roman cümlesi

"İnsan hayatı, okunması gerekli kitapların yanında çok, ama çok kısadır. İyi bir okuyucunun okuyabileceği kitap sayısı iki, üç bini geçmez. Bu nedenle asla rastgele okumamalıyız. Ben kitap değil, yazar okuyun derim." (Mehmet Eroğlu)

6 Temmuz 2012 Cuma

Gün Zileli: "Foti Benlisoy'un Kitabı - Güncel Devrim Sorunlarını Tartışmak"


Foti Benlisoy’un, daha ismiyle bile dikkat çeken kitabında, 1. Bölümde, Avrupa’daki devrimci ayaklanma ve direnişler, Fransa, Yunanistan, İspanya ve Amerika’daki “Wall Street’i işgal et” hareketi bağlamında ele alınıp inceleniyor; 2. Bölümde, Tunus, Mısır, ardından Libya ve Suriye vb. bağlamında Arap dünyasındaki devrim ve ayaklanmalar ele alınıyor; 3. Bölümde ise, Türkiye sol hareketi ile Kürt hareketi tartışılıyor ve AKP iktidarına karşı mücadele bağlamında Türkiye’de devrimin sorunları irdeleniyor.
Benlisoy’un kitabının ana ekseni, kitabın adından da anlaşılacağı gibi, 21. Yüzyılın ilk on yılının ardından, 2011 yılında aniden patlak veren Arap devrimleridir ama bu sadece Arap dünyasına ilişkin bir olay olarak değil, doğru bir şekilde, dünya çapında devrimin yükselişi olarak tahlil ediliyor.
Kitabın, dört temel noktada ele alacağım daha ayrıntılı bir incelemesine geçmeden önce, Benlisoy’un ve kitabının devrime ve yükselen dünya devriminin sorunlarına bakışı konusunda genel bir yargımı baştan belirtmeyi gerekli görüyorum: Devrimci Marksist kategorisinde görülebilecek Benlisoy’un devrime ilişkin genel bakışı, kesinlikle liberalizmle arasına net çizgiler çeken devrimci bir yönelişi ifade etmektedir. Bu yüzden, genelde kendisiyle benzer bir bakış açısına sahip olmaktan sevinç duyduğumu belirtmeliyim. Öte yandan, pek doğaldır ki, daha alt başlıklarda bazı farklılıklarım mevcuttur. İlk alt başlıkta, Benlisoy’la kesinlikle uyuştuğum ve kendisine tamamen katıldığım, Arap devrimlerinin – elbette gerçekten devrim olanlarının – özünde neo-liberalizmi hedef aldığı yönündeki çok önemli saptamalarına yer vereceğim. Bundan sonraki üç alt başlıkta ise, kendisiyle belli noktalarda ayrıldığım, “devrim ve emperyalist müdahale”; “bugünkü devrimin izleyeceği yol” ve “AKP iktidarının niteliği” konularına gireceğim.

Ayaklanmaların Temelinde
Neo-Liberalizme Tepki Var

Foti Benlisoy, “Tarihin Sonundan, Devrimin Güncelliğine” başlığını taşıyan, 45 sayfalık uzun giriş makalesinde, özel olarak devrimlerin, iddia edildiği gibi, “liberal, parlamentarist demokrasi” özleminin ifadesi mi olduğu, yoksa özünde kapitalizmi ve kapitalizmin otuz yılı aşkın bir zamandır gündemde olan neo-liberal programına bir tepkiyi mi ifade ettiği konusunu döne döne işlemiş. İyi de etmiş. Çünkü bu konuda, özellikle anaakım medyanın önayak olduğu ve liberallerimizin de körüklediği çok büyük bir çarpıtma söz konusu. İşte Foti Benlisoy’un tamamen katıldığım ve önemle altını çizdiğim satırları:
“Bu çerçevede, ayaklanmaları ve muazzam kitle hareketlerini Asyatik despotizme karşı Batı değerlerinin bir tasdiki olarak görme ve gösterme çabası sol mahfillerde dahi etkili olabiliyor… Arap ayaklanmaları hemen bütün insanlığın kafasına liberalizmin yeni bir zaferi olarak kakılmak isteniyor… Oysa Tunus’ta, Mısır’da kitlelerin demokratik haklarla beraber sosyal adalet taleplerini kendiliğinden bir biçimde harmanlamaları bir tesadüf değil, otoriterizme itirazın toplumsal kaynakların yağma edilmesine dayalı mevcut iktisadi-sosyal modele itirazı da ister istemez gündeme getirmesinin sonucuydu.” (s. xiv)
Ve Benlisoy, ayaklanmaların sınıfsal kökenine dikkat çekerek yukardaki fikrini pekiştiriyor:
“Her şeyden önce bütün bu mücadelelerde, emek piyasalarını esnekleştiren, işsizliği yapısallaştıran ve eğitimi ticarileştiren neo-liberal siyasetlerin geleceksizlik ve güvencesizlik cenderesine sıkıştırdığı gençlik kesimlerinin, kapitalist krizin yarattığı küresel ‘kayıp kuşağın’ ön planda olduğu görülüyor.” (s. xxxii)
Ve demokrasi mücadelesini neo-liberalizme karşı mücadeleden kopartan gerek burjuva liberal, gerekse muhafazakâr-sol anlayışlara karşı çıkan şu kısa ama çok önemli satırlar:
“Bu durum, demokrasi meselesinin önümüzdeki süreçte kapitalist küreselleşmeye karşı direnişlerin önemli bir unsuru olacağı ya da tersinden söylersek demokrasi mücadelesinin neo-liberalizme karşı direnişten ayrı düşünülemeyeceği anlamına geliyor.” (s. xxxiv)
Bu mükemmel satırlara ilave edebileceğim hiçbir şey yok.

Ayaklanmalara Emperyalist Müdahale
Konusunda Alınacak Tutum

2011 yılı başında önce Tunus’ta başlayıp,  Mısır devrimiyle devam eden ve neredeyse bütün Arap ülkelerine yayılma istidadı gösteren Arap Devrimi, Libya ve Suriye’deki emperyalist müdahaleyle ve ayaklanmaların emperyalistler tarafından militarize edilmesiyle, hiç eğip bükmeden söyleyeyim ki, adeta duvara tosladı. Artık bu andan sonra Libya ve Suriye’de bir devrimden değil, emperyalizm yanlısı bir karşı-devrimden rahatlıkla söz edilebilirdi. Fakat Benlisoy, bunu net bir şekilde ortaya koymak yerine, eleştiri oklarını bu ayaklanmalara karşı başından kuşkucu, hatta karşıt bir tutum alan ulusalcıları ya da bazı solcuları yöneltmeye devam etmiş. Burada  bu noktayla ilgili bazı alıntılar yapmak istiyorum Benlisoy’dan:
“Ancak emperyalist müdahalecilik ve saldırganlığa karşı dururken Kaddafi rejiminin yanına düşmemek de elzem. Ne yazık ki Hugo Chavez, Daniel Ortega ve Fidel Castro yaptıkları kimi açıklamalarla tam da bu hataya düştüler. Emperyalizmin bölgedeki muhtemel tasarımlarına karşı itirazda bulunurken Kaddafi rejiminin canice niteliğini adeta unuttular.’ (s. 134)
“Evet, hem Kaddafi’ye hem de emperyalizme karşı tutum almak ve Libya halkının kendi kaderini tayin mücadelesine destek olmak mümkün. Kaddafi’yle emperyalizme direnmek mümkün olmadığı gibi, emperyalist saldırganlıkla insani felaketleri önlemek ya da diktatörlere karşı mücadele etmek de akıl kârı değil.” (s. 135)
“Oysa devrimci sosyalistler kitle mücadelelerine sırtlarını dönemezler. Siyasal haklar için polis ve asker kurşunlarına karşı göğüslerini siper eden erkek ve kadınların eylemlerini, biz bunlar emperyalizmin işine geleceğini düşündüğümüz için hor göremeyiz.” (s. 154)
“Sosyalistler, ayaklanmaları bizim ya da ötekilerin diye ayırt etmezler, kitle hareketlerinin sonuçlarını devletlerarası sistem zaviyesinden ölçmezler. Kurtuluşu fillerin tepişmesinde aramazlar. Bütün olumsuz koşullarda bu mücadeleler içerisinden süzülebilecek en ufak ihtimalin üzerine titrer,  onu büyütmeye var güçleriyle çalışırlar.” (s. 154)
“Uluslararası düzeyde devrimci hareketin ve toplumsal mücadelelerin Libya örneğinden çıkarması gereken ders son derece açık görünüyor: Emperyalist müdahaleye karşı çıkarken Esad rejiminin bir an evvel yıkılabilmesi için Suriye’deki halk hareketini ama’sız, fakat’sız desteklemek, bunu yaparken de kendi ittifaklarını kurabilme becerisini göstermek. Elbette Baas diktatörlüğünün anti-emperyalist bir karakteri olmadığı, olamayacağı hususunda anlaşıyorsak.” (s. 219)

