Yazar Mehmet Eroğlu ve yeni romanı “Emine”deki Hasan Hoca karakterine ilham veren İhsan Eliaçık VatanKitap için bir araya gelmişti.
Türk
edebiyatının görkemli kalemlerinden Mehmet Eroğlu, “Fay Kırığı”
üçlemesine “Emine” ile devam ediyor. Eroğlu’nun bir aşk örgüsü etrafında
günümüz Türkiye’sini, meselelerini ele aldığı romanın en büyük sürprizi
ise kahramanı Hasan Hoca’nın İhsan Eliaçık’tan esinlenerek yaratılmış
olması… Biz de biri komünist, diğeri siyasal İslam kültüründen gelen bu
iki ismi buluşturduk.
Bu yüzden bu sohbet “farklı dünyaların”
insanları gibi duran ama aslında “aynı dünyanın” insanlarından bile
birbirlerine yakın olan iki kişinin buluşmasıydı. Ama belirtmek isterim
bu buluşmayı sadece siyasetle sınırlamamak gerek. Çünkü Mehmet Eroğlu ve
İhsan Eliaçık buluşmasının bundan çok daha evrensel bir yanı vardı. O
gün, orada insanlık tarihinde kolay kolay rastlanmayacak bir şey olmuş,
nadiren buluşabilecek iki kişi buluştu: Yazar ve kahramanı!
Mehmet
Bey, “Fay Kırığı” üçlemesinin ikinci romanı olan “Emine”de Sosyalizm ve
dinin birlikteliğine değiniyorsunuz. Bu ilişki bugün çok gündemde, ki
İhsan Eliaçık da bunu dile getirenlerden biri. Bu ilişki sizin ne zaman
ilgi alanınıza girdi?
Mehmet Eroğlu: 1995’ten beri… Yani Müslüman
hareketinin, toplumcu bir damarının olabileceği ve ille de zenginlerden
yana olması gerekmediği konusunda düşüncelerim ve öngörülerim vardı.
1990’lı yıllarda “Yürek Sürgünü” adlı beşinci romanımda, ki budönem
dünyada Sosyalizmin yıkıldığı dönemdi, “eski bir solcu”, “Müslüman
gençler”le hareket etmeye başlıyordu. Yani ikisinin işbirliği içinde
olabileceğine ilişkin tespitlerin edebiyata konması ilk o zamana denk
gelir. O günlerde ilginç bir durum daha vardı. Milli Selamet Partisi
yükseliyordu. Partinin özünde iki önemli açılım vardı: Batı karşıtıydı
ve sanayileşmeyi savunuyordu.
Peki İhsan Hocam ilginizi nasıl çekti yani ne zaman ve nasıl romanınızdaki bir kahramana esin kaynağı oldu?
M.E:
İhsan Eliaçık’ı güçlü olarak algılamam ilk kez bir televizyon
programında oldu. Erol Yarar’ın sıçrayıp sıçrayıp oturmasını izlerken
açıkçası çok zevk almıştım. Çünkü konuyu biz soldan tartışsaydık,
söylediklerimiz pek de önemli olmazdı. Ama aynı konu Müslümanlık
cephesinden ve Kur’an’ı referans vererek tartışılırken adamın aczi benim
için çok çarpıcıydı. O zaman gördüm ki İhsan Eliaçık’la aslında çok da
ayrı yerlerden gelmiyoruz. Vicdanımızın buluştuğu yerdeyiz
İhsan Bey, Mehmet Eroğlu’nun romanına esin verdiğinizi öğrenince siz hissetiniz?
İhsan
Eliaçık: Türkiye’de bir takım mahalle duvarları örülmüş, bizler de bu
mahallenin dışında kalan yalnız insanlarız. Bu mahalle duvarları
yıkıldıkça da birbirimizi görüyoruz. Mehmet Eroğlu’nun dünyası ile onun
dünyayı algılayışı; zengini, yoksulu anlayışı konusunda aynıyız.
Aramızda fark yok. 1995’te çıkan üçüncü kitabımın adı “Devrimci
İslam”dı. “Devrimci İslam” söylemi, siyasal içerik, yöntem ve metot
meselesi olarak uzun süre tartışıldı. Şu anki AKP iktidarı o zaman Refah
Partisi’ydi. Ben de o kültürün içinden geliyorum. Ama ben siyasi bir
parti ile o sistemi değiştirmeyeceğini, aksine aynısı olunacağına
inanıyordum. Bu yüzden “devrimci mücadele lazım” derdim. Ama onlar
“parti kuracağız, oy alacağız, İslam Devleti kuracağız” söylemlerinde
bulundu. Gün oldu, devran döndü, o kadrolar iktidara geldi. İsmet Özel,
bir mısrasında “Her şey biz yaşarken oldu” der ya, öyle oldu. Bir sürü
arkadaşımız bakan, belediye başkanı, daire başkanı oldu ve gözlerimizin
önünde değiştiler, bir başka dünyaya göçüp gittiler ve gidenler de geri
gelmedi. Bunlar benim zihin dünyamda ve ruh iklimimde derin etkiler
uyandırdı. Dedim ki bu nasıl oluyor? Bir adam cipe binince, mahalleyi
değiştirince, korumalarla gezmeye başlayınca nasıl oluyor da seni
görmezden gelmeye başlıyor? Aynı dinden bahsediyorsak bu nasıl oluyor?
Bunların dinleriyle benim dinim farklı mı demeye sorgulamaya başladım.
Bu yüzden dini metinlere yeniden bakmak gerektiğini düşündüm ve tefsir
yazdım: “Yaşayan Kur’an.” Bunları söyledikçe çevrem farklılaşmaya
başladı.
ÖNCE “ESİNLENMİŞTİR” DEDİM
Aynı mahalleden geldiğiniz arkadaşlarınızla yollarınız ayrılırken Mehmet Eroğlu ile buluşmanızı nasıl yorumluyorsunuz?
İ.E:
Bu roman, duvarları yıkan bir girişim. Bir başka kesimde görünen
birisi, başka bir kesimdeki birisini alıyor ve bir romanda buluşturuyor.
Bu çok önemli… İlk duyduğumda Önce “Esinlenmiştir” diye düşündüm. Ama
kitabı okumaya başlayınca şaşırdım. Çünkü ben yazılarımı nerede görsem
tanırım. Baktım, Hasan Hoca, benim sözlerimi söylüyor. Ve bunu muazzam
bir kurgu ile yapmış. Romanda Hasan Hoca, benim yazılarımdan alıntılarla
konuşuyordu. Ama öyle bir konuşuyordu ki okurken “Bu sözleri ben de
böyle birilerine söylemek için yazmıştım” diyordum. Şöyle ki; yazılarımı
yazarken karşımda biri vardır, onu tahayyül ederek yazarım. Mehmet
Eroğlu’nun romanında Hasan Hoca da aynı tahayyül ettiğim kişilere karşı
konuşuyordu.
M.E: Romanın en sağlam yerlerinden biridir, İhsan
Bey’in bahsettiği bölüm. Uzun bir tartışma var orada. Aslında durum şu;
insanlar aynı yöne tabii ki buluşurlar. Hasan Hoca’nın şöyle bir önemi
var, o sadece bir din düşünürü değil aynı zamanda bir eylem adamı da.
İ.E:
Gerçi karakter olarak bir-iki noktası bana uymuyor ama konuşma tarzı,
misafirleri ağırlama biçimi, oturduğu yer benim yaşam tarzıma uyuyor.
Benim de evim Fatih’te mesela…
M.E: Aaa! Bilmiyordum.
İ.E:
Müsait olduğunuzda gelin ve görün isterim, Hasan Hoca’nın aynen evini
göreceksiniz. Romanda anlattığınız sahnelerin hepsi benim evimde var.
Tıpkı sizin romanda anlattığınız gibi bana da sık sık “Sen klasik din
adamı değilsin” derler. Çünkü herkes yeşil sarıklı, bir ulu hoca
bekliyor karşısında. Oysa yazdığım bir yazıda da söylediğim gibi Hz.
Peygamber de yeşil sarıklı ulu hoca görünümlü değildi. Şu anda bilinen
hâliyle molla, pir değildi. Uzun saçlı, saçlarını ikiye ayıran, genç
görünümlü, aktif, dinamik, hayatın içinde birisiydi.
M.E: Devrimciydi.
Bir romana esin kaynağı olmanızla ilgili nasıl yorumlar alıyorsunuz?
