşınızdayız.




Taktaki yokuşu, 2/B Cihangir (Firuzağa kahve arkası, Ağa Bilardo yani)
Bilet Fiyatları: Tam 30 TL, İndirimli 20 TL.


Biletlerinizi önceden temin etmenizi tavsiye ederiz!
Biletler için: www.mybilet.com, Rezervasyon için: 0212 245 21 09


jale karabekir
tiyatro boyalı kuş/genel sanat yönetmeni
istiklal cad. meşelik şok. 6/8 beyoğlu/istanbul
0212 245 21 09
0533 813 31 54
jale@tiyatroboyalıkus.com
www.tiyatroboyalıkus.com
"mutlu olacak cesaretiniz olsun!" -Augusto Boal-

7 Şubat 2012 Salı

Magnum - Efsanevi Fotoğraf Ajansının Hikâyesi



Agora Kitaplığı, efsanevi fotoğraf ajansı Magnum'un farklı, yoruma açık ve tartışma yaratacak hikayesini raflara taşımaya hazırlanıyor. Magnum - Efsanevi Fotoğraf Ajansının Hikâyesi isimli Russell Miller tarafından kaleme alınan kitap Tamer Tosun tarafından Türkçe hâle getirildi. Bu bağlamda Magnum fotoğrafçılarının hikayesine ve onların asıl hikayesini anlatan fotoğraflara bir bakış atmakta fayda var:

"Magnum bir düşünce, paylaşıma açılış insan kalitesi, dünyada olup bitene dair bir merak, olan bitene bir saygı ve onu görsel olarak doğru biçimde aktarmaya duyulan arzudur," diyordu Henri Cartier-Bresson  Magnum fotoğrafçılarını anlatırken...



1957 - Paris (Magnum'un aile fotoğrafı)

Magnum dünyaya dair bir meram anlatma telaşıydı. Bir yaratıcılık ve üretim kooperatifi. Güçlü kişisel vizyonların kooperatif bir güç ve kolektif bir iradeyle birleştiği bir 'kulüp', bir 'mücadele biçimi'.


2005 - Paris (Magnum'un güncel bir fotoğrafı)

Geçtiğimiz ay kaybettiğimiz Eve Arnold'dan Robert Capa'ya fotoğraf tarihine geçmiş isimleri ve kareleri arşivlerinde barındıran Magnum, varlık sebebi olarak gerçeği belgeselleştirmeyi ve ona duyuran merakı gidermeyi öngörmüştü.

Ian Berry'den bir kare
İspanya İç savaşından günümüze Magnum, tarih konusunda benzersiz bir belgeleyiciliğe sahip oldu. Öyle ki bu belgeleyicilik, bazen objektivizm ve subjektivizm tartışmalarına konu olurken bazen de bu büyülü kolektifin içindeki tartışmalar bambaşka boyutlara ulaştı.

Magnum'un efsane üyelerinden Henri Cartier-Bresson ise haber fotoğrafçılığını sanat haline getirmişti. Hatta Capa ile bu sanat anlayışına dair sık sık tartıştığı da biliniyordu.

Adı ajansla özdeşleşen Robert Capa tarafından çekilmiş bir kare.

Capa'nın Savaş Gazeteciliği'nin ruhunu en iyi anlattığı fotoğrafı belki de...
 Agora Kitaplığı daha önce de Robert Capa'nın hayatı ve fotoğrafı üstüne Robert Capa isimli kitabı yayınlamıştı. Peki ya Capa kimdi?

Robert Capa, asıl adıyla Andre Friedmann, 20. yüzyılın en ünlü fotoğrafçıları ve fotoğrafçı-gazetecilerinden biri. Aklı ve gönlü Cumhuriyet'in kazanmasından yana olarak katıldığı İspanya İç Savaşı'nda çektiği "Vurulup Düşen Asker" fotoğrafıyla bütün dünyada ün kazanan, Almanya'dan Kuzey Afrika'ya, ABD'den Çin'e dünyanın neresinde çatışmalar, kitle eylemleri ve savaşlar varsa serüvenci ruhuyla ve barışçı tutumuyla kendini oraya atan, "Teknik olarak kötü ama güçlü bir görüntüyü, tekniği iyi ama zayıf bir görüntüye her zaman tercih ederim," düsturuyla mesleğini yürüten ve hem meslektaşlarının haklarını koruması hem de hevesli gençlerin bu meslekte ilerlemelerine yardımcı olmak amacıyla dört arkadaşıyla Magnum'u kuran fotoğrafçı.   



6 Şubat 2012 Pazartesi

Erden Kıral'ın Aynadan Yansıyan Hatıralar'ı Sabah Kültür-Sanat'ta

Erden Kıral, Aynadan Yansıyan Hatıralar adlı anı kitabında ülkücülerin Yılmaz Güney'i cezaevinde öldürme girişimini anlatıyor. Ama hayranı olan bir başka ülkücü Güney'e haber verince girişim başarısız olmuş. 


Olkan Özyurt - Sabah


 Biz, sinemamızın usta yönetmenlerinden Erden Kıral'ın son filmi Kuş'u beklerken, yönetmen anılarını yazdığı Aynadan Yansıyan Hatıralar kitabıyla karşımıza çıktı. Agora Kitap'tan çıkan kitapta Kıral, 1965'ten günümüze kadar gelen çetrefilli sinema macerasını ayrıntılarıyla anlatıyor. Kanal, Bereketli Topraklar Üzerinde, Hakkari'de Bir Mevsim, Ayna, Mavi Sürgün, Dilan gibi uluslararası alanda başarılı olan pek çok filme imzan atan Kıral, yaşadıklarını içtenlikle anlatarak bir taraftan kendisiyle hesaplaşıyor diğer yandan da tarihe not düşüyor. Kıral'ın yönetmenlik yaşamı başarılarla, kimi sansasyonel olaylarla ve hayal kırıklıklarıyla dolu... Kıral kitabında, Yol filmindeki 'el çektirilme' olayının perde arkasını, başlamadan biten Hollywood macerasını, Berlin'de ödül aldıktan sonra Türkiye'de göz altına alınışını ve Yılmaz Güney'in hapishanede ülkücüler tarafından nasıl öldürülmek istendiğini detaylı bir şekilde yazmış.
YILMAZ GÜNEY HAPİSTEKİ HAMAMDA ŞİŞLENECEKTİ: "Cezaevinde Yılmaz'ın 'işini bitirmek' için, adi suçtan bir mahkûmu içeriye alıyorlar. (Organize işler.) Ülkü Ocak'lı bir genç Yılmaz'ın koğuşuna yerleşiyor. Yılmaz ise kendisine tuzak kurulduğunu önceden öğrenmişti. Çünkü onun Ülkü Ocakları'ndan hayranları vardı, bunu biliyorduk... Hamam günü o genç hamama gidecek ve hamamda Yılmaz'ı şişleyecekti. Yılmaz ise o gün daha erken hamama gider ve bir kurnanın başında beklemeye başlar. Adam gelir ve onun yanındaki kurnaya oturur. Yılmaz gencin elindeki havlunun içine konmuş şişi görür, sabunlanmaya başlayınca Yılmaz elindeki kaynar su dolu tası onun yüzüne fırlatır, üzerine atlayıp şişi ele geçirir, boğuşurlar, sonunda genç pes edip, her şeyi itiraf eder." 