Baas diktatörlüğünün anti-emperyalist bir karakteri olmadığında elbette anlaşıyoruz ama Suriye’de “halk hareketi” denen şeyin de hiçbir devrimci karakteri olmadığında ve doğrudan emperyalist güçlerce örgütlendiği noktasında da anlaşıyor muyuz acaba?
Öncelikle belirtmeliyim ki, uluslararası mevzulara ve halk ayaklanmalarına kesinlikle ulusalcılardan ve bir kısım solcudan farklı bakıyorum. Yani onların her taşın altında emperyalizmin parmağını arayan ve dolayısıyla halihazır devletlere ve onların işkenceci polis aygıtlarına sırt dayayan tutumlarını hiçbir şekilde onaylamam ve eleştiririm. Öte yandan, tarihteki, kendi blokları içinde yer alan her türlü muhalefet ve ayaklanmayı “emperyalist oyunu”, “CIA kumpası” olarak görüp tukaka ilan eden Stalinci GPU mantığını da reddederim. Diyelim ki, Sovyet blokundaki bir ayaklanmaya batılı emperyalistler hoş gözlerle bakıyor olsunlar, bu, o ayaklanma ya da isyanın haklılığını ortadan kaldırmaz. Bu yüzdendir ki, Macar Devrimini emperyalist batının oyunu ve karşıdevrim olarak ilan eden Stalinistlerin bu tür argümanlarının hiçbir değeri yoktur gözümde. Bu tür ayaklanmaları, batılılar uzaktan – evet uzaktan, çünkü Sovyet tankları Macaristan’ı ezip geçerken sadece seyirci kalmışlardır – destekliyor olsa bile bakışım değişmez. Dünya büyük güçlerin oyun sahasından ibaret değildir, bazen halklar da çıkar sahneye ve bütün hesapları ve paradigmaları paramparça ederler. Bu anlamda Foti Benlisoy’a katılıyorum.
Evet ama bir de şu anda içinde yaşadığımız gerçek var. Tabii ki, Libya ve Suriye’deki ayaklanmalar da başlangıçta bu baskıcı diktatörlüklere tepki olarak ortaya çıkmıştı. Ama kısa, çok çok kısa bir zamanda emperyalistler duruma el koydu ve bu ayaklanmaları kendi komplolarının ve hakimiyet savaşlarının basit bir aracı haline getirdiler. Artık bu noktadan sonra da, yukarda söylendiği gibi, bu hareketleri “ama’sız ve fakat’sız” desteklemeye devam etmek, çok büyük bir laf etmek istemem ama açıkça ve göz göre göre emperyalistlerle işbirliği anlamına gelir.
Nasıl destekleyeceğiz? Örneğin Türkiye sınırından isyancılara ulaştırılmak üzere silahların sevk edilmesine destek verebilir miyiz? Elbette Foti’nin cevabı “veremeyiz” olacaktır? İsyan hareketi içinde emperyalistlerden silah almayı kabul etmeyen bir kesim var mı, onları destekleyelim. Yok böyle bir kesim. Şunu kabul edelim ki, “isyan hareketi” emperyalist kuklasıdır. Emperyalist kuklalarını desteklemek de devrimcilere düşmez doğrusu.
Elbette bu, Esat’ın diktatör olduğunu bilmeye, söylemeye ve devrilmesini arzu etmeye engel değil. Ama arzu etmek başka şey, fiilen yürütülen bir mücadelede “isyan adına” emperyalist işbirlikçileriyle işbirliğine gitmek başka şey.
Kendimizi eleştirmekte açık ve keskin olmalıyız. Mazeretler bulmayalım ve kabul edelim ki, Bakunin’in 1848 Devriminde kapıldığına benzer bir devrim sarhoşluğuna kapıldık ve sabah ayıldığımızda durumun hiç de parlak olmadığını tespit etmekte zorlandık, zorlanıyoruz. Her şey birbirine denk düştü, bu yüzden devrim sarhoşluğuna kapılmamız biraz da normaldi. Avrupa’nın Akdeniz hattında büyük bir sarsıntı yaşanıyor ve devrimci kitle hareketi hem Avrupa’nın içlerine, hem de Kuzey Afrika’ya yayılıyordu. Tunus ve Mısır devrimleri müthiş cesaret vericiydi. Güney Amerika’da Şilili gençler vb. harikalar yaratıyordu ve Birleşik Devletler’de “Wall Street’i işgal et” hareketi dalga dalga yayılıyordu. Evet ama emperyalistlerin yükselen bu dalgayı kenardan izlemeleri mümkün müydü? Müdahale etmeleri kesindi. Hem de bu müdahale, örneğin 1917 devriminde olduğu gibi, Sovyetler Birliği’ni ablukaya almak gibi falan da değildi. Keşke öyle bir müdahale olsaydı, o zaman ak koyun kara koyun daha net ortaya çıkardı. Hayır, emperyalistler müdahalenin en kahredicisini yaptılar. Halk ayaklanmalarını hiçbir şekilde karşılarına almadılar. Yıkılanın (örneğin Mübarek’in) yıkılışını seyrettiler ve ondan sonraki hamleyi düşündüler. Libya’da o kadar da pasif kalmadılar. Muhtemelen şöyle düşündüler: “Bu ayaklanmalar domino taşı gibi devam edip gidecek; karşı çıkmamak yetmez, pasifçe seyretmek doğru değil, biz  bu ayaklanmalardan azami yararı sağlamaya bakalım. Örneğin, bugüne kadar mecburen işbirliği yaptığımız ve katlandığımız, yıkılmaları zaten kaçınılmaz olan diktatörleri yıkmakta, ortalığı temizlemekte ve hakimiyetimizi pekiştirmekte kullanalım bu ayaklanmaları.”  Ve olan da budur zaten.
Peki ama durum bu kadar açıksa biz neden halk ayaklanmasını destekleme uğruna emperyalist oyunların safında yer alalım ki?
Bu konuda son bir söz: Bence Chavez, Ortega ve Castro’yu diktatörleri eleştirdikleri için eleştirmek saçma. Çünkü kendileri zaten diktatör. Hapishaneleriyle, tek parti diktatörlüğüyle, fikir özgürlüğünün olmamasıyla, Küba’daki rejimin Kaddafi ya da Esad rejimiyle çok da farklı olduğunu sanmıyorum.

Devrim İçin Gerekli Olan:
Bir Politik Hareket mi, Bugünden Toplumsal İnşa mı?