İ.E:
Roman sürekli masamın üzerinde. Her gelenle konusu oluyor. “Şunu
okudunuz mu” diyorum. Şöyle bir bakıyor, sonra okumaya başlıyor. Kendini
kaptırıyor insanlar. Romanın kendini içine çeken bir özelliği var,
istersen ortasından başlansın. Okumaya başlayan yarım saat kafayı
kaldırmıyor. Sonra da “Enteresan, gidip alacağım.” diyor.
“BİZ KİMİNLE İTTİFAK YAPTIK?”
Mehmet Bey, siz nasıl yorumlar alıyorsunuz?
M.E: Muhafazakar basından herhangi bir soru ya da tepki gelmedi. Konuşmak için erken, roman yeni çıktı.
Son yıllarda beş yıldızlı otellerdeki iftarlarla birlikte sol ve İslam kelimeleri yanyana gelmeye başladı…
M.E:
Elhamdülillah solcuyuz! Böyle diyorum çünkü bunun bir hikâyesi var,
yeri gelmişken anlatmak isterim: 1969’da bir gösteriden sonra polis bizi
bir yere sıkıştırdı. “Burada ne arıyorsunuz?” diye. Çeyiz dükkanıydı,
yanımızda da iki kız arkadaımız var, dedik “Nişanlanacağız, onun için
geldik.” Ellerinde coplar dövecekler… Baktılar, inansınlar mı
inanmasınlar mı? Toplum polisi, beni sınamaya başladı. “Söyle bakayım,
Müslüman mısın?” dedi. “Evet” dedim. Pat küt giriştiler. “Elhamdülillah
Müslüman’ım diyeceksin oğlum” dedi sonra. Aradan geçti birkaç sene,
tutukluyum. Adını vermeyeyim, ünlü bir sıkıyönetim savcısı var.
Sorguluyor “Komünist misin? Söyle!” Komünistim desem yedi buçuk yıl!
Demesem kuyruğu, kulakları indireceğim. Sonunda ben de “Elhamdülillah
komünistim!” dedim. O yüzden şimdi bir şey dediğim zaman “Elhamdülillah”
derim.
Biriniz sol kültürden diğeriniz ise siyasal İslam hareketinden geliyorsunuz ki bu iki kültür birbirine uzaktır hatta zıttır.
İ.E:
İslamcı hareketler içine girdim ve yargılandım da… Mamak’ta ve 28
Şubat’ta İslamcı hareket davalarım vardı. Mehmet Bey ise ‘68 kuşağından.
Ben ‘78… Aramızda 8-10 sene var. Hep şu dikkatimi çekmiştir. O yıllarda
İslami Sosyalizm adı altında basılan kitaplar vardı. Ama sonra her iki
taraf da bunu analiz etmedi. Kavga çıktı, İslam bir tarafa düştü
Sosyalizm bir tarafa… Binlerce kişi öldü ve 12 Eylül’de de her şey küt
diye kesildi. Burada şimdi kocaman bir soru işareti var. O gün, bugündür
kimse bu lafları ağzına almıyor. Biz konuştukça yeni yeni ortaya
çıkıyor.
Sizin yan yana gelmeniz bizim için iyimser bir tablo mudur?
İ.E:
İslami çevre zamanla kapılarını liberalizme ve liberallere açtı, hatta
onları öğretmen belledi. Sosyalizm ve sosyalist dünyanın ise kapitalist
dünyaya bir itirazı var. Sosyalist vicdan var. Ben de diyorum ki “benim
okuduğum Kur’an’ı okuyanların yeri Kapitalist dünya olamaz, bu mümkün
değil. Bu en fazla Sosyalist dünyanın, Sosyalist vicdanın durduğu yer
olabilir.” Hatta şöyle demesi gerekir: Son iki yüz yılda ben dünyada
yoktum, tarihten çekilmiştim. Sol biz yokken kapitalizme itirazda
bulunmuş, sağ olsunlar, hadi şimdi kaldığımız yerden devam edelim!
M.E:
Sosyalistler Sosyalist, Müslümanlar Müslüman… Kutsallığını bir kenara
koyarak konuşursak, dinler, en saf biçimiyle yoksulların mutluluğu için
öngörülmüştür. Bütün dinler hep ezilenlerin ideolojisi olarak ortaya
çıkmıştır. Geriye doğru götürürseniz bu vicdanla ilgilidir. Biraz önce
İhsan Eliaçık, Müslümanlar açısından kimlerle ittifak yaptığını söyledi.
Peki, biz solcular kiminle ittifak yaptık Allah aşkına? Örgütlenmek
önemlidir, sadaka kültürüyle olmaz diyen biriyle, kapitalizmle
Müslümanlık bir araya gelemez diyen biriyle bir solcu pekala yan yana
gelebilir. Ayrıca dini sadece bu muhafazakar denilen kesime bırakırsak
eğer din Orta Anadolu, ataerkil bir yoruma indirgenir ve onlar her zaman
dini sosyalizmin önüne bir duvar olarak ortaya koyar. Oysa bu ilişki
çok rahat kurulabilir. 1965-68’lerde Türkiye İşçi Partisi’nin yoğun
olarak oy almış belli bölgeler vardır. Bu bölgelerde daha sonra Milli
Selamet Partisi büyük oy aldığını görürsünüz. Yani burada bir muhalefe
var ve bu muhalefet sınıfsal bir konuma sahip. Hangi cepheden açılırsa,
hangi kanaldan akarsa oradan kendini ifade etmeye çalışan bir muhalefet.
Oysa şu an ortalık zengin muhafazakârlara kalıyor. Muhafazakârlar
elbette çoğu konuda kapitalist zenginlerden hiç farkları yok. Allah
inancı bir anda ikinci plana düşebiliyor. Mesela onların en çok dehşete
düştükleri an, “paranı biriktirme, ihtiyacıdan fazlasını dağıt dendiği”
an ortaya çıkıyor.
İ.E: O yüzden ben de onlara şöyle diyorum:İş
yerinizde mescit açmakla ve işçilere iftar ve sahur yemeği vermekle
kapitalizme alternatif olamazsınız. Bu kapitalizme alternatif olmak
değil sadece abdest aldırmaktır.
Mehmet Bey, yoksa kaderimi mi çizdiniz?
Romandaki Hasan Hoca bazı özellikleri ile İhsan Bey’den farklı. Okurken bu farklılık size ne düşündürttü?
İ.E:
Romancılar bir kahraman yaratırlar ve onların kaderlerini çizerler.
Evlendirirler, boşandırırlar hatta öldürürler. Hasan Hoca, emekli bir
profesör… Ben değilim. Bu benim bilinçli bir tutumumdu ama. Sivil alanda
kalmak istedim. Sonra Hasan Hoca evli de… O yüzden okurken bir ara
“Mehmet Bey kaderimi mi çiziyor yoksa” bile dedim. Sonunda da bir
sürpriz var zaten.
M.E: Romanda Hasan Hoca’yı evlendirdik ama belki de şimdi sırada ona ilham veren İhsan Eliaçık vardır kim bilir!
10 Ekim 2011
roman cümlesi
"İnsan hayatı, okunması gerekli kitapların yanında çok, ama çok kısadır. İyi bir okuyucunun okuyabileceği kitap sayısı iki, üç bini geçmez. Bu nedenle asla rastgele okumamalıyız. Ben kitap değil, yazar okuyun derim." (Mehmet Eroğlu)
9 Temmuz 2012 Pazartesi
"Emile Ajar, 'Onca Yoksulluk Varken: Minör Bir Edebiyat"
Emile Ajar ve ‘‘Onca Yoksulluk Varken’’:
Minör Bir Edebiyat
Cihat Duman
Dildeki zehri
fark eder etmez metni terk edemiyorum. Kurmaca, zaten başlı başına
ters yüz eden bir evren. Bir de üstelik zehirli bir dil kullanılmışsa
yazarın dil dağarcığı, okurun dil dağarcığıyla boğuşma halinde kalır.
Bunun bir sonu
yok. Kazanan ve kaybeden kayıptır. Alışılagelmişi sarsan, kesinliği
olmayan, anlamı parçalı halde ileten veya iletmeye niyeti olmadığını
belli eden yazarlar vardır: Beckett, Salinger, Refik Halid Karay, Oğuz
Atay, Kurt Vonnegut, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi.