ŞERİF GÖREN'E AYIP ETTİ: "Bayram'ın (Yol'un ilk versiyonu) çekimlerine (Ayvalık'ta) başladım. (...) Bir gece Fatoş otele geldi, "Yılmaz filmi durdurdu," deyiverdi. (...) Ben İzmir üstünden İstanbul'a, evime döndüm. Eşim (Tezer Özlü) beni karşısında görünce çok şaşırdı. Olayı anlattım. "Üzülme, sen iyi bir yönetmensin. Yoluna devam etmelisin," dedi. Yaşamımın en karanlık dönemiydi. Yeşilçam'da kazan kaynıyordu. "Erden çekemedi," diyorlardı. Güney Film bu filme devam etmek istedi, ama çok uzun süre çalışacak oyuncu ve teknisyen bulamadılar. (...) Sonra filmin yönetmenliğini Şerif Gören üstlendi. (Film Altın Palmiye kazandı.) Ama Yılmaz Güney'in gölgesinde kaldı. Fransız dağıtımcısı haklı olarakYol filmini Güney'in üzerinden tanıttı, çünkü Şerif tanınmıyordu. Bu doğru bir stratejiydi. Ancak burada duralım: Yılmaz Güney, Şerif'in adının afişin içinde kaybolmasına itiraz etmedi, sessiz kaldı. Bu, Şerif'e karşı bir ayıptı. Şerif'in bugün bile bu konuda incinmiş ve mağdur olduğunu düşünüyorum." 



BAŞLAMADAN BİTEN HOLLYWOOD MACERASI: 
"Cannon Prodüksiyon yapımcısı Menahem Golan'a Robert Altman, "Erden Kıral adlı bir yönetmen var. Neden onunla çalışlmıyorsun?" demişti.(...) Hanna Schygulla ona beni tanıdığını, filmlerimi gördüğünü söyleyince bir anda adım gündeme gelmişti. Kısacası, Menahem Golan benimle bir film yapmak istiyordu. Yapımcı M. Golan Venedik Film Festivali'nde buluşalım mı diye uçak bileti gönderince Venedik'e gittim. Hanna da daha sonra geldi "Filmi Venedik'te çek, adı da 'Venedik'te Fırtına' olsun" dedi. (...) Bir filmin starıyla yönetmeni anlaşamaz, didişmeye başlarsa yapımcı o filme yatırım yapmaz. Nitekim öyle de oldu. Ve benim Hollywood maceram başlamadan bitti. Halbuki Cannon, filmin afişlerini bile bastırmıştı." 

MÜREN VE ŞORAY'IN AFİŞ GERGİNLİĞİ: 
"Düğün Gecesi adlı bir film gerçekleştiriyorduk. Oyuncu kadrosunda Türkan Şoray, Zeki Müren ve Ajda Pekkan vardı. (...) Bu filmin afişi de sorun olmuştu: Zeki Müren adının Türkan Şoray'ın üstünde yazılmasını istiyordu. Türkan Şoray ise kendi adının yazılmasını... Sorunu Osman Seden, afişte her ikisinin adını çapraz, artı işareti şeklinde yazarak çözdü." 

İLK FİLMİM HÂLÂ GENELKURMAY'DA, VERİLMİYOR: 

"1968 yılında Saklambaçgazetesine Kadir İnanır'la Kum Çiçeği adlı fotoroman çekmeye başladım. Daha sonraları 35 mm.'lik orta metrajlı Kumcu Ali Yaşar adlı ilk filmimde birlikte çalıştık. Dolayısıyla, Kadir İnanır film setini ilk kez benim setimde gördü. Evimdeki halıyı satarak işe başladım. İlk sermayem buydu. Bu film ne yazık ki Güney Film'in deposundan Sıkıyönetim tarafından alındı ve kaybedildi. Ben, birkaç yıl önce basın üstünden Genelkurmay'dan filmi geri istedim ama sonuç alamadım." 

KEMAL SUNAL'I UÇAKTA ZOR YATIŞTIRDIK: 

"Kemal uçaktan (Moskova'ya gidiliyor) korkuyordu. Havaalanında lokantada Arif Keskiner, Kemal'e bir şişe içki içirdi. Kemal zom olmuştu. Uçağa iki kişinin kolunda bindi ve sızdı. Ama bir süre sonra ayıldı, çok tedirgindi. Uçakta Azerbaycan basketbol takımı oyuncuları da vardı. Moskova'ya yaklaşırken içlerinden biri, "Tabak göründü, biraz sonra düşeceğiz," deyince Kemal yeniden sarsıldı, zor yatıştırdık. Azeri dilinde 'tabak'sözcüğü 'alan', 'düşmek' fiili de 'inmek' fiiline tekabül ediyordu." 

BERLİN'DE ÖDÜL TÜRKİYE'DE KELEPÇE: 
"Berlin Film Festivali'nde Seçici KurulHakkâri'de Bir Mevsim'e Altın Ayı'yı vermiş. (...) Ne ki sabah nihai toplantıda ödül, Gümüş Ayı'ya çevrilmişti. "Türkiye Mayıs ayında Cannes'da Büyük Ödül'ü (Yol) aldı, sırasını savdı," falan denmişti. Hakkâri'de Bir Mevsim 'olağanüstü orijinalliğinden ötürü' Jüri Büyük Ödülü'ne layık görüldü. Film bunun yanı sıra dört ödül daha kazandı ama ben kırgındım. Çünkü film Türkiye'de Sıkıyönetim tarafından yasaklanmıştı.(...) Festival bitince İstanbul'a döndüm. Havaalanında polis beni gözaltına alıp, kalorifer peteklerine kelepçeledi: "Yasaklı filmi neden festivalde gösterdiniz?" Sorun buydu. Bense, "Filmin Alman ortağı var, onun tasarrufuydu," dedim ve beni salıverdiler." 

TAMER'DEN İTHAM: VATAN HAİNLERİ: 

"Berlin'de yaşarken film (Ayna) İstanbul Film Festivali'nde yarıştı. İstanbul'a gelmek istediğimde güvendiğim bir arkadaşım, "Gelme, ortalık karışık" demişti. Tercüman gazetesinde Rauf Tamer, Vatan Hainleri başlıklı bir yazı yazdı. Filmi neden Yunanistan'da çektiğimizi soruyor ve bize saldırıyordu. Berlin'de ormana gidip bir ağacın altında ağladığımı hatırlıyorum." 

3 Şubat 2012 Cuma

Kıral'ın Aynasındakiler




Krallar Kralı  setinde hızlı çalışma ve planların sırasız  çekimi nedeniyle kafam karıştı.  İşi bırakmaya karar verdim. Seti terk ederken Yılmaz, (Güney) “Gitme, sete dön! Başta ben de zorlanmıştım, sen de yapabilirsin,” dedi. Yılmaz müdahale etmese bir daha film yapımıyla belki de ilgilenmezdim. Benim açımdan tarihi bir andı.  


Bu cümlelerin sahibi, Türkiye sinemasını biçim ve içerik yönünden etkileyen, o sinemayı  siyasallaştıran, kapitalizmin saldırısı altında vahşice ticarileşmeye mahkum edilen Türkiye sinemasını yeni bir cephe ile tanıştıran Erden Kıral. Erden Kıral bu kendine özgü yolculuğu yine kendi kaleminden çıkan ve Agora Kitaplığı tarafından yayınlanan Aynadan Yansıyan Hatıralar – Benim Güzel Günlüğüm ile somut bir belgeye dönüştürüyor. Kıral, yarattığı özgün, sisteme aykırı ve kapitalist sanat üretim süreçlerinin özüne muhalif tarzıyla bu kez izleyicilerin değil, okurların konuğu oluyor. Sinemayı bırakmaktan vazgeçtiği o tarihi anın bizim için ne denli talihli olduğunu kanıtlıyor. 