Evet, sanırım dönüp dolaşıp, Marx’la Bakunin arasındaki, önce politik devrim mi, yoksa toplumsal devrim mi tartışmasına geliyoruz. Foti Benlisoy, 21. Yüzyıl devrimci dalgasının en büyük zaaf ya da eksikliğinin “politik bir hareket yaratamamak” olduğu kanısında. Alıntılarla görelim:
“Anarşistler açısından kritik önemde olan, gelecek toplumun bir ‘nüvesi’ sayılması gereken kamp alanları ve bunların ne olursa olsun muhafazasıydı. Bu kesimi oluşturan birey ve gruplara göre, hareketin somut siyasal-toplumsal talepleri olmamalı ve daha ziyade kamp alanının gelecekteki toplumun bir nüvesi (prefigürasyonu) olarak ‘otonom’ yapısı korunmalıydı.” (s. xxxvi)
Foti Benlisoy, bu anarşist eğilime “sosyal yanılsama” adını vererek şöyle eleştiriyor:
“1990’ların ortasındaysa canlanan toplumsal hareketlerle birlikte direnişlerin, toplumsal hareketlerin ya da ‘hareketlerin hareketi’nin kendi kendisine yeterli olacağı ve ‘siyasal’ olanın göz ardı edilebileceği görüşü yaygınlık kazandı. Geçmişin partiyi ya da devrimci iktidarı toplumsal dönüşümün temel dinamiği addeden ‘siyasal yanılsaması’na simetrik bir ‘sosyal yanılsama’ bu dönemde yaygınlık kazandı.
“İktidarı almadan dünyayı değiştirme formülasyonu bu yanılsamanın belki de en radikal ifadesiydi… toplumsal hareketlerin kopuşçu bir siyasal perspektif veya strateji yokluğunda karşı karşıya bulunduğu kesintiye uğrama, soğurulma, sisteme eklemlenme, bürokratikleşme ve lobici bir siyaset etme biçiminin esiri olma gibi riskleri göz ardı ediyor. Bu dönemde Latin Amerika’daki kimi siyasal başarılar (Venezüella ve Bolivya) dışında söz konusu mücadelelerin çoğunlukla yenilgiyle sonuçlandığını unutmamak gerekiyor.” (s. xli)
“Kestirmeden ifade etmek gerekirse, mevcut mücadele ve direnişler belli bir siyasal alternatif, yani bir karşı-hegemonya etrafında ortaklaştırılamazsa geri çekilme, hatta yenilgi mukadderdir.” (s. xlii)
Benlisoy, kitle mücadelelerinin yoğunluğuyla siyasal örgütlerin güçsüzlüğü arasında bir uçurum olduğunu saptıyor:
“…yoğun kitle mücadelelerine rağmen, radikal siyasal örgütlerin ve sendikaların, toplumsal taban örgütlerinin üye sayılarında bir sıçrama yaşanmıyor. Yani toplumsal hareketler vuruyor geri çekiliyor, vuruyor geri çekiliyor. Kalıcı bir etki bırakmıyor, bırakamıyor. Toplumsal hareketlerin gelişkinliği ile bunların siyasal ifadesi arasında bir uçurum var.” (s. 168)
Ve daha net bir sonuç:
“Parti fikrinden, yani geniş kitlelerce tanınır, çoğulcu bir anti-kapitalist, feminist ve ekolojist siyasal özne yaratma çabasından taviz vermemek elzem.” (s. 301)
Foti Benlisoy’un yukardaki saptamalarıyla çelişen, aynı kitaptaki, tamamen katıldığım şu doğru ve yerinde tespitiyle başlamak istiyorum eleştirilerime:
“Eğer Tunus’ta Aralık sonunda başlayan zincirleme ayaklanmaları idare etmeye dönük güçlü siyasal aygıtlar bulunsaydı, muhtemelen şimdiye kadar Ben Ali liderliğiyle uzlaşmaya gitmiş olurlardı. Oysa böyle aygıtların olmaması, kitlelerin öfke ve enerjisini dizginsiz bırakmış, başkaldıran halk sonuna kadar gitme cüretini göstermiştir.” (s. 106)

Son alıntıdan hareketle Foti Benlisoy’un şöyle akıl yürüttüğünü farz edebilir miyiz: Başlangıçta “güçlü siyasal aygıtlar”ın olmaması, kitlelerin öfkesinin dizginsizce ilerlemesi için iyidir ama sonrasında devrimi ilerletmek için “güçlü bir siyasi aygıt”ın olması elzemdir. Elbette absürd bir şey bu ve elbette Foti Benlisoy da böyle bir şey söylemek istemiyordur. Peki bu çelişkili ifadelerin anlamı nedir? Bence bunun anlamı, Benlisoy’un, teorisiyle hayatın getirip önüne koyduğu gerçeklerin çelişmesidir. Bir yandan güçlü siyasi yapıların devrimi nasıl önlediğini ve hızla düzen içi bir uzlaşmaya yöneldiklerini görmezlikten gelmek istemiyor ama bir yandan da Marksist-Leninist teorinin çok temel bir amentüsü olan “öncü siyasi örgüt” teorisini terk etmek istemiyor.
Şimdi şu “siyasi ilüzyon” “sosyal ilüzyon” meselesine geçebiliriz. Öncelikle belirtmeliyim. Sosyal değişimi esas almak ve bu anlamda siyasi değişim yolunu reddetmek, kesinlikle siyasi alana gözünü kapamak anlamına gelmez. Bazı anarşistler hatalı bir şekilde bunu böyle anlıyor olabilirler ama genelde anarşizmin tavrı böyle değildir. Tepemizdeki siyasi heyulayı, Marx’ın deyişiyle devlet denen o kötücül uru nasıl görmezden gelebiliriz ki? Üstelik sosyal kurtuluş mücadelesini esas alanların sosyal kurtuluşun önündeki bu en büyük engeli görmezden gelmeleri ya da buna önem vermemeleri iyice saçma olur. Bu yüzden toplumsal devrimciler, siyasi alanı çok büyük bir titizlikle izlerler, tahlil ederler ve oradaki hareketlenmelere anlam vermeye çalışırlar.
Ama bunu yapmakla siyasi mücadeleye katılmak aynı şeyler değildir. Çünkü net bir şekilde belirteyim ki, bugüne kadarki yüzlerce deneyle ortaya çıktığı gibi, siyasi alanda elde edilen en radikal başarılar bile son tahlilde halihazır kapitalist düzenlere hizmet etmekte, onlara eklemlenmektedir. Devrimcilerin siyasi alandan, örneğin parlamentodan kitlelere seslenmenin cazibesine kapılmalarını doğal karşılamak gerekir. Gerçekten de, örneğin bugün BDP milletvekilleri, AKP’nin içyüzünü halka açıklıyorlar da fena mı oluyor? Hiç de fena olmuyor ama daha derin düşünmek ve getirinin yanında götürünün de hesabını yapmak gerekir. Evet, kitlelere sesleniyorsunuz ama aynı zamanda kaçınılmaz olarak sistemin kurumlarının içine çekilip farkında bile olmadan ehlileşiyorsunuz.
Bunu bir yana bırakalım. Siyasi bir aletle, yani siyasi iktidarla, parti iktidarıyla, yani “yeni” bir devletle devrim falan yapılamayacağını bize son yüz yıldaki mücadelelerin sonuçları öğretmediyse başka hiçbir şey de öğretemeyecek demektir. Ama “bilinçsiz” olduğu sanılan kitleler kendi kolektif bellekleriyle ve bilinçleriyle sonucu çoktan çıkartmışlardır. İşte, Benlisoy’un da saptadığı gibi, sonunda ölüm bile olsa en çetin mücadeleleri göze alan kitlelelerin siyasi örgütlere güç vermemelerinin sebebi budur. Ders almayan devrimciler, boyunlarındaki teori prangasının ağırlığıyla aynı hatalı yolu bir kere bir kere daha denemek isteyebilirler ama kitleler bunu asla yapmayacaktır. Çünkü onların teorisi yok, sezgileri var. Sezgileriyle bu yolun çıkmaz olduğunu biliyorlar ve örgütlere asla güç vermek istemiyorlar.
Bunları söylerken popülizm yaptığım sanılmasın. Kitleler yanılmaz diye bir fikrim var. Yanılırlar, hem de fena halde yanılırlar, defalarca yanılırlar, bugün de yanılmaya devam etmektedirler ama bir şeyi idrak ettiklerinde de diretmemeleri onların güzel yanıdır. Kör gözüm parmağına aynı yanlış yolda inat eden devrimcilerle kitlelerin temel farkıdır bu.
Foti Benlisoy, yukarda verdiğim bir alıntıda Venezüella ve Bolivya’daki siyasi başarılardan söz etmiş laf arasında. Oysa böyle bir başarı söz konusu değil. Eğer Chavez’in iktidara oturmasını ve kendi diktatörlüğünü ilan etmesini siyasi başarı olarak görüyorsa bunun Benlisoy’un genel devrimci bakışına hiç ama hiç uymadığını belirtmek zorundayım.
Benlisoy, ileri atılan kitlelerin, sonrasında geri çekilmesinden ve siyasi bir alternatif yaratamamasından şikayet ediyor. Evet ama bir de şöyle bakmak gerekmez mi: Aslında ele geçirilecek bir şey yok. Yani kitleler kendi sezgilerine dayanarak siyasi iktidarla bir şey elde edemeyeceklerini anlamışlarsa; bir siyasi alternatif yaratmak, yani aslında gelecekte kendilerini belki bugünkünden bile daha kötü bir şekilde ezecek bir aygıtı, bir mekanizmayı yaratmak yerine geri çekilmişlerse bunda şaşılacak bir şey yok. Onlar hınç duydukları siyasi yapıya saldırıyorlar, eğer onu devirebiliyorlarsa deviriyorlar; bunu yaptıktan sonra da aslında yine geri çekiliyorlar veya yıkamazlarsa da geri çekiliyorlar. Çünkü siyasi yapıdan aslında bir beklentileri yok. Tek beklentileri, kendilerini ezen baskı mekanizmasını geriletmek, yıpratmak ve eğer olanaklar el verirse parçalamak. Ama bu kadar. Bunun ötesinde yeni bir siyasi yapı oluşturmak diye bir yönelişleri yok. İyi ki de yok.
O zaman bu geri çekilişten sonrasını, bunun anlamını, zaaflarını ve olanaklarını tahlil edelim. Evet, siyasi alanda bir şey yapamayacaklarını bildiklerinden geri çekiliyorlar. Bu doğal. Ama zaaf  bundan sonrasında başlıyor. Yeni bir saldırıya, yeni yükselen dalgaya kadar bir durgunluk, bir bekleme  süreci başlıyor. Oysa kavranması gereken çok önemli bir nokta var: O geri çekildiğin yerde beklemek ve dinlenmek zorunda değilsin. Bu bir cephe savaşı, bir mevzi savaş değil, bu toplumun her alanında, en küçük hücresinde bile verilmesi gereken bir savaş. Dolayısıyla iktidar mevzilerine saldırmak üzere yeni bir dalganın yükselmesini beklemek yerine, çekildiğimiz o geri hatlarda yeni bir toplumun ilişkilerini, hiç kimseden, hiçbir iktidardan, hiçbir yasadan izin almadan bugünden inşa etmeye girişmek en doğrusudur. Yeni bir toplum, bir iktidar değişiminin ardından değil, bugünden inşa edilebilir ve edilmelidir.
Elbette iktidar mevzilerine yüklenen devrimci bir kitlesel seferberliğin ruhları canlandırıcı etkisini kabul ediyorum. Devrimci yükselişler toplumsal değişimlerin kanıdır, canıdır. Ama devrimi illâ devrimci yükselişlere bağlamak da sonuçta bir o kadar atalete sevk edici bir şeydir. Oysa devrim, yeni toplumsal ilişkiler gerçek hayatta karşılık bulan gündelik ilişkilere yansıdığı, insanların günlük hayatlarını da kapsadığı zaman anlam kazanır.
Bu yüzdendir ki, anarşistlerin siyasi veya toplumsal talepler ileri sürmek – ve bir anlamda sisteme ucundan, köşesinden bulaşmak – yerine  gelecekteki toplumun nüvesini bugünden oluşturmak çabasını esas almaları doğrudur, hem de hayati ölçüde doğrudur. Bu çaba eleştiriyi değil, büyük bir dikkatle incelenmeyi gerektiriyor.
Öyle değil mi ya! O kadar uğraşıp gelecekte bütün mücadelemizi ya sistemin içine hapsedecek veya satacak ya da bizatihi kendisi üzerimizde bir baskı gücü oluşturacak bir mekanizmayı yaratmak, ona güç vermektense, özlediğimiz sömürüsüz ve özgür bir toplumun ilişkilerini rüşeym halinde de olsa bugünden yaratmaya çalışmak daha akıl kârı değil midir? Siyasi iktidar değişimini belirleyici gören arkadaşlar, sanırım Benlisoy da, evet ama diyeceklerdir, iktidar değişmediği sürece bu yeni toplumsal ilişkilere izin vermez ki, onları ezer. Ne var ki, unutulan nokta şu: İktidar mevzilerine saldırmak için nasıl iktidardan izin istemiyorsak, yeni toplumun ilişkilerini kurmak için de izin istemeyeceğiz. Yeni toplumsal devrim, yasal değil, meşru bir harekettir.