İşte bu yazıyı
yazdıran Emile Ajar’ın Onca Yoksulluk
Varken kitabı, yukarıda bahsettiğim anlamda beni zehirleyen
bir kitap oldu. Metinle kurduğum ilişkinin yanı sıra Emile Ajar’ın
okuduğum diğer zehirlilerle olan ortak yönleri ve ayırt edici özellikleri
beni etkiledi.
Serbest dolaylı
anlatımın birinci tekil şahsın ağzından anlatıldığı türü etkileyicidir
(buna serbest dolaysız anlatım
diyelim). Fakat burada anlatımın gücüne güç katan ikinci bir etken
daha var: Kitabın künyesinde yazar olarak gözüken Emile Ajar’ın da
kurmaca olması. Çünkü Emile Ajar, Romain Gary’nin müstear adı.
Hani şu Godard’ın
ünlü À bout de souffle (Serseri
Aşıklar, 1960) filminde kalpleri mengeneye alan Jean Seberg’in kocası.
Ki kendisi Seberg’in intiharından üç yıl sonra bıraktığı intihar notunda,
“İntiharımın Seberg’le bir ilgisi yoktur,” diyebilmiştir (son cümlemdeki
Ece Ayhan etkili kan bilerek akıtıldı).
Barthesçı
bir “Yazarın Ölümü” burada bütün mecazlarından iki kere -hem müstearla
yazarak adı yok etmek, hem de bedensel intiharla dünyaya son vermek-
gerçekleşiyor.
Ölü bir orospunun
oğlu olan Momo (on üç yaşındadır), kendi ağzından başından geçenleri
anlatmaktadır. Momo, fahişelerin doğum yapmasının yasak olduğu
Fransa’da yanlışlıkla doğan orospu çocuklarına bakıcılık yapan Madam
Rosa’nın evinde diğer orospu çocuklarıyla birlikte kalmaktadır.
Rosa, eski
orospulardandır ve olayın geçtiği zamanlarda hasta ve yaşlıdır. Momo,
zamanla annesinin ölümüyle gerçeği öğrenir.
Ayrıca babasının
çıkıp gelmesi onu hiç şaşırtmaz. Hatta hesaplaşma gereği bile doğmaz.
Çünkü Momo,
yersiz yurtsuzdur. Uzun uzun anlatmak yerine deliller eşliğinde haz
ve ibret ile ilerlemek gerekiyor. Aşağıda romandan bazı bölümler
benim ekleyeceğim şerhlerle birlikte verilecektir:
“Böylece her yıl 3.000 köpeğin sevgisizlikten öldüğünü
anlattı” (s. 2).
Rosa, Momo’yu
dizinin dibine oturtarak Fransa’da tatile çıkanların köpeklerini
bahçelerine bağlayıp gittiğini anlatıyor. Bundan dolayı 3 bin köpeğin
öldüğünü rakam bildirerek anlatmak Rosa’nın Yahudi olması ve Hitler’in
elinden kıl payı kurtulmasıyla da ilişkilendirilmiş oluyor.
Bu durum romanın
başka yerinde açıkça anlatılmış, hatta Rosa’nın Hitler’in fotoğrafını
duvara astığını ve ona bakarak sakinleştiğini de müşahede ediyoruz.
Foucaultcu bir faşizm isteği var. Ayrıca köpeklerin bu durumda açlık
yerine sevgisizlikten öldüğünün belirtilmesi (sevgiye aç) tam
bir kapalı ironi.
“Uzun zaman arap olduğumu bilmedim çünkü kimse beni
aşağılamıyordu” (s. 3).
Momo’nun anne
ve babası Müslüman. Rosa’dan, Momo’yu Müslüman geleneklerine göre
yetiştirmelerini istemişler. Yukarıda alıntılanan cümle, devrin
Fransası’nda gettolarda yaşayan Cezayirlileri, genel anlamda ırkçılığı
ve nefret söylemini taşıyabilen bir cümledir.
Bu anlamda
minör bir edebiyattır Emile Ajar’ın yaptığı. Siyasal bir mesele ilettiği
için değil ifade ediş tarzı, sesi konuşan özneden alıp anonim ve ‘kişisel-öncesi’
bir söyleyişe yerleştirdiği için siyasaldır (Deleuze’ün ‘kolektif
kurgu’ dediği şey bu işte).
“Madam Rosa’nın evinde hemen hemen hepimiz orospu
çocuğuyduk” (s. 4).
Madam Rosa,
bu işi para karşılığında yapıyor. Çocukların aileleri her ay Rosa’ya
içinde para olan zarflar gönderiyorlar.
“Orospu nedir biliyor musun? Kendilerini kıçlarıyla
savunan insanlardır” (s. 10).
Roman boyunca
anlatıcı çocuk tarafından fahişelerin eylemi bir savunma biçimi
olarak anlatılıyor. Üreme organının belirtilmemesi ilginç. Emile
Ajar, Koca Tembel adlı romanındaysa
“idrar yolları organları ile yapılan
zina” (s. 78) diyerek lümpen
pezevenklerin sosyal zinalarına gönderme yapmayı ihmal etmiyor.
“‹nsanın hiçbir zaman bacakları olmaz içinde” (s. 35).
Serbest dolaysız
anlatımın belki de en keskin yeri burası. ‹ç dünyasından, düşüncelerinden
kaçmak isteyen bir çocuk tam bir edip veya filozof edasıyla konuşturuluyor.
Kendinden kaçamamanın bacakları. Gregor Samsa’nın bacakları. Eğilip
kendi yanaklarından öpememenin bacakları.
“Bi kere o bi aslan değil, dişi aslan” (s. 47).
Halüsinasyon.
Replik. Fakat burada kayda değer olan, aslan gibi eril bir hayvanın
dişi olanının altının bir çocuk tarafından çizilmesi. Müspet cinsiyetçilik.
Çiftleşme sonrası erkeğini yiyen dişi peygamberdevesinin haklılığı.
Küçük ölüm.
“Bana hep garip gelen gözyaşlarının doğmadan önce
programlanmış olmasıdır. Bu demektir ki ağlayacağımız önceden
saptanmış” (s. 55).
Ağlama, belki
de Marguerite Duras’ın Yaz Yağmuru’ndan
sonra en çok gözyaşı, bu romanda dökülüyor. “O kadar ağlıyordu ki çişim geldi” (s. 11) Momo’nun çişi,
sessiz gözyaşlarının uyarısı sonucu geliyor.
Çişşşşşşşşşşş. Daha
çok ağlayabilmek için çok su içen insanlar.
“Ondan sonra, Printemps’den bir çift eldiven yürüttüm,
gittim onları bir çöp tenekesine attım, iyi geldi” (s. 68).
Sıkıntıyı,
faydasız düşünceleri, gelecek kaygısını ve mağduriyeti dizge dışı
davranarak bedenden atma biçimi. Suç. Her tarafın çareyle dolduğu
ve çaresizliğin lüks olduğu bir zamanda yaşanıyor.
Mesela, parasızlık
en büyük lükslerden. Eylemsiz kalabilmenin şık bir gerekçesi. Çalıntı
emtianın -ki özelleştirilmiştir- kamu çöplüğüne atılarak tekrar
kamusallaştırılması. Çöp, eşitlik ilkesinin -belki de sosyal devlet
ilkesinin- önde gelen nişanelerindendir.
“‹nsan acı çekince gözleri büyür, eskisinden daha
anlamlı durur” (s. 71).
Bakınız: Cahit
Zarifoğlu ve Oğuz Atay’ın sıradan gençlik fotoğrafları ile yaşlılık
fotoğrafları arasındaki boşluğa bakış farkı. Düzenli yapılan yetimhane
ziyaretlerinde 14 yaşında doğmuş çocukların 70 yaşında gözleri.
Bakınız.
“Bir tek palyaçoların yoktur yaşam ve ölüm sorunları,
çünkü onlar dünyaya aile yoluyla teşrif etmezler. Doğa yasalarının
dışında yaratılmışlardır ve hiçbir zaman ölmezler, yoksa komik olmazdı”
(s. 74).
Dünyada bir ölüden daha komik bir şey olamaz diyen yazarı unuttum. Beckett
değilse eğer Ionesco’dur. Palyaço bir nevi ‘travesty’.
Güncel anlamda
kullanılan travestiden bahsetmiyorum. Komedi kuramında kavramsallaşan
ve yabancılaştırma etkisi yaratan bir kılık değiştirme. Kurmaca,
yani maske ardından konuşmak, kendine itimadı olmayanların sığınağıdır.