Kitabın önsözünde Alin Taşçıyan'ın anlattığı gibi, bir Auteur olarak Erden Kıral, her ne kadar Yılmaz Güney etrafında şekillenen bir sinema yaratıcıları grubunun üyesi gibi görünse de her daim kendini gruptan ayırmayı becermiş; ama bir o kadar da grubun merkezindeki Yılmaz Güney'in etkisini de fazlasıyla hissettiren bir isim. Kendisinin Yılmaz Güney geleneğiyle arasındaki bağı özellikle Hakkari'de Bir Mevsim filminde ortaya koyduğu yönetmenlik performansında ve kitap boyunca bir sinemacı ve bir birey olarak göze çarpan Yılmaz Güney portresinin ağırlığı ile görebiliyoruz; Kıral'ı özgün kılansa sinemasının belgesel niteliğinin hiçbir zaman oryantalizmin sığ sularında kalmaması. Onun sineması hiçbir zaman “gitmesek de görmesek de bizim olan köyleri” gitmeyenerin gözünden anlatmadı. Hakikatle yüzleşmeyi bir görev bildi. Onu özgün bir yönetmen kılan ve bugünün çok konuşulan yönetmenlerinden bile ileri bir konuma getiren de zaten bu özelliğiydi. Genco Erkal'dan yarattığı ulus devlet travmasını yaşayan Hakkari'nin ortasına düşen o karakterin Türkiye'nin siyasal ve sanatsal tarihinde denk geldiği yerin bu denli önemli olması da Kıral'ın siyasal ve kültürel birikiminin doğal bir sonucu oluyor. 


Erden Kıral'ın kitabından naif bir 'anılar bütünü' beklemek yanlış olur, onun 'güzel günlüğü', hakikat kadar sert bir nitelik taşıyor; dahası Yeşilçam sinemasının kavgalı dövüşlü atmosferinin ortasında bir çift insan gözünün şahit olduklarının ifadesi oluyor. Kitap boyunca, Bilge Olgaç, Yılmaz Güney, Vedat Türkali, Osman Seden, Türkan Şoray, Zeki Müren, Kadir İnanır, Tezer Özlü gibi isimlerle ilgili  güzel anekdot var; ama bir o kadar da ego çatışmalarının, yaratıcı insanların dünyasının kaçınılmazı olarak rekabetin ve mükemmeliyetçiliğin arayışçı karakterinin izlerini de sürmek mümkün oluyor. 


Yılmaz Güney, kitabın ve Erden Kıral'ın hayatında önemli bir yer tutuyor; zaten aksi düşünülemezdi, doğrudan tarzı olmayabilir; ancak Kıral'ın jenerasyonu açısından Güney, sineması ve karakteriyle dominant bir figür.  Örneğin Kıral Umut filmi üstüne Yedinci Sanat dergisinde yayınlanan yazısına kitabında yer verirken, Güney'in yazıya dair olumlu değerlendirmesini o değerlendirmeden pek de önemli olmasa da mutlaka ekliyor, bu ya Erden Kıral'ın Güney'e olan saygısına ya da Pablo Neruda'nın şiirine dek uzanan o bilgeliğin sanatsal analiz gücüne dair tevazusuna işaret. 


Erden Kıral, uluslararası  ödüller ve prestijli festivallerde gerçekleşen gösterimlerle taçlandırdığı  sinema kariyerinin yanı sıra, bir sinema eleştirmeni olarak da çok büyük bir önem taşıyor. Kitapta da hem filmleriyle ilgili uluslar arası basında çıkan çeşitli eleştirilerin çevirilerine yer veriyor hem de sinemaya ve sinemanın belirli eserlerine dair görüşlerini aktardığı eleştirilerini alıntılıyor. Bu alıntılar özellike Kıral'ı eleştirmen kişiğiyle tanımak isteyenlere özel bir alan sağlıyor. 


Kıral, kendi kuşağındaki insanların birçoğunun yapamadığı bir şeyi yapıyor ve tecrübeleri ile görüşlerini belgeselleştiriyor. Hâlâ fazlasıyla ciddi bir üretim sürecinin içerisinde olmasına aldırmadan, bir birey olarak, bir yönetmen olarak, bir eleştirmen olarak varlığının belgesini bize sunuyor.  Üstelik sunuş biçimi de yazarın sinema dilinin gerçekçi, net ve anlaşılır tavrından arındırılmış değil. Kitapta, gereksiz ayrıntılarla süslenmiş bir içerik bulamıyorsunuz. Aksine, Kıral kitabının başına orkestrasının başına geçmiş bir şef gibi geçmiş ve cümlelerini de filmlerindeki yöntemini kullanarak arılaştırmış. Sözünü esirgememiş; ama cümleleri de 'tüketmemiş'. Üretmenin kutsallığına hep sadık kalmış. 


Kıral'ın hatıraları  elbette birçok insan için itiraz hakkı doğuracak. Bireyin subjektif olarak aklına işlediği hakikati aktarmasının böyle bir yanı  var. Tezer Özlü, Yılmaz Güney, Elia Kazan gibi birçok isme dair yazdıkları artık itiraz edilebilirliklerini 'bu dünyada' kaybetmişken, doğal olarak 'geride kalanlar'a da söz hakkı doğuruyor. Bu bağlamda da tartışmaların arkası geleceğe benziyor. Dahası, özellikle Yılmaz Güney gibi 'tartışılamaz' hâle getirilmiş bir figürü tartışmaya açacak olması bakımından da ayrıca bir önem taşıyor. Özellikle de Yılmaz Güney'in sinema konusundaki baskıcı karakteri ve dominant 'önermeci' yapısına yapılan vurgular Güney'in de bu 'eleştirilemezlik' zırhına nasıl kavuştuğunu gösteriyor. 
Kıral, kameranın arkasına saklanmayan bir insan olduğunu bu kitapla bir kez daha kanıtlıyor. Cüretkâr bir tavırla, fazlasıyla insani gözlemler ortaya koymaktan çekinmezken, hırsı ve inatçılığı ile ön plana çıkıyor; ama tüm bunlar günlük hayatın yahut sistemin bize dayattığı bir hırs yahut inatçılık değil; aksine dayatılanın fazlasıyla göz önünden uzak tutmak istediği türden yaratıcı ve yıkıcı bir karakter taşıyan bir inatçılık tipi ve aynı yıkıcılığı sergileyen bir hırs. Kıral; asla kaybetmediği 'ben'ini yanında taşıyor kitap boyunca. O ben birilerini kırabilir; ama Kıral'ın ta kendisini ve kurgulamak istediği sinema anlayışını, hayat anlayışını ele verse de asla ondan geri adım atmaya niyetli olmadığı gerçeğiyle de bizi baş başa bırakıyor.  Edebiyatın fazlasıyla içe dönük ama dünyayla da ölesiye kavgalı temsilcisi Tezer Özlü ile ilişkisine dair detayların ve kişisel ilişkilere dair anekdotların da yer aldığı kitap , özellikle de Kıral'ın günlük  hayatta yaşadığı şeylere ve törenler, gösterimler için gittiği ülkelerde yaptığı gözlemlere dair siyasi analizleriyle hayli geniş bir yelpazeye ulaşan bir içerik sunuyor.  


Kıral'ın Türkiye'deki izdüşümünü  hesaplamamız için muhtemelen bir mucize olması ya da Türkiye sinemasının kapitalizmin ellerinden hızla kurtulması gerekecek. Ama o, Hakkari'de Bir Mevsim'de; Bereketli Topraklar Üzerinde'de ortaya çıkardıklarıyla tarihin ve hikayesini anlattığı insanların aferinini almış güzel biri olarak kalacak. Dahası, o insanları hiç tanımayan; ama insan olmayı tanıyanların da saygısını hep sıcacık bir gülümseme gibi içinde taşıyacak. Tıpkı kitabının şu bölümünde olduğu gibi: 
Locarno’da Bereketli Topraklar Üzerinde filmiyle yarışmaya katılmıştım. Eşim Tezer (Özlü) de yanımdaydı. Fırsat bulduğumuzda tepedeki göle bakan küçük lokantalara kaçıyorduk.. Bir keresinde garson kız bizim Türk olduğumuzu öğrenince, “Bereketli Topraklar Üzerinde filmini biliyor musunuz?” diye sorduğunda Tezer, “Evet, o filmi bu adam yaptı,” diye yanıtladı. Yemeğin
sonunda genç  kadın hesabı almadı, “Benim misafirimsiniz,” dedi. 