AKP İktidarı: Yeni Bir Tek Parti Rejiminin Adı

Foti Benlisoy’un AKP iktidarına karşı mücadelenin laiklik ekseninde değil, kapitalizme ve neo-liberalizme karşı mücadele ekseninde verilmesi gerektiği yönündeki görüşlerine katılıyorum. Ancak bir sorun var. O da aşağıdaki satırları:
“Tartışmamız fezada cereyan etmediğine göre, uzak yakın kimi uluslararası örneklere başvurmakta da yarar var. Siyasal mücadeleyi iktidardaki şu ya da bu partinin devrilmesine, ona karşı mücadeleye odaklamanın sosyalist hareketi ne gibi açmazlara sürüklediğine dair misaller bunlar. Örneğin ABD’de, küreselleşmeye karşı muhalefet içerisinde toparlanmaya başlayan solun Bush’u iktidardan uzaklaştırmaya kilitlenmesi (“anybody but Bush”), onun Demokrat Parti’nin bir eklentisine dönüşmesine yol açmıştı. İtalya’da Berlusconi’yi ne pahasına olursa olsun iktidardan uzaklaştırma çabası, İtalyan radikal solunun siyasal haritadan neredeyse silinmesine yol açan bir sürecin önünü açmıştı. Kıssadan hisse: Neo-liberalizme ve onunla birlikte gündeme gelen otoriterizme karşı mücadele, şu ya da bu iktidara ‘muhalefete’ indirgenirse sosyalist hareket esbab-ı mucibesini yitirmiş olur.” (s. 288)
Benlisoyun’un kıssadan çıkardığı hissenin yanlış olduğu kanısındayım. Daha doğrusu verdiği “kıssa” bizim durumumuza uymamaktadır. Bush olsun, Berlusconi olsun, normal burjuva parlamenter düzenlerin içinde yer alan muhafazakâr partilerin liderleriydi. Yani partileri parlamenter rejimin kendisiyle özdeş değildi ve bütün burjuva parlamenter rejimlerde olduğu gibi, partileri fazlasıyla yıprandığında seçim yoluyla gitmek zorundalardı.
Oysa Türkiye’deki AKP iktidarı, yaklaşık sekiz yıllık (2002-2010) bir geçiş sürecinin ardından, 2010 referandumuyla doğrudan bir rejime dönüşmüş bulunmaktadır. Bu, tek parti diktatörlüğünün bütün araçlarına sahip parlamentolu (Mısır’daki Mübarek rejimi gibi) bir rejimdir. Dolayısıyla AKP’nin ya da Tayyip Erdoğan’ın, Bush ve Berlusconi gibi, seçim yoluyla iktidardan uzaklaştırılması mümkün değildir. Kısacası, örneğin Suriye’deki tek partili Baas rejimi gibi bir rejimdir bu. Baas’ı kaldırıp yerine AKP’yi koyun, her şey yerli yerine oturur.
Türkiye’den örnek verecek olursak, tek partili Kemalist rejimden (1923-1950) sonra, 2010 yılında yeniden bir tek parti rejimi kurulmuştur. Bu tek parti rejimi, ne DP iktidarına, ne AP iktidarına, ne ANAP iktidarına benzemektedir. Bu partiler, zaman zaman askeri darbe ve müdahalelerle kesintiye uğrayan çok partili parlamenter bir rejimde hükümet oldular. Zor da olsa seçimle değiştirilmeleri olanağı vardı. 1973 yılındaki “Karaoğlan”lı CHP iktidarı bunun göstergesidir. Ya da batan bir merkez-sağ partinin yerine bir başka merkez-sağ partinin alması (AP’nin yerine ANAP, ANAP’ın yerine DYP gibi). Bu, Türkiye’nin koşullarına özgü bir parlamenter rejimdi. Rejim, partiler arası görev değişimini seçim yoluyla gerçekleştiremediği zaman ordu devreye giriyor, birkaç yıllığına iktidara el koyuyor, parlamenter alanı düzenliyor ve görevi yeniden parlamentoya bırakıyordu. Bu anlamda ordunun bile Türkiye’nin kendine özgü parlamenter rejiminin bir bileşeni, bir katalizörü olduğu düşünülebilirdi.
2002’den 2010’da kadar AKP iktidarı altında yaşanan geçiş devresinden sonra kurulan AKP rejiminde ise burjuva parlamenter rejimlerinin olmazsa olmaz kuralı, seçimle devir teslim olanağı ortadan kaldırılmış bulunuyor. Türkiye’nin bir özgünlüğü olarak, artık ordunun parlamenter alana müdahale ederek rejimi yeniden düzenleme şansı da yok ve parlamentodaki muhalefet sadece bir süsten ibaret; kısacası iktidarın ne seçim ne de ordu müdahalesiyle değiştirilmesi şansı var. Buna bir de AKP rejiminin mutlak polis rejimini, yargının tamamen rejimin aleti haline getirilmesini de eklerseniz taşlar yerine oturmaktadır. Karşımızdaki, Türkiye’de kapitalizmi ve neo-liberalizmi dizginsiz bir şekilde uygulayan tek partili bir rejimdir. Anlaşılması gereken şudur ki, AKP, batıdaki, seçimle değiştirilmesi mümkün olan muhafazakâr parti iktidarlarından tamamen farklı bir tek parti rejiminin adıdır. Dolayısıyla bugün, örneğin DP iktidarının son zamanlarındansa (bu benzetmeyi birkaç yazımda ben de yapmıştım hatalı bir şekilde) NAZİ iktidarının ilk zamanlarına daha çok benzeyen AKP rejimine karşı mücadele, kapitalizme karşı mücadeleyle tam anlamıyla üst üste oturmaktadır. Esas bunu kavramamak, Türkiye devrimci hareketini sahte parlamento içi muhalefetlerin bir eklentisi haline getirir.
Türkiye’de bugün AKP rejimine karşı verilen demokrasi mücadelesiyle kapitalizme karşı mücadele birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Demokrasi mücadelesinden ayrılan bir AKP karşıtlığı, kaçınılmaz olarak, otoriter AKP rejiminin yedeğine düşer. AKP iktidarını herhangi bir parlamenter parti iktidarı gibi gören ve dolayısıyla ona karşı mücadeleyi görece tali plana alan bir kapitalizm karşıtlığı, ses getirecek somut bir hedeften kendisini yoksun bırakmış olur, boşlukta kalır, hatta giderek ve farkında olmadan AKP rejiminin bir bileşenine bile dönüşebilir. Biliyorsunuz, DSİP de kendisinin anti-kapitalist olduğunu söyleyip durmaktadır.