“Rosa’nın elini tuttuğum zamanki kadar bir daha
hiç dilememiştim polis olmayı, öylesine güçsüz hissediyordum kendimi” (s. 94).
Momo, kaçak
doğum yapmış bir orospunun oğlu olması sebebiyle polisten korkuyor.
Madam Rosa’nın evinde diğer orospu çocuklarıyla birlikte yaşadığı
ortaya çıkarsa o ve arkadaşları yetimhaneyi boylayacaklar.
Polis, devlet
iktidarının güç göstergesi olarak her tarafta gösterilen bir şey. Babam polistir, babam polistir. Sadece
polis olmak istenmez bu durumlarda. Polisin maddi ve manevi işkencesine
de ihtiyaç duyulur.
“Kolera suçsuz bir hastalıktı” (s. 100).
Kolerayı şahsileştirmek.
Kolera virüsüne karşı üretilen virüsler, sayıca fazla olmaları
nedeniyle çoğu zaman savaşı kazanırlar. Aşı dediğimiz şey, yararlı
virüslerin bedene demokrasi getirmek adına zavallı kolera virüslerini
faşistçe katletmeleridir.
“Doğanın yavaşça boğazını sıktığı, gözleri yuvalarından
fırlamış yaşlıları kürtaj etmek yasaktır” (s. 111).
Temelde romanın
önerdiği iki kavram var. Birisi orospuların yaptığı cinsel eylemi
bir savunma biçimi olarak üretmek (yukarıda değindim), diğeri de
ötenaziyi kürtajla açıklamak.
“Hayır, Momo’cuğum bunu yapamayız. Acısız ölümü
kesinlikle yasaklar yasalar. Burası uygar bir ülke. Neden söz ettiğini
bilmiyorsun sen” (s. 168).
Momo, hastalanan
Rosa’nın çektiği acıların son bulmasını istemektedir. Bu arada romanın
bu bölümünde küçük Momo’nun yaşlı ve hasta Rosa’ya karşı hissettikleri
belirmeye başlar. Bu tipik bir aşktır. Aşkla birlikte gelen öldürme
isteği.
“Annem kürtaj olmadığı gün, bir cinayet işledi” (s. 114).
“Mösyö Hamil henüz aramızdayken öbür dünyayı garanti
edenlerin şairler olduğunu söylerdi hep” (s. 114).
Ölümü sigortalayan,
öbür dünyayı garantiler.
“Neden bazı insanların her şeyi vardır? Hem çirkin,
hem yoksul, hem hastadırlar da birtakım insanların hiçbir şeyi yoktur,
anlamıyorum” (s. 155).
Tersinden
mülk. Çirkin, hasta, yoksul ve benzer haller tarafından konuşmak bir
tür minör edebiyattır. Beckett’in sakat karakterleri yazarın söyleyemeyeceklerini
çok büyük bir şiddetle söyleyebilirler. Anlatıcı, anlatıcı maskesi
ardında normal bir bireyin söyleyebileceği şeyleri sakat, yoksul
ve hastalara söyletir.
Örneğin Beckett’ın
Molloy adlı karakterinden bir cümle alıntılayalım: “O zaman anladım, biri sağlamlar, biri
sakatlar için iki yasa olmadığını; hayır, zenginlerle fakirler,
gençlerle yaşlılar, mutlularla mutsuzların uymak zorunda olduğu
tek bir yasa vardı.”
Ve son söz:
6 Temmuz 2012 Cuma
Gün Zileli: "Foti Benlisoy'un Kitabı - Güncel Devrim Sorunlarını Tartışmak"
Foti Benlisoy’un, daha ismiyle bile dikkat çeken kitabında, 1. Bölümde, Avrupa’daki devrimci ayaklanma ve direnişler, Fransa, Yunanistan, İspanya ve Amerika’daki “Wall Street’i işgal et” hareketi bağlamında ele alınıp inceleniyor; 2. Bölümde, Tunus, Mısır, ardından Libya ve Suriye vb. bağlamında Arap dünyasındaki devrim ve ayaklanmalar ele alınıyor; 3. Bölümde ise, Türkiye sol hareketi ile Kürt hareketi tartışılıyor ve AKP iktidarına karşı mücadele bağlamında Türkiye’de devrimin sorunları irdeleniyor.
Benlisoy’un kitabının ana ekseni, kitabın adından da anlaşılacağı gibi, 21. Yüzyılın ilk on yılının ardından, 2011 yılında aniden patlak veren Arap devrimleridir ama bu sadece Arap dünyasına ilişkin bir olay olarak değil, doğru bir şekilde, dünya çapında devrimin yükselişi olarak tahlil ediliyor.
Kitabın, dört temel noktada ele alacağım daha ayrıntılı bir incelemesine geçmeden önce, Benlisoy’un ve kitabının devrime ve yükselen dünya devriminin sorunlarına bakışı konusunda genel bir yargımı baştan belirtmeyi gerekli görüyorum: Devrimci Marksist kategorisinde görülebilecek Benlisoy’un devrime ilişkin genel bakışı, kesinlikle liberalizmle arasına net çizgiler çeken devrimci bir yönelişi ifade etmektedir. Bu yüzden, genelde kendisiyle benzer bir bakış açısına sahip olmaktan sevinç duyduğumu belirtmeliyim. Öte yandan, pek doğaldır ki, daha alt başlıklarda bazı farklılıklarım mevcuttur. İlk alt başlıkta, Benlisoy’la kesinlikle uyuştuğum ve kendisine tamamen katıldığım, Arap devrimlerinin – elbette gerçekten devrim olanlarının – özünde neo-liberalizmi hedef aldığı yönündeki çok önemli saptamalarına yer vereceğim. Bundan sonraki üç alt başlıkta ise, kendisiyle belli noktalarda ayrıldığım, “devrim ve emperyalist müdahale”; “bugünkü devrimin izleyeceği yol” ve “AKP iktidarının niteliği” konularına gireceğim.
Ayaklanmaların Temelinde
Neo-Liberalizme Tepki Var
Foti Benlisoy, “Tarihin Sonundan, Devrimin Güncelliğine” başlığını taşıyan, 45 sayfalık uzun giriş makalesinde, özel olarak devrimlerin, iddia edildiği gibi, “liberal, parlamentarist demokrasi” özleminin ifadesi mi olduğu, yoksa özünde kapitalizmi ve kapitalizmin otuz yılı aşkın bir zamandır gündemde olan neo-liberal programına bir tepkiyi mi ifade ettiği konusunu döne döne işlemiş. İyi de etmiş. Çünkü bu konuda, özellikle anaakım medyanın önayak olduğu ve liberallerimizin de körüklediği çok büyük bir çarpıtma söz konusu. İşte Foti Benlisoy’un tamamen katıldığım ve önemle altını çizdiğim satırları:
“Bu çerçevede, ayaklanmaları ve muazzam kitle hareketlerini Asyatik despotizme karşı Batı değerlerinin bir tasdiki olarak görme ve gösterme çabası sol mahfillerde dahi etkili olabiliyor… Arap ayaklanmaları hemen bütün insanlığın kafasına liberalizmin yeni bir zaferi olarak kakılmak isteniyor… Oysa Tunus’ta, Mısır’da kitlelerin demokratik haklarla beraber sosyal adalet taleplerini kendiliğinden bir biçimde harmanlamaları bir tesadüf değil, otoriterizme itirazın toplumsal kaynakların yağma edilmesine dayalı mevcut iktisadi-sosyal modele itirazı da ister istemez gündeme getirmesinin sonucuydu.” (s. xiv)
Ve Benlisoy, ayaklanmaların sınıfsal kökenine dikkat çekerek yukardaki fikrini pekiştiriyor:
“Her şeyden önce bütün bu mücadelelerde, emek piyasalarını esnekleştiren, işsizliği yapısallaştıran ve eğitimi ticarileştiren neo-liberal siyasetlerin geleceksizlik ve güvencesizlik cenderesine sıkıştırdığı gençlik kesimlerinin, kapitalist krizin yarattığı küresel ‘kayıp kuşağın’ ön planda olduğu görülüyor.” (s. xxxii)
Ve demokrasi mücadelesini neo-liberalizme karşı mücadeleden kopartan gerek burjuva liberal, gerekse muhafazakâr-sol anlayışlara karşı çıkan şu kısa ama çok önemli satırlar:
“Bu durum, demokrasi meselesinin önümüzdeki süreçte kapitalist küreselleşmeye karşı direnişlerin önemli bir unsuru olacağı ya da tersinden söylersek demokrasi mücadelesinin neo-liberalizme karşı direnişten ayrı düşünülemeyeceği anlamına geliyor.” (s. xxxiv)
Bu mükemmel satırlara ilave edebileceğim hiçbir şey yok.