Erden Kıral'ın Aynadan Yansıyan Hatıralar'ı, onu 'misafir' etmek isteyenler kadar, onu eleştirmek isteyenler için de bir şans yaratıyor; ama bu onun, sineması ile kurduğu dilin, birilerinin görmeyi sürekli reddettikleri bir gerçekliği göstermeye dair inatçılığının Kıral'a verdiği itibardan bir şey eksiltmiyor. Çünkü o, Türkiye'de olmasa da bambaşka bir toprakta garsonluk yapan bir üniversite öğrencisinin içindeki insanı ortaya çıkartabilmiş biri, sırf bu yüzden hayatı ve düşünceleri okunmayı ve içinize dokunmayı hakkediyor. Hele ki Hakkari'de Bir Mevsim'i ya da Bereketli Topraklar Üzerinde'yi izlese de anlayamamış, anlasa da anlamazdan gelmiş insanlarla dolu bu ülkede.


Sarphan Uzunoğlu - Radikal Kitap

31 Ocak 2012 Salı

Mesele Şubat Sayısında Leyla Erbil'i Ağırlıyor

Mesele Dergisi, Şubat 2012 sayısında, Kalan'la dünyamıza bir güzellik daha katan Leyla Erbil'i ağırlıyor. Berat Günçıkan'ın Erbil'le yaptığı röportaja, Şükrü Argın'ın Kalan analizi eşlik ediyor. Dergide ayrıca Nilüfer Zengin'in son dönemlerdeki medyatik çıkışlarıyla tartışma yaratan Kutluğ Ataman'a dair eleştiri yazısı, Tarık Ali'nin "İslamiyet Beşlisi" Üzerine Karalamalar'ı, ve Sarphan Uzunoğlu'nun Sevinç Altan'la yaptığı yaratıcı sanatsal eylem ve sanat üzerine bir röportaj yer alıyor.

Yeni sayının tartışma yaratacak yazılarından biri de Semra Topal'ın Ayşe Kulin'in yeni romanı üstüne yazdığı yazı ve Kulin'in homofobik söylemine dair analizi. Turgenyev'in politik ve edebi kimliğinin oluşumu üstüne yazılan yazı da ünlü yazarın ülkesinin dışına taşmış hayat ve edebiyat öyküsünün politik arka planını irdeliyor. Mesele bu sayısında 100 yaşında hayatını kaybeden ünlü Magnum fotoğrafçısı Eve Arnold'a da veda etmeyi ihmâl etmiyor...

30 Ocak 2012 Pazartesi

Mustafa Suphi ve Yoldaşlarını Kim Öldürdü?

Mustafa Suphi ve yoldaşları, '15'ler' diye anılan Türkiye'nin ilk komünistleri, Türkiye Komünist Partisi'nin kuruluşundan kısa bir süre sonra Türkiye'ye girmeye ve mücadelelerini ülke içinde sürdürmeye karar verirler. Fakat dönem, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından dünyanın emperyalistlerce yeniden paylaşıldığı ve o arada yeryüzünün en büyük ülkelerinden birinde, Rusya'da, Lenin'in Bolşeviklerinin gerçekleştirdiği Ekim Devrimi'yle sosyalizmin fiilen hayata geçirilmeye başlandığı bir dönemdir.

Türkiye ve Rusya üzerinde büyük hesapları olan İngiltere, kendi gücünü tartarak ağırlığını nereye vereceğini kararlaştırırken, devasa Osmanlı İmparatorluğu'nun dağıldığı koşullarda Türkiye de kendine yeni bir yol arayışındadır ve savaş mağlubu olarak, kendine yardım eli uzatan Sovyet hükümetinin desteğini görmektedir. Mustafa Suphi ve yoldaşları Türkiye'ye işte böyle bir dönemde; Kazım Karabekir'le yaptıkları görüşmeler doğrultusunda, Mustafa Kemal'in de yakın ilgisi ve bilgisi kapsamında girerler. Hemen sonrası, Erzurum'da başlayıp Karadeniz sularında tamamlanan bir trajedidir...

 Daha önce 'Çerkes Ethem: Baki İlk Selam' kitabıyla tanınan araştırmacı Emrah Cilasun, dört yıl süren yoğun çalışmasının ürünü olan bu kitabında, Türkiye'de örgütlü komünizmin başlangıç noktası sayılan Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Türkiye'ye gelişleri ve 28/29 Ocak 1921'de Karadeniz açıklarında katledilişlerini belgeleriyle bir tarihçeye dönüştürüyor...

29 Ocak 2012 Pazar

"Başka Deniz" Yok Artık!


Ağlayan Çayır (To Livadi Pou Dakryzei, 2004)
Yazı: Füsun Çiçekoğlu - Bianet


"Nice burunlar geçtik, nice adalar,
deniz bir başka denize karışıyordu"


Theo Angelopoulos'un, çekimleri sırasında geçirdiği kazada yaşamını yitirdiği Başka Deniz(The Other Sea) filmi, Yorgo Seferis'in Destansı Öykü'sünden bu dizelerle başlayacaktı.
20. yüzyıl üçlemesini, geçtiğimiz Aralık'ta çekimine başladığı Başka Deniz'le tamamlayacaktı Angelopoulos. Ağlayan Çayır (To Livadi Pou Dakryzei, 2004) ilk, Zamanın Tozu (I Skoni Tou Hronou, 2008) ikinci filmiydi 20. Yüzyıl üçlemesinin.
Ağlayan Çayır için şöyle demişti Angelopoulos: "...Bu filmin doğrudan tek bir olayla ilişkili olduğunu söylemek mümkün. Sonsuzluk ve Bir Gün'ün gösterildiği Cannes Festivali'nden sonra yurda döndüğümde annemin ağır hasta olduğunu öğrendim. Kısa süre sonra da onu kaybettik. 1998 yılıydı. Annem, yirminci yüzyıl boyunca yaşamıştı. Öldüğünde bu yüzyıl sona ermek üzereydi. Yirminci yüzyılın başında doğmuş, sonunda ölmüştü. Diyeceğim o ki, bu onun yüzyılıydı. Ama belli bir açıdan benim yüzyılım olduğu da doğrudur."

Kendi yüzyılının kişisel değerlendirmesini yapacağı filmin hikâyesi ortaya çıkmaya başlayınca, beş ya da beş buçuk saat sürebilecek bu filmi, izlenebilirlik açısından fazla uzun olacağını öngördüğünden, üçlemeye dönüştürme kararı aldı Angelopoulos.

1999'da, yeni yüzyıl kutlamalarının yapmacık vaveylası arasında, sinemasıyla hep hakikati hikâye eden Theo Angelopoulos, ait olduğu yüzyılın bitişini anlatmaya böyle başladı. Ağlayan Çayır, 1919 yılından 2. Dünya Savaşı'na kadar olan dönemi Yunanistan'da yaşanan siyasi ve toplumsal gelişmelerle aktarıyordu.

Zamanın Tozu ise Ağlayan Çayır'dan devraldığı sözü 2. Dünya Savaşı dönemiyle devam ettiriyor, Beethoven'ın 9. Senfonisi çalarken Brandenburg kapısında 20.yüzyıla veda ederek bitiyordu.