Gün Zileli
6 Temmuz 2012


Read more: http://www.gunzileli.com/2012/07/06/foti-benlisoy%e2%80%99un-kitabi-guncel-devrim-sorunlarini-tartismak/#ixzz1zpgATDdW

5 Temmuz 2012 Perşembe

Mesele'nin Temmuz 2012 Tarihli 67. Sayısı Çıktı


Mesele Kitap Dergisi'nin "Kürtaj Yasağı" dosya konulu 67. sayısı (Temmuz 2012) kitapçılara dağıtıldı. Mesele'nin bu sayısında ana söyleşi olarak, feminist Handan Koç'la yapılan bir röportaj yer alıyor. Röportajın başlığı, "Kürtaj Yasağı Bir Meydan Okuma, Ama Bizim İçin Geri Dönüş Yok!" Handan Koç röportajında, kürtaj yasağı getirilme çabasında kritik olanın, iktisadi temelde bir ucuz işgücü deposu yaratılması ve kadınların eve çekilmesi arzusundan ziyade (bu da söz konusu olmakla birlikte), erkek egemen sistemin cinsiyetçi bir saldırısının esas alındığı görüşünde. Yine bu dosya kapsamında, romancı Semra Topal'ın Başbakan'ın Türkiye fantezisi/düşüne dair "Dünya Sahnesinde Çok Çocuklu  Türk Milleti" başlıklı eleştiri/taşlaması ve Dr. Muhtar Çokar'ın "Türkiye'de İsteyerek Düşük Konusunda Değerler ve Olgusal Gerçeklik" başlıklı kısa makalesi okunabilir.

Dergideki önemli bir yazı, eleştiri yazılarıyla dikkat çeken
Hazal Halavut'un, romancı Ahmet Ümit'in kendini 'kamusal düzlemde'
takdim ederken sergilediği kodları deşifre eden yazısı "Sultanı Öldürmek -
Ahmet Ümit'i Anlamak". Yazarın Bülent Ecevit Üniversitesi'nde yapılan
"Ana Dilim Türkçe" konferansı bağlamında 'Ses Bayrağı Ödülleri'nden biri almasına ve
Mustafa Sarıgül'e bir Şişlili olarak teşekkürlerini ve minnetlerini sunmasına da değinilen
yazıda, "Yazı'yla kurulan ilişkiyi ilk elden sakatlayanın, çoğu kez edebi değil, ahlaki beklentilerin ihlali olduğu"na dikkat çekiliyor.

Mesele'nin bu ayki diğer yazıları, Mahmut Alınak'la "Köpekler Adası'ndaki O Hicranlı, Yalnız Adam Benim!" başlıklı röportaj, yaptıkları eylem sebebiyle fırsat bilinerek Türk Hava Yolları'ndan atılan THY işçilerinen Gökhan Eryılmaz ve Salih Bayrak'la yapılan söyleşiler, "Koşarken Yavaşlar Gibi" başlıklı iyi 12 Eylül romanlarından birinin yazarı Şöhret Baltaş'ın "Birbirimizden Başka Çaremiz Yok" başlıklı röportajı, Volkan Aran'ın "Biyoiktidar ve AKP'nin 'İmparatorluk' Fikri" yazısı ve Vuslat Saraçoğlu'nun Zeki Demirkubuz'un son filmi "Yeraltı"na dair eleştirisi yazısı da yer alıyor...

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Lajos Egri'nin "Piyes Yazma Sanatı" Kitapçılarda...

Lajos Egri'nin tiyatro literatürünün klasik eserleri arasına girmiş olan kitabı "Piyes Yazma Sanatı", yarından itibaren Agora Kitaplığı tarafından bugün (4 Temmuz) itibariyle dağıtılmaya başlandı.





 Yıllardır ortalarda gezen oyun yazma kitapları arasında, oyun kurgusunun sırlarını analiz etmeye girişmiş çok az sayıda eser vardır. Lajos Egri’nin artık klasikleşmiş olan kitabı Piyes Yazma Sanatı bu işlevi görür. Egri, bu kitabında ele aldığı görüşlerin ve piyes yazma tekniğiyle ilgili eleştirilerinin, kısa hikâye, roman ve senaryolar için de aynı derecede geçerli olduğunu özellikle vurgulamıştır.


Bir oyunu içine girerek irdeleyen Egri, her dramanın özü olan ‘karakterler’le işe koyulur. Bütün iyi oyun metinleri, insanlara ve insanlar arasındaki ilişkilere odaklanır, hareketi ileri götürüp akışa canlılık katan, insanın temel dürtülerini anlamayı öngören, ‘insanların niçin öyle davrandıkları’na özel olarak eğilen bir çerçeve sunarlar.


William Shakespeare’in Romeo ve Juliet’inden Henrik Ibsen’in Bir Bebek Evi’ne kadar büyük ve tarihsel olaylardan yararlanan Egri, yazarın temel bir önermesinin bulunmasının (insan davranışlarına yansıtılan bir tezinin olmasının) ve dramatik çatışmayı da insan davranışları temelinde geliştirmenin ne kadar hayati olduğunun altını çizmiştir.


Egri’nin önerme, karakter, çatışma üzerinden giden yaklaşımını örnekleriyle ve kapsamlı olarak gösteren Piyes Yazma Sanatı, yazarken gerçeğe ulaşma meselesini doğrudan ele alan ve yazıldığı andan itibaren bütün dönemlerin sınavından geçmiş bir başucu kitabıdır.

29 Haziran 2012 Cuma

Mehmet Güreli: Bir Derginin Kısa Tarihi (Cahiers du Cinema)


Savaş sonrası Paris sinemalarını dolduran, sadece sinema için yaşayan ve sinemanın geleceğine yön veren, bir avuç genç adamın tutkulu hikâyesiydi Cahiers du cinema...

Sinema üzerine eşi benzeri olmayan projeleri olan, ileride “Yeni Dalga”yı yaratacak, düşünen insanların dergisiydi.

Sarıydı kapağı ve hep öyle hatırlanacaktı sinema tutkunları tarafından.

Ve onlar her film sonrası uzun yürüyüşlerde sinema tarihini adeta yeniden yazıyorlardı.

Her gün dünyanın bir tarafından bir yönetmen keşfediyorlar, onu inceliyorlar ve gerektiğinde hayata döndürüyorlardı. Sabahlara kadar süren sinema üzerine tartışmalar. Andre Bazin’in yönetiminde François Truffaut, Claude Chabrol, Éric Rohmer, Jean-Luc Godard, Jacques Rivette’in yazılarına yansıyor, birçok filmi de yeniden gün ışığına çıkarıyordu. Hatta unutulmuş sayılabilecek birçok yönetmen de filmleriyle gündemin başköşesine yerleştiriliyordu. ArtıkHitchcock’a daha çok yaklaşmak isteyenler Truffaut’ya başvuruyorlar, Nicholas Ray’i tanımak isteyenler de Godard’ı okuyorlardı.
Dergi sinema üzerine düşünmenin ve yeni bir sinemanın yollarını da açmanın hazırlıklarını yapıyordu.
Karanlık salonlarda edinilen deneyler, hayatın ve stüdyoların kendini belli eden ruhsuzluğunu itiyordu açıkça. Sinemayı, “ölü bir güneşe âşık kimselerden” kurtarmaya çalışıyorlardı.

Yağmura bırakılmış çamaşır gibi ağırlaşmış, hantal yapıyı sokaklara taşımak istiyorlardı.

Kameranın bir kalem gibi kullanılmasından söz ediyorlardı.