Ayaklanmalara Emperyalist Müdahale
Konusunda Alınacak Tutum
2011 yılı başında önce Tunus’ta başlayıp, Mısır devrimiyle devam eden ve neredeyse bütün Arap ülkelerine yayılma istidadı gösteren Arap Devrimi, Libya ve Suriye’deki emperyalist müdahaleyle ve ayaklanmaların emperyalistler tarafından militarize edilmesiyle, hiç eğip bükmeden söyleyeyim ki, adeta duvara tosladı. Artık bu andan sonra Libya ve Suriye’de bir devrimden değil, emperyalizm yanlısı bir karşı-devrimden rahatlıkla söz edilebilirdi. Fakat Benlisoy, bunu net bir şekilde ortaya koymak yerine, eleştiri oklarını bu ayaklanmalara karşı başından kuşkucu, hatta karşıt bir tutum alan ulusalcıları ya da bazı solcuları yöneltmeye devam etmiş. Burada bu noktayla ilgili bazı alıntılar yapmak istiyorum Benlisoy’dan:
“Ancak emperyalist müdahalecilik ve saldırganlığa karşı dururken Kaddafi rejiminin yanına düşmemek de elzem. Ne yazık ki Hugo Chavez, Daniel Ortega ve Fidel Castro yaptıkları kimi açıklamalarla tam da bu hataya düştüler. Emperyalizmin bölgedeki muhtemel tasarımlarına karşı itirazda bulunurken Kaddafi rejiminin canice niteliğini adeta unuttular.’ (s. 134)
“Evet, hem Kaddafi’ye hem de emperyalizme karşı tutum almak ve Libya halkının kendi kaderini tayin mücadelesine destek olmak mümkün. Kaddafi’yle emperyalizme direnmek mümkün olmadığı gibi, emperyalist saldırganlıkla insani felaketleri önlemek ya da diktatörlere karşı mücadele etmek de akıl kârı değil.” (s. 135)
“Oysa devrimci sosyalistler kitle mücadelelerine sırtlarını dönemezler. Siyasal haklar için polis ve asker kurşunlarına karşı göğüslerini siper eden erkek ve kadınların eylemlerini, biz bunlar emperyalizmin işine geleceğini düşündüğümüz için hor göremeyiz.” (s. 154)
“Sosyalistler, ayaklanmaları bizim ya da ötekilerin diye ayırt etmezler, kitle hareketlerinin sonuçlarını devletlerarası sistem zaviyesinden ölçmezler. Kurtuluşu fillerin tepişmesinde aramazlar. Bütün olumsuz koşullarda bu mücadeleler içerisinden süzülebilecek en ufak ihtimalin üzerine titrer, onu büyütmeye var güçleriyle çalışırlar.” (s. 154)
“Uluslararası düzeyde devrimci hareketin ve toplumsal mücadelelerin Libya örneğinden çıkarması gereken ders son derece açık görünüyor: Emperyalist müdahaleye karşı çıkarken Esad rejiminin bir an evvel yıkılabilmesi için Suriye’deki halk hareketini ama’sız, fakat’sız desteklemek, bunu yaparken de kendi ittifaklarını kurabilme becerisini göstermek. Elbette Baas diktatörlüğünün anti-emperyalist bir karakteri olmadığı, olamayacağı hususunda anlaşıyorsak.” (s. 219)
Baas diktatörlüğünün anti-emperyalist bir karakteri olmadığında elbette anlaşıyoruz ama Suriye’de “halk hareketi” denen şeyin de hiçbir devrimci karakteri olmadığında ve doğrudan emperyalist güçlerce örgütlendiği noktasında da anlaşıyor muyuz acaba?
Öncelikle belirtmeliyim ki, uluslararası mevzulara ve halk ayaklanmalarına kesinlikle ulusalcılardan ve bir kısım solcudan farklı bakıyorum. Yani onların her taşın altında emperyalizmin parmağını arayan ve dolayısıyla halihazır devletlere ve onların işkenceci polis aygıtlarına sırt dayayan tutumlarını hiçbir şekilde onaylamam ve eleştiririm. Öte yandan, tarihteki, kendi blokları içinde yer alan her türlü muhalefet ve ayaklanmayı “emperyalist oyunu”, “CIA kumpası” olarak görüp tukaka ilan eden Stalinci GPU mantığını da reddederim. Diyelim ki, Sovyet blokundaki bir ayaklanmaya batılı emperyalistler hoş gözlerle bakıyor olsunlar, bu, o ayaklanma ya da isyanın haklılığını ortadan kaldırmaz. Bu yüzdendir ki, Macar Devrimini emperyalist batının oyunu ve karşıdevrim olarak ilan eden Stalinistlerin bu tür argümanlarının hiçbir değeri yoktur gözümde. Bu tür ayaklanmaları, batılılar uzaktan – evet uzaktan, çünkü Sovyet tankları Macaristan’ı ezip geçerken sadece seyirci kalmışlardır – destekliyor olsa bile bakışım değişmez. Dünya büyük güçlerin oyun sahasından ibaret değildir, bazen halklar da çıkar sahneye ve bütün hesapları ve paradigmaları paramparça ederler. Bu anlamda Foti Benlisoy’a katılıyorum.
Evet ama bir de şu anda içinde yaşadığımız gerçek var. Tabii ki, Libya ve Suriye’deki ayaklanmalar da başlangıçta bu baskıcı diktatörlüklere tepki olarak ortaya çıkmıştı. Ama kısa, çok çok kısa bir zamanda emperyalistler duruma el koydu ve bu ayaklanmaları kendi komplolarının ve hakimiyet savaşlarının basit bir aracı haline getirdiler. Artık bu noktadan sonra da, yukarda söylendiği gibi, bu hareketleri “ama’sız ve fakat’sız” desteklemeye devam etmek, çok büyük bir laf etmek istemem ama açıkça ve göz göre göre emperyalistlerle işbirliği anlamına gelir.
Nasıl destekleyeceğiz? Örneğin Türkiye sınırından isyancılara ulaştırılmak üzere silahların sevk edilmesine destek verebilir miyiz? Elbette Foti’nin cevabı “veremeyiz” olacaktır? İsyan hareketi içinde emperyalistlerden silah almayı kabul etmeyen bir kesim var mı, onları destekleyelim. Yok böyle bir kesim. Şunu kabul edelim ki, “isyan hareketi” emperyalist kuklasıdır. Emperyalist kuklalarını desteklemek de devrimcilere düşmez doğrusu.
Elbette bu, Esat’ın diktatör olduğunu bilmeye, söylemeye ve devrilmesini arzu etmeye engel değil. Ama arzu etmek başka şey, fiilen yürütülen bir mücadelede “isyan adına” emperyalist işbirlikçileriyle işbirliğine gitmek başka şey.
Kendimizi eleştirmekte açık ve keskin olmalıyız. Mazeretler bulmayalım ve kabul edelim ki, Bakunin’in 1848 Devriminde kapıldığına benzer bir devrim sarhoşluğuna kapıldık ve sabah ayıldığımızda durumun hiç de parlak olmadığını tespit etmekte zorlandık, zorlanıyoruz. Her şey birbirine denk düştü, bu yüzden devrim sarhoşluğuna kapılmamız biraz da normaldi. Avrupa’nın Akdeniz hattında büyük bir sarsıntı yaşanıyor ve devrimci kitle hareketi hem Avrupa’nın içlerine, hem de Kuzey Afrika’ya yayılıyordu. Tunus ve Mısır devrimleri müthiş cesaret vericiydi. Güney Amerika’da Şilili gençler vb. harikalar yaratıyordu ve Birleşik Devletler’de “Wall Street’i işgal et” hareketi dalga dalga yayılıyordu. Evet ama emperyalistlerin yükselen bu dalgayı kenardan izlemeleri mümkün müydü? Müdahale etmeleri kesindi. Hem de bu müdahale, örneğin 1917 devriminde olduğu gibi, Sovyetler Birliği’ni ablukaya almak gibi falan da değildi. Keşke öyle bir müdahale olsaydı, o zaman ak koyun kara koyun daha net ortaya çıkardı. Hayır, emperyalistler müdahalenin en kahredicisini yaptılar. Halk ayaklanmalarını hiçbir şekilde karşılarına almadılar. Yıkılanın (örneğin Mübarek’in) yıkılışını seyrettiler ve ondan sonraki hamleyi düşündüler. Libya’da o kadar da pasif kalmadılar. Muhtemelen şöyle düşündüler: “Bu ayaklanmalar domino taşı gibi devam edip gidecek; karşı çıkmamak yetmez, pasifçe seyretmek doğru değil, biz bu ayaklanmalardan azami yararı sağlamaya bakalım. Örneğin, bugüne kadar mecburen işbirliği yaptığımız ve katlandığımız, yıkılmaları zaten kaçınılmaz olan diktatörleri yıkmakta, ortalığı temizlemekte ve hakimiyetimizi pekiştirmekte kullanalım bu ayaklanmaları.” Ve olan da budur zaten.