Hayatlarımızın üzerine tozunu serpeleyen, yaşanmış ve yaşanmakta olan her şeyin üzerine çöken zamanda, sınırlardan ötede ve beride geçen bir yol hikâyesi olarak tasarlanmıştı üçleme. Geçmişin, dünün değil, bugünün parçası olduğunu, hatıraların geçmişe değil bugüne ait olduğunu hikâye etmişti yarım kalan üçlemesinde Angelopoulos.

"İlk defa aşık olmak gibi"

Zamanın Tozu (I Skoni Tou Hronou, 2008)
r söyleşide Başka Deniz'le ilgili olarak kendisine yöneltilen, üçlemenin devamı da olsa, yeni bir filme başlamanın nasıl bir duygu olduğu sorusunu, "Her zamanki gibi, ilk defa âşık olmak gibi... Hâlâ aynı heyecan, aynı coşku, aynı istek..." diyerek cevaplamıştı Angelopoulos.

Coşkuyla, heyecanla ve istekle bekliyorlardı Başka Deniz'i Angelopoulos'un izleyicileri... Aşkla bekliyorlardı... Zamanın tozu altında kalan hikâyeleri anlatan ve o hikâyeleri geçmişten çıkarıp alma derdindeki filmlerini hep bekledikleri gibi Angelopoulos'un.

Başka Deniz'de 21. yüzyılla yüzleşerek değer yargılarının yitişini, etik olanın çöküşünü, büyük sermaye ile sanatın-kültürün arasındaki çatışmayı, yozlaşmayı, sürgünleri, sığınmacıları anlatacaktı. Bir yol filmi olacaktı Başka Deniz. Olanaksız bir yolculuğun, sığınmacıların düşüncelerinden, düşlerinden başka güzergâhı olmayan bir yolculuğun hikâyesini anlatacaktı.

"Tıpkı Odysseia'da olduğu gibi tüm sığınmacıların yolculukları acılarla, engellerle dolu. Onlar toplumun çöpleri değiller, hepsi insan. Geleceğin Avrupa'sı sığınmacıların Avrupa'sı olacak" diyen Angelopoulos, Türkiye dâhil tüm Akdeniz bölgesini kökten etkileyen büyük bir coğrafya değişimini anlatacaktı 20. Yüzyıl üçlemesinin son filminde; işçilerle sığınmacıların dayanışmasını, Yunanistan'daki ekonomik krizi, krizin sosyolojik etkilerini hikâye edecektiBaşka Deniz'de.

"Değişmeyen bir şey var: Başrolde ilk iki filmdeki gibi Eleni adlı bir kadın. Bu kez öykü Pire'de Arnavut, Afgan, Pakistanlı, Somalili ve Cezayirli sığınmacıların yaşadığı bir barakada geçiyor. Kahramanlar kafalarındaki simgesel evi bulmanın peşinde. Ev kavramı üzerinde duruyorum çünkü insanlar devamlı seyahat etme ihtiyacında. Yer değiştirdikçe zihinlerindeki ev kavramına bir anlığına da olsa varacaklarını sanıyorlar. Aradıkları kendileriyle dünya arasında dengelerin kurulduğu bir yer alında. Bu dengenin bulunması epey zor... Dahası çok nadir...

Mesele; savaşta kaybedilen şeyler değil, bozulan o denge. 

Ben şahsen evimi, yani kendimle ve dünyayla uyum içinde yaşayacağım o yeri bulabilmiş değilim henüz. Üçlemenin ilk iki filminde de bu yitik ve kaybedilmiş duygular var aslında. Zamanın Tozu'nda büyük dede Eleni'ye elini uzatıyor; eski dengeleri, eskiyle olan dengeleri yeniden kurmak için... Üçüncü filmde ise her şey yeniden altüst olacak." demişti, Başka Deniz için Angelopoulos.
Hiçbir şey sona ermedi, ermez de...
Zamanın Tozu, "Hiçbir şey sona ermedi, ermez de... Hiçbir şey asla sona ermez... Zamanın tozu altında donuklaşan hikâyemi, geçmişten çıkarıp almaya geldim..."diyordu.

Asla sona ermeyecek olan bir hikâyeden, başka bir dünyanın hayalinden bahsetmişti Zamanın Tozu'nda. Kanadı kırılmış bir yüzyılın, 20. yüzyılın hikâyesini anlatıyordu bize.

Zamanın Tozu'nun son sahnelerinde, eski yüzyıl sönüyordu inceden tozuyan kar altında ve 31 Aralık 1999 gecesinde Berlin'de yeni yüzyılı karşılayan, Beethoven'in 9. Senfonisiydi. Aynı, 1989 yılı sonunda olduğu gibi...

1989'da Aralık sonunda, Brandenburg Kapısı'nın açıldığı gün, Berlin'in doğusunda ve batısında kurulan dev ekranlardan 9. Senfoni yayınlanmış ve finaldeki sevinç bölümünde Doğu'da ve Batı'da tüm meydanlardan "özgürlük" sözcüğü yükselmişti.

Bu özgürlüğün nasıl bir özgürlük olduğunu, evsizlerin barınağıyla göstermişti bize Angelopoulos, Zamanın Tozu'nda. Berlin'in evsizleri "özgürlük" adı altında pazarlanan bu barbarlık çağında yıkık binalara sığınıyorlar şimdi.
Kapitalizmin özgürlüğüne, yani aç kalma, yoksullaşma, yoksunlaşma, polisten dayak yeme, hapsedilme, işkence görme, göçe zorlanma, eğitimsiz kalma ve tüketme, sadece tüketebildiğin kadar var olma özgürlüğünü karşılamıştı yaratılan vaveylayla dünya 20. Yüzyılın sonunda. 1989'da, Brandenburg Kapısı işte böyle bir acı özgürlükler çağına açılmıştı...

Uğursuz bir motorsiklet


Brandenburg Kapısı'nda kaybedilen barış, demokrasi ve sosyalizm savaşına yeniden girişmenin yolunu gösteriyordu Angelopoulos Zamanın Tozu'nun son sahnesinde.

Büyük dede Spyros'un elini tuttuğu torunu Eleni'yle yeni yıl sabahında, Brandenburg kapısından eski dengeleri, eskiyle olan dengeleri yeniden kurmak için başka bir zamana geçişi, rüyanın yeniden başlamasından, ütopyanın diriltilmesinden başka yol yoktur artık deyişiydi Angelopoulos'un...

Berraklığını yitirmeye başlayan hikâyemizi zamanın tozu altından kurtarmaktan başka çare yok dedi Angelopoulos sinemasıyla bize hep.

Üçleme tamamlanamadan, Sonsuzluk ve Bir Gün'ün son sahnesi girdi araya sanki... Uğursuz bir motosiklet, Başka Deniz'in çekim mekânlarından olan Pire'de sonsuzlukla buluşturdu büyük ustayı... Sevenlerini acı içinde bırakarak ayrıldı dünyadan Angelopoulos.

Kayıp kelimelerin en acısını söylemenin, "argathini"  demenin zamanı şimdi...
Sonsuzluk ve Bir Gün'ün üç kayıp kelimesi Korfulamu, Xenitis, Argathini...

Kayıp üç kelime

Sonsuzluk ve Bir Gün filminde, ömrünün hesaplaşma günündeki ozan Alexandros,  'Yarın nedir?' sorusunun cevabını ararken zamanın anlamını sorgular.
Ölümcül bir hastalık nedeniyle o günün akşamında hastaneye yatmaya hazırlanan Alexandros, Selanik'te deniz kıyısında bir bankta oturup, çocuk ticareti yapan çeteden ve polisten kurtardığı kaçak Arnavut göçmeni çocuğa, İtalya'da doğan Yunanlı şairin, Solomos'un hikâyesini anlatır.