Film yönetmenlerinin önemi ilk kez bu denli öne çıkarılıyordu. Godard şöyle diyordu:
“Biz, Hitchcock’un bir filminin Aragon’un bir kitabı kadar önemli olduğunu kabul eden ilkeyi benimseyerek kazandık zaferi.”

Bir anlamda dünyayı sarsacak “Yeni Dalga”nın doğuşunu da haber veriyordu bu sarı kapaklı dergi.


Emilie Bickerton’un ‘Cahiers du cinema’nın kısa tarihi adlı nefis kitabı, belki de ilk kez derginin bu denli öneminin altını çiziyor, Tabii derginin on yıl sonra çevrilip Amerika’da birinci sayıdan itibaren yayımlanması da boşuna değil. Bu durum, dikkat çekmemiş birçok filmin ortaya çıkmasıydı., Ve vizyona girmesi ve tekrar seyredilmesi demekti.
1960’lara gelindiğinde derginin başı çeken kadrosunun tamamı sinema dünyasında önemli filmlere imza atmışlardı. Ama ne yazık ki, hepsinin yetişmesinde büyük katkıları olan Andre Bazin, 1958’de kansere yenik düştüğünden bu filmleri göremeyecekti.

Ama “Yeni Dalga”, bugün de Jules ve Jim, Piyanisti Vurun, Serseri Âşıklar, Kuzenler,Yakışıklı Serge, 400 Darbe, Hayatını Yaşamak, İdam Sehpası gibi filmlerle sinema tarihindeki özel yerini koruyor.

İlk sayısı nisan 1951’de çıkan sarı defterlerse artık eski havasında değil. Projenin ilk günlerindeki, hatta ilk on yılındaki coşkusunu kaybetmiş görünüyor.

Artık sarı da değil kapağı...

O dönemin heyecanlı, sinemanın belleğini yaratan insanları orada değiller. Bu nereden baksanız kendini belli ediyor.

Sadece otomatiğe bağlanmış sürdürüyor yaşamını.

Yıllar önce Jacques Rivette’in söylediği gibi, “insan kendi beklediği, görmek istediği ve hatta bizzat kendisinin yapmak istediği bir filmi öne çıkararak başlıyor işe”.

Derginin sinemaya katkılarını anlatmak ya da ölçmek kolay değil, 60 yıl geçse de, arşivlerden Andre Bazin’den bir Robert Bresson yazısı okumak her zaman bir şeyler katar insana...

Kitap yine Agora’dan...

25 Haziran 2012 Pazartesi

Romain Gary'nin "Polonya'da Bir Kuş Var" Romanı Yeniden Yayınlanıyor!


Romain Gary'nin romanlarını yeniden yayınlamaya başlayan Agora Kitaplığı, Temmuz ayında yazarın "Polonya'da Bir Kuş Var" adlı romanını yayınlayacak.

Jean Paul-Sartre'ın kitabın ilk çıkışında, "Direniş üstüne kaleme alınmış en iyi roman," diyerek övgüye boğduğu Gary'nin bu kitabının asıl adı "Education europeenne - Avrupa Eğitimi". Can Yayınları bu romanı ilk yayınladığında "Polonya'da Bir Kuş Var" adıyla basmıştı ve roman bu adla çok sevildiği için biz de, "Avrupa Eğitimi" başlığını alt başlık olarak koruyup, yine aynı şekilde yayınlıyoruz.

Romain Gary'nin, bu kitabına niçin "Avrupa Eğitimi" adını verdiğini, romanın kahramanlarından Dobranski'nin ağzından şu pasajla açıklıyor:

"Kitabın adı, Avrupa Eğitimi. Arkadaşım önerdi bu adı. Besbelli o ironik bir hava katmak istiyordu. ... Ona göre Avrupa eğitimi demek, hayvanlar gibi inlerde yaşamaya zorunlu bırakılan insanlar demekti. Ama ben meydan okuyorum. Özgürlüğün, özsaygının, insan olma onurunun bebe masalı, peri masalı olduğu söylensin istediği kadar... Gerçek şu ki tarihte anlar, şimdi yaşadığımız gibi insanın umutsuzluğa kapılmasını engelleyen, onun inanmasını ve yaşamayı sürdürmesini sağlayan ne varsa, bir sığınağa, gizlenecek bir yere ihtiyacı olduğu anlar da vardır. Bu sığınak bazen bir kitap, bir şiir, bir müzik olabilir. Ben de kitabımın bu sığınaklardan biri olmasını, savaştan sonra, her şey bittiği zaman, kitabın yaprakları açılınca, insanların lekesizliklerini bulmalarını, bizlerin hayvan gibi yaşamaya zorlanabileceğimizi, ama umudumuzu yitirmeye zorlanamayacağımızı bilmelerini istiyorum. Umudunu yitirmiş sanat yoktur; umutsuzluk yalnızca yetenek yetersizliğidir."

Romain Gary'nin büyük romanları arasında yer alan "Polonya'da Bir Kuş Var - Avrupa Eğitimi" kitabı, çevirmeni Sevgi Tamgüç'ün yeniden gözden geçirerek hazırladığı çevirisiyle, 12 Temmuz'da kitapçı raflarında olacak...

23 Haziran 2012 Cumartesi

Bertolt Brecht’in Bütün Oyunları Agora Kitaplığı'nda



Başta sinema olmak üzere sanatlar alanında geniş bir külliyata sahip olan Agora Kitaplığı, tiyatro kitaplığını da geliştirme kararına bağlı olarak, 20. yüzyılın büyük ustalarından Bertolt Brecht’in bütün oyunlarını Türkçe’de yayınlama hakkını satın aldı.Agora Kitaplığı’yla Brecht’in yayın haklarının sahibi olan Almanya’daki yayıncısı Suhrkamp Verlag arasında 1 Mart 2012 tarihinde Berlin’de imzalanan sözleşme gereğince, Bertolt Brecht’in 10 cilt halinde yayınlanan Bütün Oyunları’nın Türkçe’de yayınlama hakkı Agora Kitaplığı’nın oldu.
Berlin’deki nihai görüşmede Agora Kitaplığı adına sözleşmeyi imzalayan yayınevi editörü Osman Akınhay’ın aktardığı bilgiye göre, yayınevi Brecht’in oyunlarını sırayla önümüzdeki aylarda yayınlamaya başlayacak...
Böylece Agora Kitaplığı, Kamuran Şipal çevirileriyle yeni basımlarını yaptığı "Epik Tiyatro" ve "Oyun Sanatı ve Dekor" kitaplarıyla beraber, Brecht'in tiyatro külliyatını okurlarla buluşturmuş olacak...

18 Haziran 2012 Pazartesi

"Biletiniz Buraya Kadar": Pisa Kulesi'ni Doğrultmak!

Melisa Kesmez
Radikal Kitap, 15 Haziran 2012

 

Bir düşüşün hikâyesi Romain Gary'nin 'Biletiniz Buraya Kadar'ı. Bir ömür şampiyon olma güdüsüyle yaşamış, her anlamda iktidarıyla gurur duymuş, aslında bütün kaybeden erkeklerin öyküsü bu...

Romanların denk geldikleri zamana, içine doğdukları gerçekliğe dair illa ki bir çift lafı var. Kitabı yazan ya da yayına hazırlayan kişilerin yetki alanından bağımsız bir şeyden bahsediyorum; daha kendiliğinden olan, belki de edebiyat tanrılarının bir el marifetiyle başardığı bir şeyden. Yıllar önce yazılmış da olsalar, tekrar tekrar çevrilmiş de olsalar, her kitap -senaryo gereği- bence kusursuz bir zamanlamayla dahil oluyor okurun hayatına. ‘Biletiniz Buraya Kadar’ı okuduğumda, ilk aklıma gelen şey bu oldu. Gittikçe harlanan, dokunanı yakan kadınlık-erkeklik tartışmalarının canımızı ziyadesiyle sıktığı şu günlerde, hem bir erkek hem de bir iş adamı olarak sahip olduğu ‘iktidar’ı yavaş yavaş yitiren ve gittikçe tükenen, neredeyse 60 yaşındaki bir adamın bunalımını anlatan bu romanın, sahneye –ilk kez olmasa da- doğru yerde girdiğini düşünüyorum. Erkin, erkekliğin, iktidarın, para hırsının, zaferin, gençliğin ve ilelebet genç kalmanın alabildiğine yüceltildiği bir ortamda, sahip olduğu kadını, cinsel gücünü, parasını, işini, statüsünü, itibarını, özetle her şeyini yitirme korkusuyla yüzleşen, her anlamda giderek ‘küçülmeye’ yüz tutmuş bir erkeğin, bir kaybedenin hikâyesini okumak bu anlamda enteresandı benim için. Büyük yazar Romain Gary’nin 1977 yılında yazdığı bu romanda, bugün içinde boğulmak üzere olduğumuz eril dünyaya ve onun iktidar savaşlarına dair çok fazla tespit var. Ve roman en çok bu yüzden bir kez daha (ve hatta bir kez daha) okunmayı hak ediyor. 