Peki ama durum bu kadar açıksa biz neden halk ayaklanmasını destekleme uğruna emperyalist oyunların safında yer alalım ki?
Bu konuda son bir söz: Bence Chavez, Ortega ve Castro’yu diktatörleri eleştirdikleri için eleştirmek saçma. Çünkü kendileri zaten diktatör. Hapishaneleriyle, tek parti diktatörlüğüyle, fikir özgürlüğünün olmamasıyla, Küba’daki rejimin Kaddafi ya da Esad rejimiyle çok da farklı olduğunu sanmıyorum.
Devrim İçin Gerekli Olan:
Bir Politik Hareket mi, Bugünden Toplumsal İnşa mı?
Evet, sanırım dönüp dolaşıp, Marx’la Bakunin arasındaki, önce politik devrim mi, yoksa toplumsal devrim mi tartışmasına geliyoruz. Foti Benlisoy, 21. Yüzyıl devrimci dalgasının en büyük zaaf ya da eksikliğinin “politik bir hareket yaratamamak” olduğu kanısında. Alıntılarla görelim:
“Anarşistler açısından kritik önemde olan, gelecek toplumun bir ‘nüvesi’ sayılması gereken kamp alanları ve bunların ne olursa olsun muhafazasıydı. Bu kesimi oluşturan birey ve gruplara göre, hareketin somut siyasal-toplumsal talepleri olmamalı ve daha ziyade kamp alanının gelecekteki toplumun bir nüvesi (prefigürasyonu) olarak ‘otonom’ yapısı korunmalıydı.” (s. xxxvi)
Foti Benlisoy, bu anarşist eğilime “sosyal yanılsama” adını vererek şöyle eleştiriyor:
“1990’ların ortasındaysa canlanan toplumsal hareketlerle birlikte direnişlerin, toplumsal hareketlerin ya da ‘hareketlerin hareketi’nin kendi kendisine yeterli olacağı ve ‘siyasal’ olanın göz ardı edilebileceği görüşü yaygınlık kazandı. Geçmişin partiyi ya da devrimci iktidarı toplumsal dönüşümün temel dinamiği addeden ‘siyasal yanılsaması’na simetrik bir ‘sosyal yanılsama’ bu dönemde yaygınlık kazandı.
“İktidarı almadan dünyayı değiştirme formülasyonu bu yanılsamanın belki de en radikal ifadesiydi… toplumsal hareketlerin kopuşçu bir siyasal perspektif veya strateji yokluğunda karşı karşıya bulunduğu kesintiye uğrama, soğurulma, sisteme eklemlenme, bürokratikleşme ve lobici bir siyaset etme biçiminin esiri olma gibi riskleri göz ardı ediyor. Bu dönemde Latin Amerika’daki kimi siyasal başarılar (Venezüella ve Bolivya) dışında söz konusu mücadelelerin çoğunlukla yenilgiyle sonuçlandığını unutmamak gerekiyor.” (s. xli)
“Kestirmeden ifade etmek gerekirse, mevcut mücadele ve direnişler belli bir siyasal alternatif, yani bir karşı-hegemonya etrafında ortaklaştırılamazsa geri çekilme, hatta yenilgi mukadderdir.” (s. xlii)
Benlisoy, kitle mücadelelerinin yoğunluğuyla siyasal örgütlerin güçsüzlüğü arasında bir uçurum olduğunu saptıyor:
“…yoğun kitle mücadelelerine rağmen, radikal siyasal örgütlerin ve sendikaların, toplumsal taban örgütlerinin üye sayılarında bir sıçrama yaşanmıyor. Yani toplumsal hareketler vuruyor geri çekiliyor, vuruyor geri çekiliyor. Kalıcı bir etki bırakmıyor, bırakamıyor. Toplumsal hareketlerin gelişkinliği ile bunların siyasal ifadesi arasında bir uçurum var.” (s. 168)
Ve daha net bir sonuç:
“Parti fikrinden, yani geniş kitlelerce tanınır, çoğulcu bir anti-kapitalist, feminist ve ekolojist siyasal özne yaratma çabasından taviz vermemek elzem.” (s. 301)
Foti Benlisoy’un yukardaki saptamalarıyla çelişen, aynı kitaptaki, tamamen katıldığım şu doğru ve yerinde tespitiyle başlamak istiyorum eleştirilerime:
“Eğer Tunus’ta Aralık sonunda başlayan zincirleme ayaklanmaları idare etmeye dönük güçlü siyasal aygıtlar bulunsaydı, muhtemelen şimdiye kadar Ben Ali liderliğiyle uzlaşmaya gitmiş olurlardı. Oysa böyle aygıtların olmaması, kitlelerin öfke ve enerjisini dizginsiz bırakmış, başkaldıran halk sonuna kadar gitme cüretini göstermiştir.” (s. 106)
Son alıntıdan hareketle Foti Benlisoy’un şöyle akıl yürüttüğünü farz edebilir miyiz: Başlangıçta “güçlü siyasal aygıtlar”ın olmaması, kitlelerin öfkesinin dizginsizce ilerlemesi için iyidir ama sonrasında devrimi ilerletmek için “güçlü bir siyasi aygıt”ın olması elzemdir. Elbette absürd bir şey bu ve elbette Foti Benlisoy da böyle bir şey söylemek istemiyordur. Peki bu çelişkili ifadelerin anlamı nedir? Bence bunun anlamı, Benlisoy’un, teorisiyle hayatın getirip önüne koyduğu gerçeklerin çelişmesidir. Bir yandan güçlü siyasi yapıların devrimi nasıl önlediğini ve hızla düzen içi bir uzlaşmaya yöneldiklerini görmezlikten gelmek istemiyor ama bir yandan da Marksist-Leninist teorinin çok temel bir amentüsü olan “öncü siyasi örgüt” teorisini terk etmek istemiyor.
Şimdi şu “siyasi ilüzyon” “sosyal ilüzyon” meselesine geçebiliriz. Öncelikle belirtmeliyim. Sosyal değişimi esas almak ve bu anlamda siyasi değişim yolunu reddetmek, kesinlikle siyasi alana gözünü kapamak anlamına gelmez. Bazı anarşistler hatalı bir şekilde bunu böyle anlıyor olabilirler ama genelde anarşizmin tavrı böyle değildir. Tepemizdeki siyasi heyulayı, Marx’ın deyişiyle devlet denen o kötücül uru nasıl görmezden gelebiliriz ki? Üstelik sosyal kurtuluş mücadelesini esas alanların sosyal kurtuluşun önündeki bu en büyük engeli görmezden gelmeleri ya da buna önem vermemeleri iyice saçma olur. Bu yüzden toplumsal devrimciler, siyasi alanı çok büyük bir titizlikle izlerler, tahlil ederler ve oradaki hareketlenmelere anlam vermeye çalışırlar.
Ama bunu yapmakla siyasi mücadeleye katılmak aynı şeyler değildir. Çünkü net bir şekilde belirteyim ki, bugüne kadarki yüzlerce deneyle ortaya çıktığı gibi, siyasi alanda elde edilen en radikal başarılar bile son tahlilde halihazır kapitalist düzenlere hizmet etmekte, onlara eklemlenmektedir. Devrimcilerin siyasi alandan, örneğin parlamentodan kitlelere seslenmenin cazibesine kapılmalarını doğal karşılamak gerekir. Gerçekten de, örneğin bugün BDP milletvekilleri, AKP’nin içyüzünü halka açıklıyorlar da fena mı oluyor? Hiç de fena olmuyor ama daha derin düşünmek ve getirinin yanında götürünün de hesabını yapmak gerekir. Evet, kitlelere sesleniyorsunuz ama aynı zamanda kaçınılmaz olarak sistemin kurumlarının içine çekilip farkında bile olmadan ehlileşiyorsunuz.