Şöyledir hikâyesi Solomos'un
"Osmanlı-Yunan savaşının sürdüğü yıllarda, bir gece rüyasında gördüğü annesi, Solomos'u adasına geri çağırır. Rüyasında aldığı bu çağrı üzerine adasına geri dönen Solomos yoksulluk, açlık ve felaketle karşılaşır anavatanında. Özgürlük savaşının sürmekte olduğu anavatanında herkes elinden geldiğince katkıda bulunmaktadır direnişe. Şair, Yunanlı olmasına rağmen Yunanca bilmez; kendi adasında, kendi insanlarının arasında olmasına rağmen onların dilini bilmediğinden onlarla konuşamaz ve konuşmalarını anlayamaz. 'Bir şairin elinden gelen, özgürlük şiiri yazmaktır' diye düşünen Solomos, bu şiiri yazmalıyım; benim de katkım bu olmalı' der. Solomos'un, bilmediği bir dilde şiir yazmak için kelimeler almaya başladığı adada, garip bir şairin kelimeler aldığı haberi kısa sürede yayılır."
Çocuğa anlattığı bu hikâyeden sonra kelime almaca oyunu oynamaya başlarlar kendi aralarında Alexandros ile çocuk. 19.yüzyıl şairi Solomos'un "Hür Esir" adlı bitmemiş şiirini tamamlamaya çalışan Alexandros, oynadıkları oyunda çocuktan kelime alacaktır, tıpkı Solomos gibi.

Çocuk, Selanik Limanı'nda koşarak kalabalığın içine dalar ve her geri dönüşünde yeni bir kelime getirir Alexandros'a. Yunanistan'ın en büyük ulusal şairlerinden biri olan Dionysios Solomos'un yarım kalmış şiirini tamamlamaya ömrünü adayan Alexandros, sonsuzluktan önceki hesaplaşma gününde rastlaştığı Arnavut çocuktan üç kelime alır bu oyunda.

Kelimelerin ilki 'korfulamu'dur. 'Korfulamu'nun sözlük anlamı, 'çiçek göbeği'dir. 'Korfulamu' kelimesinin Yunanca'da ifade ettiği duyguysa, annesinin kucağında uyuyan çocuğun huzurudur; kelime şefkat, sevgi, huzuru anlatır.

İkinci kelime 'xenitis'tir. Angelopoulos'un bir korsandan öğrendiği, Yunanca'nın unutulmuş bir kelimesidir 'xenitis'.

Yunanca'da 'yaban' anlamına gelen 'xenos'dan türetilmiş bir kelime olan 'xenitis', sürgün olma halini, ama daha çok da, hep sürgünde olma duygusunu anlatır. Her yerin yabancısı ve her yerde sürgünde olanlar için kullanılır.
Oyunun son kelimesi 'argathini'dir. Gecenin körü anlamına gelir 'argathini'.

'Argathini', en karanlık derinliğidir gecenin. Her şey için çok geç kalınmış olmasını anlatmak için kullanılan bir sözcüktür. Heraklitos'un, "Zaman, sahilde çakıl taşlarıyla oynayan bir çocuktur", sözleriyle başlayan filmin son sahnesinden geriye, zamana dair 'argathini' sözü kalır.

Bir soruyla başlayan film, başka bir çocuğun, o soruyu çocukken sormuş olana sunduğu kelimeyle cevaplanır. Soruyu çocukken soran, şimdi ölümün kıyısındaki yaşlı adam kıyıda kalırken, çocuk kendi sürgününde yeni bir adım atar, kaçak olarak Amerika'ya giden gemiye biner.

Alexandros'un Yunanistan'daki 1967 darbesinden kaçtığında tamamlamaya ömrünü adadığı Yunan dilinin büyük şairi Solomos'un şiirine üç kelime bulunur sonsuzluktan önceki hesaplaşma gününün oyununda... Üç sürgünü Solomos'u, Alexandros'u ve Arnavut çocuğu bir araya getiren kelimeler 'korfulamu', 'xenitis' ve 'argathini'dir.

Kayıp kelimelerin en acısını söylemenin, "argathini"  demenin zamanı şimdi... Sonsuzluk ve Bir Gün'de üç kayıp kelimenin izindeki şairi anlatan büyük yönetmenin, Angelopoulos'un ardından ağlamaktan başka bir şey gelmiyor elden bu kör karanlıkta şimdi.

Sonsuzluk ve Bir Gün filminde, kaçak Arnavut göçmeni çocukların hayret, korku, hasretleSelim'in, bir polis arabasının çarpmasıyla ölen arkadaşlarının ardından "Hey! Selim" diye ağıt yakmaları gibi...
"Hey! Selim!
Bu gece bizimle olamaman ne acı
Hey! Selim!
Çok korkuyorum, Selim.
Deniz o kadar büyük ki!
Gittiğin yerde bizi ne bekliyor Selim?
Hepimizin gideceği o yer neye benziyor?
Dağlar mı var, vadiler mi,
Polisler mi var orada askerler mi,
hiç geriye bakmadık ki biz.
Şimdi tek görebildiğim, deniz, uçsuz bucaksız deniz.
Rüyamda annemi gördüm gece 
kapının eşiğinde durmuş, ağlıyordu.
Noel'di, çanlar çalıyordu.
Dağlara kar düşmüştü.
Keşke burada olaydın
bize eskisi gibi
o limanlardan,
Marsilya'dan, Napoli'den,
Şu koca dünyadan bahsedeydin
Hey! Selim, anlat, anlat bize
Şu koca dünyadan bahset. 
Hey! Selim, konuş, konuş bizimle... 
" (*)

Bir polis arabasının çarpmasıyla hayatı son bulan Selim'in ardından kendilerini nasıl daha da fazla sürgün hissediyorsa ona ağıt yakan arkadaşları, izleyicileri de öyle şimdi Angelopoulos'un... 'Burası' her zamankinden daha fazla sürgünde olmaktır çünkü artık, Angelopoulos'un yokluğunda.
"Kondula Lemonia" ile uğurlayalım Angelopoulos'u...
Angelopoluos bize filmlerinin, izledikçe çoğalan hikâyelerini, her izlemede farklı sahnelerinde duraladığımız ân resimlerini bıraktı.
Son filmini yarım bırakıp sonsuzluğa gitse de Angelopoulos, kayıp kelimeleri bulup, bıraktı geride.
Zamanın tozunu ve rüyasını bıraktı bize giderken, yarım kalmış en güzel hikâye olarak.
Kendini xenitis olarak tanımladı, her yerin sürgünüydü. Yurdu, filmleri oldu... Yurdu kelimeleri oldu, kaybettiği kelimeleri arayan şairler oldu yurdu.
Yurdu, en sevdiği türküyle onu uğurlayanların kalpleri olacak bundan böyle. Denizin başka denize karıştığı yerde, burada da, Atina'da onu uğurlayanlara eşlik ederek mırıldandığımız eski bir Yunan halk türküsü olsun Angelopoulos'un yurdu.
Sonsuzluk ve Bir Gün'de Selim'e ağıt yakan arkadaşları gibi mırıldanalım Angelopoulos için "Kondula Lemonia"yı , Ufacık Limon'u...
Başka Deniz'den de, "Kondula Lemonia" ile uğurlayalım Angelopoulos'u... (FÇ/HK)

* Türkünün Yunanca Sözleri:
Μωρή κοντούλα λεμονιά
Μωρή κοντού-, μωρή κοντούλα λεμονιά
με τα πολλά λεμό-, λεμόνια.
Βησσανιώτισσα
σε φίλησα κι αρρώστησα
και το γιατρό δεν φώναξα.
Πότε μικρή, πότε μικρή μεγάλωσες
κι έγινες για στεφά-, στεφάνι;
Βησσανιώτισσα...
Χαμήλωσε, χαμήλωσε τους κλώνους σου
να κόψω ένα λεμό-, λεμόνι.
Βησσανιώτισσα...
Για να το στί-, για να το στύψω, να το πιω
να μου διαβούν οι πό-, οι πόνοι.
Βησσανιώτισσα...