Jacques Rainier… 60’ına merdiven dayamış zengin bir iş adamı. Yer, Paris. 70’lerin sonu. Avrupa’da ekonomik dengelerin ‘bi tuhaf’ olduğu yıllar. Sermaye ve mülkiyet çok hızlı el değiştiriyor. Kapital sahiplerinin içlerinde bir kurt; onları nasıl bir gelecek bekliyor? Böyle bir ortamda, finansal anlamda sert bir virajı dönmeye çalışan Jacques, aynı zamanda bedeniyle de bir sınav veriyor. Jacques’in hayatında her şeyin –bedensel ve finansal anlamda- düşüşte olduğu ve –yine bedensel ve finansal anlamda- her şeyin kontrolünü yitirdiği, tükeniş duygusunun ağır bastığı bir dönem. Romanın içine serpiştirilmiş metaforlarını tek tek kesip saklamak istediğim Romain Gary’nin kaleminden de döküldüğü üzere; “Roma İmparatorluğu’nun çöküşü gibi bir şey” bu… Biçare, “Pisa Kulesi’ni doğrultmaya çalışmak gibi…” 

Aşk; karşılıklı, çok güçlü 

Bu karamsar atmosferin içinde bir aşk hikâyesi var; karamsarlığı artırıyor mu, azaltıyor mu, söylemek zor. Aşk; karşılıklı, çok güçlü. Tek düşmanı zaman ve zamanın madde yani beden üzerindeki tahakkümü. Laura, Jacques’ten 37 yaş genç. Bir Brezilyalı güzel. Altı ay önce ‘yanlışlıkla’ tanışmışlar. Zaman aleyhlerine işlerken, karşılıklı sonsuz bir kaybetme korkusu ele geçirmiş ikisini de… Jacques’in en büyük tedirginliği gittikçe azalan erkekliğinin, şimdilik fazlasıyla kanaatkar ve yumuşak başlı Laura’ya bir gün yetmeyecek olması. O kadar aşık ki ona: “Seninle karşılaşmamızdan önceki hayatım bana, bir taslaklar dizisi, kadın müsveddeleri, senin müsveddelerinin oluşturduğu bir diziymiş gibi geliyordu, Laura. Senden önce tanıdığım kadınlar, yazılan kitabın birer önsözünden başka bir şey değildi. Âşıkmış havasına girmeler, gelip geçen çeşit çeşit bir sürü kadın, yatıp kalkmalar, bunların hepsi, ‘gibi yapma’nın arkasına saklanan, ‘aşıkmış gibi davranma’nın ardına gizlenen özgün yetenekten yoksunluktan başka bir şey değildi.” Ancak Laura’ya olan aşkı onu ilk kez kendi gözünde ‘yetersiz’ erkekliğiyle yüz yüze getiriyor: “Laura’yla karşılaştıktan sonra, gerilemekte olduğumun gerçekten farkına vardım. Erkeklik hayatımda ilk kez, sevişmekten çok, sarılma edimi içinde olduğumu gözlüyor, bir şeyler duyumsayacağıma, yalnızca kendimi duyumsuyordum”, “İçimden coşkulu bir şarkı halinde boşalabilecek herşey, birer mırıltı haline gelmişti...” Ona göre Laura’yla acımasız bir dönemde karşılaşmıştı, sonbaharında olan bedeninin hizmet etmeyi reddettiği bir dönemdi bu. En sonunda işlerini tasfiye etme, dükkanı kapatma kararı alıyor Jacques. Hayatı boyunca gereğinden çok savaştığına kanaat getiriyor; ‘boks ringi’ diyor o hayata ya da ‘arena.’Laura’yla birlikte çekip gitmeye karar veriyor. 

Lakin bir gece odanın karanlığında beliren bir adam bütün dengeleri değiştiriyor. Bir yandan Jacques’in cinsellik temelli erkeklik takıntısı gittikçe içinden çıkılmaz bir hal alırken, diğer yandan işin içine eksilen yerleri doldurduğunu sandığı fantazmalar giriyor. Aklının içinde ‘hayata gelebilseydim yeniden o olmak isterdim’ dediği bir karakter beliriyor ve her gerektiğinde Laura’yı tatmin etmek üzere onu yardıma çağırıyor. Gerçekle fantezi birbirine geçiyor o noktada. Hikâye, Jacques’in ‘son çözüm’ dediği yere doğru son sürat ilerlerken, onun roman boyunca duyduğumuz iç sesi, erkekliğiyle, zayıflığıyla, beceriksizliğiyle, kaybetme korkusuyla hesaplaşmaya ve Laura’ya olan aşkını dillendirmeye devam ediyor. 

Sert çatışmalar üzerine kurulan romanda, birbiriyle çarpışan kutuplar sadece kadın ve erkek ya da gençlik ve yaşlılık değil.Fransa ve Amerika , romanın pek çok yerinde hem finans hem de cinsellik kulvarlarında karşı karşıya kalan rakiplerden diğer ikisi. Mesela bir yerde “Biz Fransa’da bu alanda çok geri kaldık, yaşamanın tatlılığını giderek yitiriyoruz, elimizin içinden kaçırıyoruz, yakala¬mamız gereken, varlığı kabul edilemez bir kayıp bu” diyor Jacques’ın derdiyle alakalı olarak başvurduğu doktor, “ABD’de pratik canlandırma seansları düzenleniyor, porno filmler yapılıyor, popo enstitüleri kuruluyor, yanma¬yacak odunlar yanacak hale getiriliyor. Amerikalılar, hayat düzeyleri, sahip oldukları haklar bakımından bizden daha bilinçli, hayata bizden daha fazla asılıyorlar. ABD dünyanın son gerçek yarak-egemen toplumu. Batı bütün ağırlığıyla onların üzerine abanmış durumda... Batı’yı sırtında taşıyan onlar. Peki, ya bizde, sevgili dostum? Bizde? Oh la la!” 

Beri yandan, baba-oğul arasındaki ilişki, kitabın ana arterlerinden biri olarak, bir başka çatışma şekli olarak karşımıza çıkıyor. Jacques’in oğlu ile diyalogları ve onun hakkındaki iç konuşmaları babaların kendini ‘oğullarının sırtından yeniden yaratması’hikayesiyle alakalı çok şey söylüyor. Hatta romanın son cümlesi, ikisinin ilişkisini ve romanın en baştan beri neyin çevresinde dönüp durduğunu açık ediyor. O son cümleye kadar heyecanı kuvvetle muhtemel hiç azalmayacak okuru, son sayfada bir aydınlanma anı bekliyor. 

Bir düşüşün hikâyesi ‘Biletiniz Buraya Kadar’. Bir ömür şampiyon olma güdüsüyle yaşamış, her anlamda iktidarıyla gurur duymuş, kendini o iktidar gücüyle tanımlamış, ondan ibaret kılmış bir adamın nezdinde, aslında bütün kaybeden erkeklerin hikâyesi. Erkeğin zamanla ve kadınlarla olan sınavını anlamak adına oldukça ‘içeriden’ bir roman. Erkeğin bedenini didik didik ederken, zihninin dar koridorlarında el yordamıyla dolanıyor. Bir erkek için ‘zayıflık’ diye bilinen ne varsa, pat diye masanın üzerine koyuveriyor. 

BİLETİNİZ BURAYA KADAR 
Romain Gary 
Çevirien: Aykut Derman

"Koşarken Yavaşlar Gibi"yi Niçin Yazdım? - Şöhret Baltaş

Bir de bana şiirlerin
Neden söz açmaz diye soruyorsunuz
Düşlerden yapraklardan
Doğduğun ülkenin koca yanardağlarından?