Bunu bir yana bırakalım. Siyasi bir aletle, yani siyasi iktidarla, parti iktidarıyla, yani “yeni” bir devletle devrim falan yapılamayacağını bize son yüz yıldaki mücadelelerin sonuçları öğretmediyse başka hiçbir şey de öğretemeyecek demektir. Ama “bilinçsiz” olduğu sanılan kitleler kendi kolektif bellekleriyle ve bilinçleriyle sonucu çoktan çıkartmışlardır. İşte, Benlisoy’un da saptadığı gibi, sonunda ölüm bile olsa en çetin mücadeleleri göze alan kitlelelerin siyasi örgütlere güç vermemelerinin sebebi budur. Ders almayan devrimciler, boyunlarındaki teori prangasının ağırlığıyla aynı hatalı yolu bir kere bir kere daha denemek isteyebilirler ama kitleler bunu asla yapmayacaktır. Çünkü onların teorisi yok, sezgileri var. Sezgileriyle bu yolun çıkmaz olduğunu biliyorlar ve örgütlere asla güç vermek istemiyorlar.
Bunları söylerken popülizm yaptığım sanılmasın. Kitleler yanılmaz diye bir fikrim var. Yanılırlar, hem de fena halde yanılırlar, defalarca yanılırlar, bugün de yanılmaya devam etmektedirler ama bir şeyi idrak ettiklerinde de diretmemeleri onların güzel yanıdır. Kör gözüm parmağına aynı yanlış yolda inat eden devrimcilerle kitlelerin temel farkıdır bu.
Foti Benlisoy, yukarda verdiğim bir alıntıda Venezüella ve Bolivya’daki siyasi başarılardan söz etmiş laf arasında. Oysa böyle bir başarı söz konusu değil. Eğer Chavez’in iktidara oturmasını ve kendi diktatörlüğünü ilan etmesini siyasi başarı olarak görüyorsa bunun Benlisoy’un genel devrimci bakışına hiç ama hiç uymadığını belirtmek zorundayım.
Benlisoy, ileri atılan kitlelerin, sonrasında geri çekilmesinden ve siyasi bir alternatif yaratamamasından şikayet ediyor. Evet ama bir de şöyle bakmak gerekmez mi: Aslında ele geçirilecek bir şey yok. Yani kitleler kendi sezgilerine dayanarak siyasi iktidarla bir şey elde edemeyeceklerini anlamışlarsa; bir siyasi alternatif yaratmak, yani aslında gelecekte kendilerini belki bugünkünden bile daha kötü bir şekilde ezecek bir aygıtı, bir mekanizmayı yaratmak yerine geri çekilmişlerse bunda şaşılacak bir şey yok. Onlar hınç duydukları siyasi yapıya saldırıyorlar, eğer onu devirebiliyorlarsa deviriyorlar; bunu yaptıktan sonra da aslında yine geri çekiliyorlar veya yıkamazlarsa da geri çekiliyorlar. Çünkü siyasi yapıdan aslında bir beklentileri yok. Tek beklentileri, kendilerini ezen baskı mekanizmasını geriletmek, yıpratmak ve eğer olanaklar el verirse parçalamak. Ama bu kadar. Bunun ötesinde yeni bir siyasi yapı oluşturmak diye bir yönelişleri yok. İyi ki de yok.
O zaman bu geri çekilişten sonrasını, bunun anlamını, zaaflarını ve olanaklarını tahlil edelim. Evet, siyasi alanda bir şey yapamayacaklarını bildiklerinden geri çekiliyorlar. Bu doğal. Ama zaaf bundan sonrasında başlıyor. Yeni bir saldırıya, yeni yükselen dalgaya kadar bir durgunluk, bir bekleme süreci başlıyor. Oysa kavranması gereken çok önemli bir nokta var: O geri çekildiğin yerde beklemek ve dinlenmek zorunda değilsin. Bu bir cephe savaşı, bir mevzi savaş değil, bu toplumun her alanında, en küçük hücresinde bile verilmesi gereken bir savaş. Dolayısıyla iktidar mevzilerine saldırmak üzere yeni bir dalganın yükselmesini beklemek yerine, çekildiğimiz o geri hatlarda yeni bir toplumun ilişkilerini, hiç kimseden, hiçbir iktidardan, hiçbir yasadan izin almadan bugünden inşa etmeye girişmek en doğrusudur. Yeni bir toplum, bir iktidar değişiminin ardından değil, bugünden inşa edilebilir ve edilmelidir.
Elbette iktidar mevzilerine yüklenen devrimci bir kitlesel seferberliğin ruhları canlandırıcı etkisini kabul ediyorum. Devrimci yükselişler toplumsal değişimlerin kanıdır, canıdır. Ama devrimi illâ devrimci yükselişlere bağlamak da sonuçta bir o kadar atalete sevk edici bir şeydir. Oysa devrim, yeni toplumsal ilişkiler gerçek hayatta karşılık bulan gündelik ilişkilere yansıdığı, insanların günlük hayatlarını da kapsadığı zaman anlam kazanır.
Bu yüzdendir ki, anarşistlerin siyasi veya toplumsal talepler ileri sürmek – ve bir anlamda sisteme ucundan, köşesinden bulaşmak – yerine gelecekteki toplumun nüvesini bugünden oluşturmak çabasını esas almaları doğrudur, hem de hayati ölçüde doğrudur. Bu çaba eleştiriyi değil, büyük bir dikkatle incelenmeyi gerektiriyor.
Öyle değil mi ya! O kadar uğraşıp gelecekte bütün mücadelemizi ya sistemin içine hapsedecek veya satacak ya da bizatihi kendisi üzerimizde bir baskı gücü oluşturacak bir mekanizmayı yaratmak, ona güç vermektense, özlediğimiz sömürüsüz ve özgür bir toplumun ilişkilerini rüşeym halinde de olsa bugünden yaratmaya çalışmak daha akıl kârı değil midir? Siyasi iktidar değişimini belirleyici gören arkadaşlar, sanırım Benlisoy da, evet ama diyeceklerdir, iktidar değişmediği sürece bu yeni toplumsal ilişkilere izin vermez ki, onları ezer. Ne var ki, unutulan nokta şu: İktidar mevzilerine saldırmak için nasıl iktidardan izin istemiyorsak, yeni toplumun ilişkilerini kurmak için de izin istemeyeceğiz. Yeni toplumsal devrim, yasal değil, meşru bir harekettir.
AKP İktidarı: Yeni Bir Tek Parti Rejiminin Adı
Foti Benlisoy’un AKP iktidarına karşı mücadelenin laiklik ekseninde değil, kapitalizme ve neo-liberalizme karşı mücadele ekseninde verilmesi gerektiği yönündeki görüşlerine katılıyorum. Ancak bir sorun var. O da aşağıdaki satırları:
“Tartışmamız fezada cereyan etmediğine göre, uzak yakın kimi uluslararası örneklere başvurmakta da yarar var. Siyasal mücadeleyi iktidardaki şu ya da bu partinin devrilmesine, ona karşı mücadeleye odaklamanın sosyalist hareketi ne gibi açmazlara sürüklediğine dair misaller bunlar. Örneğin ABD’de, küreselleşmeye karşı muhalefet içerisinde toparlanmaya başlayan solun Bush’u iktidardan uzaklaştırmaya kilitlenmesi (“anybody but Bush”), onun Demokrat Parti’nin bir eklentisine dönüşmesine yol açmıştı. İtalya’da Berlusconi’yi ne pahasına olursa olsun iktidardan uzaklaştırma çabası, İtalyan radikal solunun siyasal haritadan neredeyse silinmesine yol açan bir sürecin önünü açmıştı. Kıssadan hisse: Neo-liberalizme ve onunla birlikte gündeme gelen otoriterizme karşı mücadele, şu ya da bu iktidara ‘muhalefete’ indirgenirse sosyalist hareket esbab-ı mucibesini yitirmiş olur.” (s. 288)
Benlisoyun’un kıssadan çıkardığı hissenin yanlış olduğu kanısındayım. Daha doğrusu verdiği “kıssa” bizim durumumuza uymamaktadır. Bush olsun, Berlusconi olsun, normal burjuva parlamenter düzenlerin içinde yer alan muhafazakâr partilerin liderleriydi. Yani partileri parlamenter rejimin kendisiyle özdeş değildi ve bütün burjuva parlamenter rejimlerde olduğu gibi, partileri fazlasıyla yıprandığında seçim yoluyla gitmek zorundalardı.