* Hey! Selim, " To a Dead Friend " parçası çalarken kaçak Arnavut göçmeni çocukların ölen arkadaşları için yaktıkları ağıt. "To a Dead Friend", Eleni Karaindrou'nun bestesi, Eternity and a Day (Sonsuzluk ve Bir Gün) filminden (Theo Angelopoulos, 1998)

Kaynaklar:
* Theo Angelopoulos'un filmleri ve sinema anlayışıyla ilgili görüşlerini içeren söyleşilerinin toplandığı bir kaynak için bkz. der. Dan Fainaru, Theo Angelopoulos, çev. Mehmet Harmancı, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2006.

* Ölü Bir Arkadaşa... Hakan Şenyuva için, Füsun Çiçekoğlu, Mesele Dergi - Temmuz 2008.

* Zamanın Tozu, Füsun Çiçekoğlu, Mesele Dergi, Ocak 2010.

* Usta Yönetmen Yeni Filminin Açılış Sahnesini Kız Kulesi'nde Çekecek, Aslı Selçuk, Cumhuriyet, 23 Aralık 2011.

* Her Şey Altüst Olacak, Jülide Karahan, Skylife, Ağustos 2011.
BİANET

Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos


Yazı: Esra Yalazan / Taraf - 29 Ocak 2012

Ölüm haberini okuduğumda korkunç bir ürpermenin ardından imzası olan görüntüler üşüştü zihnime. Onları puslu çerçevelerin içine yerleştirmeye çalışırken kazanın ayrıntılarını okudum. Beni sarsan sadece yetmiş altı yaşında bir adamın, sevdiğim bir yönetmenin hayatını sonlandıran motosiklet çarpmasıyla caddenin ortasına savrulması değildi. Benzeri bir kazayı altı yaşındayken geçirdim. Sabahın erken saatlerinde okul yolunda sevdiğim bir şarkıyı mırıldanarak yürürken motosikletli bir adam bana çarpmış ve aynı şekilde beyin kanaması tehlikesiyle hastaneye götürülmüştüm. Sanırım büyük travmalar yaratan korkuların, acıların tohumu yaşadığımız sürece benliğimize yerleşiyor ve son âna kadar bize eşlik ediyor. Onu hayalimde öylece tek başına yerde yatarken gördüm ve o ilk şoku atlattıktan sonra biraz gaddar ve bencil bir arzuyla yanına oturup bu garip ‘son’u konuşmak istedim. Ömrünü sinemaya adamış, filmlerin sonunu bilerek hep ‘açık’ bırakmış usta bir yönetmen, eminim kendi sonuna dair ‘filmler’ çekmişti. Böylesini hayal eder miydi bilmiyorum. Edebilse bile hikâyeyi böyle çekmeyeceğine eminim. O sertliği, vahşeti, şiddeti doğrudan göstermekten ziyade hayatın şiirini görüntülerin diline tercüme etmekten hoşlanıyordu çünkü.
O gece ne zamandır izlemeyi isteyip nedense her defasında garip bir dürtüyle ertelediğim son filmiZamanın Tozu’nu buldum ve bir süre öylece pencerenin önünde oturdum. O “insanlar bugün filmleri hatırlamak için değil unutmak için seyrediyorlar” diyordu. Karanlığın içinden elmas yüklü şilepler geçiyordu. Sisli Manzara filminde babalarını aramak için sonu olmayan bir yolculuğa çıkan çocuklar dumanlar arasında kayboluyordu. Küçük kız “korkuyorum” diyordu, oğlan “korkma, sana bir hikaye anlatacağım” diye teselli ediyordu kardeşini: “Başlangıçta kaos vardı, sonra ışık karanlığı deldi.” O filmin sonunda sis yavaşça dağılır, çocuklar ufukta bir ağacın gövdesine sarılırlar. Ben o son kareyi değil de nedense karların üzerinde can çekişen yaralı ata ağlayan çocuğu görüyordum sürekli. Güçlü imgelerin de travmalar gibi hafızamızda, kalplerimizde derin yarıklar açtığını biraz şaşırarak hatırladım.


“Bu ölüm anlamlı olsun”

Filmi ertesi gece kristal kar tozlarının çatılardan, sis üfleyen kara bacalardan, telaşla koşturan ‘kimsesiz paltolardan’, kedilerin ıslak yüzlerinden, sıska, kuru ağaçlardan, düşlerimdeki ceylanların gövdelerinden savrulduğu bir vakit seyretmeye başladım. Açılış sahnesi, “Hiçbir şey son ermedi, ermez de. Geçmişe doğru süzülüp giden bir hikâyenin başladığı yere döndüm. Zamanın tozunda berraklığını yitiren ve sonra ansızın öyle bir anda tıpkı bir rüya gibi geri gelen hikâye” cümleleriyle başlıyordu. İçimde bir şeyler daha kırılıp döküldü. Onun hikâyesi bitti sanıyorduk, hâlbuki daha yeni başlıyordu. İzlediğim film üçlemenin ikincisiydi. Üçüncüsünü Öteki Deniz’i (The Other Sea) tamamlayamadı ama hikâyeleriyle, görüntüleriyle her defasında ‘son’ sandığımız yerde bizi yeni bir başlangıcın beklediğini gösterdi.
Film, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında geçiyor. Yunanistan’daki solcular Doğu Bloku ülkelerine göç ediyor. Yönetmen üç karakter aracılığıyla bu yüzyılın kırılma anlarını anlatıyor aslında bize. Berlin duvarının yıkılması gibi simgesel olaylarla birlikte, aynı kadını hayatlarının sonuna kadar seven iki adamın hikâyesini de izliyoruz. Yunanlı bir kadın, Yunan ama sürgünde doğmuş Amerika’da yaşayan bir adam ve bir Alman Yahudi’si şair. Angelopoulos, Türkiye’ye geldiğinde yönetmen Yüksel Aksu’yla yaptığı söyleşide, şair Jakop’un intiharını anlatmış: “Sevdiği kadın onu terk ediyor aynı zamanda. Ve ona hiçbir şey kalmıyor artık. Ne düşler, ne sevdiği kadın, ne de başka bir şey... Bir şiir vardır. O şiirde, ‘“Tanrım, bize ölümü ver ama bu ölüm anlamlı olsun, bir ritmi olsun, bu ölümde anlamlı bir şeyler olsun yani boşuna yaşamış olmayalım’ şeklinde bir ifade var. Yani solcu bir Yunan’ın intiharını anlatıyor Jakop’un ölümü.”


Senaryo bir araç...