Gelin görün sokaklar kan
Gelin görün
Sokaklar kan
Gelin görün kanı
Sokaklar boyunca akan.
Pablo Neruda
(1904-1973)

Edebiyatın, yaşadığı ülkeyle ilişkisi (ya da ilişkisizliği) söz konusu olduğunda aklıma hep Neruda’nın bu dizeleri gelir. Neruda, sokaklar kan içindeyken ondan söz etmemenin şair için olanaksız olduğunu anlatır bu şiirde.
Bir zamanlar, gülümseyerek okurdu insanlar bu şiiri birbirlerine. Çünkü, tarihöncesiymiş gibi unutturulmaya çalışılan eski zamanlarda, edebiyatın, kalem ustası birinin hoş kurguları olmanın çok ötesinde bir anlamı olduğu bilinirdi. Çünkü edebiyat ve genel olarak sanatın derdinin insan ve insanın türlü çeşit hallerini anlatmak olduğu, bunun da insanı yaratan toplumu, coğrafyayı, çağı iyi bilmekten geçtiği, önsel olarak kabul edilirdi. Belki de o yüzden, yazarlar “kanaat önderi” olarak saygı görür, genç yazarlar daha elleri kalem tutmaya başladığında çok ama çok okumaları gerektiğini, sadece roman değil, felsefeyle, tarihle, sosyolojiyle de yoğrulmak zorunda olduklarını bilirlerdi.
Elbette burada vurgulamak istediğim hiyerarşik, eşit olmayan bir yazar-okur ilişkisinin onaylanması değil; toplumsal eşitsiz işbölümünün kabullenilmesi hiç değil. Sadece yazmanın ve okumanın kıymetli ve sorumluluk yükleyen bir eylem olduğu bir dönemden söz ediyorum.
Bu dönem unutuldu ya da oldukça az sayıda kesim tarafından hatırlanıyor. Yayın dünyasının sermayeden görece özerk yapısı yerle yeksan oldu ve büyük sermaye yayın dünyasına da el attı. Parasal olarak ele geçirme değil kastettiğim, bu da oldu tabii, ama bu dönüşümün daha önemli sonucu okuma-yazma alanında tamamen farklı bir iklimin egemen olmasıydı. Edebiyatta ve genel olarak entelektüel hayattaki üretim ve tüketim pratikleri, toplumdan, siyasetten ve doğal olarak insanı anlatmaktan hızla uzaklaşarak bağlamlarından kopartılmış bireylerin, söz oyunlarıyla beslenerek anlatıldığı hikâyelere kucak açtı. Eskiden “yarına kalmak” edebi değerin ölçüsüyken, yeni zamanlarda “çok satmak” –değer değil- başarı ölçüsü olarak öne çıktı.
Son cümledeki değer ve başarı sözcüklerinin hızla yer değiştirmesi, aslında yeni zamanların kültürel iklimini bütünüyle özetliyor. İnsan ilişkilerinde, medyada, edebiyatta, sinemada, siyasette, kısaca hayatın bütün alanlarında “değerli” olmak değil, “başarılı” olmak önemli hale getirildi. Getirildi ve bunun miladı tam olarak 12 Eylül’dü.


Geleceği yok etmek

12 Eylül, binlerce insanın hayatına mal olmanın ve tüm bir ülkenin geçmişini ve gününü paramparça etmesinin yanı sıra, geleceğini de yok etme girişimiydi. Çünkü bu ülkede ilk kez, ezilenler, yoksullar ve yoksunlar, kendi kaderlerini çizebilmek, bu zengin coğrafya üzerinde aç, evsiz ve yoksul kimsenin kalmayacağı bir hayat kurmak üzere ayağa kalkmışlardı. Hayallerini ne kadar gerçek kılabilecekleri, mevcut olanakların buna yetip yetmeyeceği ya da mücadelenin hataları ve yanlışları tartışılır elbette, ama burada önemli olan gerçekten ilk kez, kendi hayatını kuran kitlelerin varlığıydı. Daha önceleri hep birileri onlar adına düşünmüş, onlar adına konuşmuş ve onların “iyiliği” için hayata yön verip bunu da yasalar ve ağır yaptırımlarla dayatmıştı. Oysa 12 Eylül öncesinde ilk kez, köylerden kentlere kadar tüm “memleket sathı” yeni bir hayat diye kaynıyor, geniş halk kitleleri ilerde gördükleri ışığa doğru düşe kalka yürümeye çalışıyordu. Bu nedenledir ki, bu ülkede “şapka” seyirlik köy oyunlarının mizahi unsuru olarak kalmışken; devrim türküleri, Kızıldere’ler halkın belleğinde yer ediniyor, ölen devrimcilerin adları doğan çocuklara veriliyordu.
Ama bu ülke için başka türden “dönüşümler” isteyenler de vardı ve  “bizim çocuklar başardı” diyenlerin küresel planları doğrultusunda neoliberal politikaları peş peşe ve muhalefetsiz hayata geçirmek için “sessiz” kitlelere ihtiyaçları vardı. Toplumsal muhalefetin tüm sözcüleri içeri alındı, gencecik çocuklar asıldı, zindanlara atıldı, kayıplarını arayan anneler dövüldü, iş yasaları tamamen işveren lehine yeniden düzenlendi ve baştan başa karanlık bir korku imparatorluğu kuruldu.
“Yarın kadar yakın” sanılan yeni bir dünyanın hayali, ağıtlara, haykırışlara dönüştü.
Tam da bu yüzden 12 Eylül, öncelikle bu ülkenin geleceğini elinden aldı. Bugünlerde birkaç paşa hakkında soruşturma açmaktan daha ileriye gidebilmesini beklemediğim ama umduğum yargılama sürecinin, toplumsal bir hesaplaşmaya dönüşebilmesi için, daha çok uzun bir yol var yürümemiz gereken.


“Koşarken Yavaşlar Gibi”

Bu romanı, kuşkusuz yukarıdaki satırların ışığında serinkanlıca yapılmış bir planla yazmadım. Bunları belki de hiç düşünmedim bile. Ama insan –eğer özellikle sırtını dönmemişse- nefes aldığı havanın bir parçası olmaktan uzak durabilir mi? Gazetelerin baş sayfalarına çıkan cesetleri, önlerinde daktilolar ve kitaplarla haber ajanslarına çıkarılan hırpalanmış genç bedenleri, cezaevi kapılarında şikâyetsiz ömür tüketen annelerin yüzlerini görmezden gelerek yaşayabilir mi? Sağından solundan geçerken bir noktada hayatına değen hayatları kalbinde duymadan insan, insan olabilir mi?
Olamaz. Görmek, yaşamak ve insan olmak, çok şükür ki bazılarımıza göre hâlâ “biz” duygusuyla, yakından ilgili.
Ben de onlardan biriyim. Yıllardır insana dair ne varsa üzerinden panzerlerin –sonra da makam arabalarının- geçtiği bu ülke, insani ilişkilerin bile bir karşılığa denk düşecek kadar ucuzlamış olması bilincimi yaralarken; cezaevinden çıkan bir dostun kalabalık caddede yürürken yaşadığı sersemleme,  küçük köşecikler edinip bireysel kurtuluşlarını inşa etmekte olanlar, “o senin sorunun” kalıbını üreten bencil hayatlar, yeni zamanlara ayak uyduramayıp “kaybeden” olmanın ezikliğini taşıyanlar, aç ve evsiz ve asıl önemlisi de hayalsiz/geleceksiz kalıp deliren, canına kıyan, çöp toplayan “o şarabi eşkıyalar”, meyhane masalarında ağlayarak biten hatırlamalar, yalnızlar ve coşkuyla alanlara koşarken vasatın sokaklarında yavaşlamak zorunda kalanlar, “çözülen bir yün yumağı” gibi çözülen hayat ve en çok da -sağ ya da ölü- ölen arkadaşlar kalbimi kırdı.
Başka bir şey yazamazdım ki, istesem de yazamazdım.
Bu kırıklığın, bu yenilginin zehrini atmak lazımdı. O zehir ki, ömrümüze gölge düşüren bir acı olarak yaşadığımız her şeyde vardı; aşklarımızda, arkadaşlıklarımızda, her yerde…
Sanırım, bu uzun yılları en iyi anlatan şiirlerden biriydi Yağmur Atsız’ın hüzünlü şiiri, “Günlerimiz”.
"Savrulan yapraklar gibi
akıp giden günlerimiz
cenaze törenlerinde
sessiz sitemsiz…"
Ama bir kez hayal kuran iyi bilir, umut vardır, hep vardır. Daha iyi hayal kurarsın, hayallerinin peşinde koşarken daha akıllı olmaya çalışırsın, ama vazgeçmezsin. Çünkü hayalden vazgeçilmez. Vazgeçersek ölürüz.
Bu roman, o hayali evirip çevirip daha kusursuz bir hayal yaratmanın, korkmadan eleştirmenin ama vazgeçmemenin romanı olsun istedim. İsterim ki, aynı duyguyu okur da paylaşsın…

Taraf Kitap - 15 Haziran 2012