Bize anlatma şansı olsaydı böyle ölmenin de anlamlı olduğunu söyler miydi bilmiyorum ama yaşadığı sürece umudu her şeye rağmen yitirmemek gerektiğini, muhteşem görüntülerle, ona nedenleri, her daim sorulan ‘uzun planlarla’ anlattı. Zamanın Tozu diğerlerinden farklı olarak daha konuşkan ve biraz daha ‘akışkan’ bir film. Bir Avrupa ve dünya hikâyesi çünkü. Kahramanları İngilizce, Almanca ve geriye dönüşlerde Rusça konuşuyor. Bu filmde uzun sekanslar olmadığı için hayal kırıklığına uğrayan izleyicilere tahmin ettiğim gibi bir cevap vermiş: “Her filmin kendine has özellikleri var. Her film kendi biçimini dayatıyor. Kimi filmler plansekanslarla ilerler, kimileri daha kısa olur. Yani insan ben böyle yapacağım diye karar verdiği için öyle olmuyor. Öyle olması gerektiği için sonunda öyle oluyor. Ben senaryoları yazıyorum ama senaryo bir araç, ben ona birebir uymuyorum hiçbir zaman.” Bitirmeyi başardığı son film, sadece ona has dilinin ötesinde film yapmak isteyen yeni kuşaklara ders niteliğinde izlenmeli bence. Yetmiş yaşını aşkın bir yönetmenin ilkelerinden, duruşundan, sinemaya bakışından ödün vermeden değişen dünyaya nasıl uyum sağladığını da gösteriyor.
Böyle hissettiğim için Dan Fainaru’nun derlediği röportajlardan oluşan kitabı okudum ve sevdiğim bir yönetmen hakkında yanılmadığımı anlayınca, sabah uyandığında dünyanın karla temizlendiğini görüp sevinen çocuklar gibi hissettim. ‘Yaşadığımız çürüyen dünyaya belki de son direniş formu olan sinema’ hakkındaki düşüncelerini, içimizde aradığımız soruların cevaplarını, kendi deyişiyle “Bergman’ınki gibi işkence çekmeyen karakterlerini, çocukluğunu, çalışma yönetmelerini, oyuncularla ilişkilerini, kuytuda kalmış duygularını, keskin düşüncelerini” onu daha bugünden özleyerek okudum. Bu dünyaya onlardan çok gelemeyeceğini kavrayacak kadar yaşadım çünkü.


“Zaman kumsalda çakıllarla oynayan bir çocuk”

Gabriel Schulz 1998’de Sonsuzluk ve Bir Gün üzerine yaptığı söyleşide, ona zaman algısını sormuş. Cevabıyla karnımın altındaki kuşların kanat çırptığını duydum: “Zaman kumsalda çakıllarla oynayan bir çocuktur. Filmimin karakterleri zaman ve mekân içinde, sanki zaman ve mekân yokmuşçasına yolculuk ederler. En önemli soru şudur: ‘Yarın ne kadar sürecek?’ Ve cevap: ‘Sonsuzluk ve Bir Gün.’ Talihliysek, bugün yanımızda taşıdığımız geleceğin görüntüsüne ulaşırız.” O çektiği her filmle geleceğin hayallerini, ütopyalarını, geçmişin düşünceleriyle, hatırlarıyla taşıdı seyircisine.
Sanırım Angelopoulos’u sevenler pek çok özelliğinin yanı sıra bahsettiği ‘zamansız ve mekânsız’ ruhuyla hatırlayacak. O filmlerinde de insanların, ülkelerin, düşüncelerin ‘sınırsızlığını’ anlattı. Hikâyelerini kendi deyişiyle uzun cümleler yazan yazarlar gibi ifade etmeyi tercih etti. Anadilimizin ‘tek gerçek kimlik kartımız’ olduğuna inandığı için ülkesini şiddetle eleştirmesine rağmen, kültüründen, yaşadığı coğrafyadan, dilinden hiç kopmadı. Hikâyeleri, anadili, topladığı imgelerden yaptığı resimler onun hakiki yuvası oldu.
Bu kitapta onu doğru hissedebildiğimi gösteren itiraflar, beni en az filmleri kadar çarptı. O manzaraların, puslu resimlerin Yunanistan’da olmadığını söyleyenlere, “Aslında onlar yoktur. Ben Yunanistan’ı karış karış dolaştım. Bu yolculukta hoşuma giden yerler keşfettim; bir ev, bir sokak, bir tepe, bir köy. Bunları bir kolaj biçiminde topluyorum. Bir bakıma bir ressam gibi görüntü yaratıyorum. Böylece hayalimi tuvale yansıtıyorum” diye cevap veriyor ve sonuna şu basit cümleleri söylüyor: “Ben gerçeği anlattığım iddiasında değilim, kendi hayalimi gerçeğe yansıtıyorum. Sürekli olarak kendime sorduğum bir soru var: Kişisel deneyimlerimi şiire nasıl dönüştürebilirim?”


“İnsan hep aynı filmi yapar”

Theo Angelopoulos, bir gün tutuklanıp ortadan kaybolan, aylarca eve dönmeyen babasının gidişiyle ilk büyük hayal kırıklığını yaşamış ve o sırada ilk şiirlerini yazmış. O zamandan beri şiirin hayatındaki gücüne içtenlikle inandığını söylüyor. Kendi anı depomuza girip gerçek hayatta başımıza gelen bazı olayları yeniden yaşadığımızı düşünüyor. “Eserlerim çocukluğumun ve yeniyetmeliğimin o özel anıları, o zamanın duygu ve halleriyle doludur. Bence yaptığımız her şeyin tek kaynağı küçüklüğümüzde yatar” diyor ve benim de sanatta inandığım o prensibi net bir dille itiraf ediyor: “Bence insan hep tekrar tekrar aynı filmi yapar.”
Angelopoulos’un hemen her filminde bir yoluculuk vardır ve dediği gibi merkezine koyduğu ‘hayali bir baba figürünün arama’ hikâyesiyle genişler. O çocuk tam olarak o olamasa da biz hep ondan bir parça görüyoruz. İşte şiirin hayatı kutsal kılan bu formu beni hakikaten çok etkiliyor. Filmleri duygusal ve entelektüel birikiminin toplamı olsa da, o her defasında, göçmenleri, mültecileri, sevdiklerine kavuşamayanları, yoksulları, diktatörlerin ezdiği halkları, dünyanın iyiliğini, kötülüğünü, çaresizliğini, umudunu, hayatla ölüm arasındaki sınırları anlatsa da onu sinema yapmaya iten, son âna kadar içinden söküp atamadığı melankolisiydi.

Bu özelliği onu karamsar değil yaratıcı bir insan yapmış sadece. Bir hayalperest olduğu halde ütopyalarının dünyayı değiştirip daha ileri götüreceğine inancını hiç kaybetmemiş. Hayatının sonuna doğru siyasetle, genellemelerle uğraşmayı bırakıp bireyin mücadelesini önemsediğini söylüyor.
Bunları yazarken, onu tıpkı son filminin, son karesindeki yaşlı adam gibi karlar içinde ‘sonsuzluğa’ koşarken görüyorum. Penceremin önündeki kuşların minik başlarına yastık tüyleri misali yumuşakça düşen karlara baka kalıyorum. O, zaman tozlarının berraklığını yitirip ansızın geri gelmesi gibi beliriveriyor önümde. Her çekiminin son filmi olabileceğini anlatıyor. Sonra kahvede konuşan iki ihtiyardan bahsediyor. “Önümüzden geçip giden güzel kadınları seyrediyoruz. Bir kadın uzaklarda kayboluyor. Biri diğerine ‘böyle daha ne kadar devam edeceğiz’ diye soruyor. Yanındaki ‘sonuna kadar’ diyor.” Filmlerinde anlattığı annesini, babasını, dostlarını, ölülerini çok özleyen ve nihayet onlara kavuşan küçük Theo’nun yüzüne bakıyorum. “İşte, sinema benim için böyledir” dedikten sonra filmindeki kimsesiz küçük çocuklar gibi bir ağaca sarılarak sisler arasında usulca kayboluyor.
***

(Theo Angelopoulos, Derleyen: Dan Faınaru, Agora Kitaplığı, Çev. Mehmet Harmancı)

aesrayalazan@gmail.com