Oysa Türkiye’deki AKP iktidarı, yaklaşık sekiz yıllık (2002-2010) bir geçiş sürecinin ardından, 2010 referandumuyla doğrudan bir rejime dönüşmüş bulunmaktadır. Bu, tek parti diktatörlüğünün bütün araçlarına sahip parlamentolu (Mısır’daki Mübarek rejimi gibi) bir rejimdir. Dolayısıyla AKP’nin ya da Tayyip Erdoğan’ın, Bush ve Berlusconi gibi, seçim yoluyla iktidardan uzaklaştırılması mümkün değildir. Kısacası, örneğin Suriye’deki tek partili Baas rejimi gibi bir rejimdir bu. Baas’ı kaldırıp yerine AKP’yi koyun, her şey yerli yerine oturur.
Türkiye’den örnek verecek olursak, tek partili Kemalist rejimden (1923-1950) sonra, 2010 yılında yeniden bir tek parti rejimi kurulmuştur. Bu tek parti rejimi, ne DP iktidarına, ne AP iktidarına, ne ANAP iktidarına benzemektedir. Bu partiler, zaman zaman askeri darbe ve müdahalelerle kesintiye uğrayan çok partili parlamenter bir rejimde hükümet oldular. Zor da olsa seçimle değiştirilmeleri olanağı vardı. 1973 yılındaki “Karaoğlan”lı CHP iktidarı bunun göstergesidir. Ya da batan bir merkez-sağ partinin yerine bir başka merkez-sağ partinin alması (AP’nin yerine ANAP, ANAP’ın yerine DYP gibi). Bu, Türkiye’nin koşullarına özgü bir parlamenter rejimdi. Rejim, partiler arası görev değişimini seçim yoluyla gerçekleştiremediği zaman ordu devreye giriyor, birkaç yıllığına iktidara el koyuyor, parlamenter alanı düzenliyor ve görevi yeniden parlamentoya bırakıyordu. Bu anlamda ordunun bile Türkiye’nin kendine özgü parlamenter rejiminin bir bileşeni, bir katalizörü olduğu düşünülebilirdi.
2002’den 2010’da kadar AKP iktidarı altında yaşanan geçiş devresinden sonra kurulan AKP rejiminde ise burjuva parlamenter rejimlerinin olmazsa olmaz kuralı, seçimle devir teslim olanağı ortadan kaldırılmış bulunuyor. Türkiye’nin bir özgünlüğü olarak, artık ordunun parlamenter alana müdahale ederek rejimi yeniden düzenleme şansı da yok ve parlamentodaki muhalefet sadece bir süsten ibaret; kısacası iktidarın ne seçim ne de ordu müdahalesiyle değiştirilmesi şansı var. Buna bir de AKP rejiminin mutlak polis rejimini, yargının tamamen rejimin aleti haline getirilmesini de eklerseniz taşlar yerine oturmaktadır. Karşımızdaki, Türkiye’de kapitalizmi ve neo-liberalizmi dizginsiz bir şekilde uygulayan tek partili bir rejimdir. Anlaşılması gereken şudur ki, AKP, batıdaki, seçimle değiştirilmesi mümkün olan muhafazakâr parti iktidarlarından tamamen farklı bir tek parti rejiminin adıdır. Dolayısıyla bugün, örneğin DP iktidarının son zamanlarındansa (bu benzetmeyi birkaç yazımda ben de yapmıştım hatalı bir şekilde) NAZİ iktidarının ilk zamanlarına daha çok benzeyen AKP rejimine karşı mücadele, kapitalizme karşı mücadeleyle tam anlamıyla üst üste oturmaktadır. Esas bunu kavramamak, Türkiye devrimci hareketini sahte parlamento içi muhalefetlerin bir eklentisi haline getirir.
Türkiye’de bugün AKP rejimine karşı verilen demokrasi mücadelesiyle kapitalizme karşı mücadele birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Demokrasi mücadelesinden ayrılan bir AKP karşıtlığı, kaçınılmaz olarak, otoriter AKP rejiminin yedeğine düşer. AKP iktidarını herhangi bir parlamenter parti iktidarı gibi gören ve dolayısıyla ona karşı mücadeleyi görece tali plana alan bir kapitalizm karşıtlığı, ses getirecek somut bir hedeften kendisini yoksun bırakmış olur, boşlukta kalır, hatta giderek ve farkında olmadan AKP rejiminin bir bileşenine bile dönüşebilir. Biliyorsunuz, DSİP de kendisinin anti-kapitalist olduğunu söyleyip durmaktadır.
Gün Zileli
6 Temmuz 2012
Read more: http://www.gunzileli.com/2012/07/06/foti-benlisoy%e2%80%99un-kitabi-guncel-devrim-sorunlarini-tartismak/#ixzz1zpgATDdW
5 Temmuz 2012 Perşembe
Mesele'nin Temmuz 2012 Tarihli 67. Sayısı Çıktı
Mesele Kitap Dergisi'nin "Kürtaj Yasağı" dosya konulu 67. sayısı (Temmuz 2012) kitapçılara dağıtıldı. Mesele'nin bu sayısında ana söyleşi olarak, feminist Handan Koç'la yapılan bir röportaj yer alıyor. Röportajın başlığı, "Kürtaj Yasağı Bir Meydan Okuma, Ama Bizim İçin Geri Dönüş Yok!" Handan Koç röportajında, kürtaj yasağı getirilme çabasında kritik olanın, iktisadi temelde bir ucuz işgücü deposu yaratılması ve kadınların eve çekilmesi arzusundan ziyade (bu da söz konusu olmakla birlikte), erkek egemen sistemin cinsiyetçi bir saldırısının esas alındığı görüşünde. Yine bu dosya kapsamında, romancı Semra Topal'ın Başbakan'ın Türkiye fantezisi/düşüne dair "Dünya Sahnesinde Çok Çocuklu Türk Milleti" başlıklı eleştiri/taşlaması ve Dr. Muhtar Çokar'ın "Türkiye'de İsteyerek Düşük Konusunda Değerler ve Olgusal Gerçeklik" başlıklı kısa makalesi okunabilir.
Dergideki önemli bir yazı, eleştiri yazılarıyla dikkat çeken
Hazal Halavut'un, romancı Ahmet Ümit'in kendini 'kamusal düzlemde'
takdim ederken sergilediği kodları deşifre eden yazısı "Sultanı Öldürmek -
Ahmet Ümit'i Anlamak". Yazarın Bülent Ecevit Üniversitesi'nde yapılan
"Ana Dilim Türkçe" konferansı bağlamında 'Ses Bayrağı Ödülleri'nden biri almasına ve
Mustafa Sarıgül'e bir Şişlili olarak teşekkürlerini ve minnetlerini sunmasına da değinilen
yazıda, "Yazı'yla kurulan ilişkiyi ilk elden sakatlayanın, çoğu kez edebi değil, ahlaki beklentilerin ihlali olduğu"na dikkat çekiliyor.
Mesele'nin bu ayki diğer yazıları, Mahmut Alınak'la "Köpekler Adası'ndaki O Hicranlı, Yalnız Adam Benim!" başlıklı röportaj, yaptıkları eylem sebebiyle fırsat bilinerek Türk Hava Yolları'ndan atılan THY işçilerinen Gökhan Eryılmaz ve Salih Bayrak'la yapılan söyleşiler, "Koşarken Yavaşlar Gibi" başlıklı iyi 12 Eylül romanlarından birinin yazarı Şöhret Baltaş'ın "Birbirimizden Başka Çaremiz Yok" başlıklı röportajı, Volkan Aran'ın "Biyoiktidar ve AKP'nin 'İmparatorluk' Fikri" yazısı ve Vuslat Saraçoğlu'nun Zeki Demirkubuz'un son filmi "Yeraltı"na dair eleştirisi yazısı da yer alıyor...
4 Temmuz 2012 Çarşamba
Lajos Egri'nin "Piyes Yazma Sanatı" Kitapçılarda...
Lajos Egri'nin tiyatro literatürünün klasik eserleri arasına girmiş olan kitabı "Piyes Yazma Sanatı", yarından itibaren Agora Kitaplığı tarafından bugün (4 Temmuz) itibariyle dağıtılmaya başlandı.
Yıllardır ortalarda gezen oyun yazma kitapları arasında, oyun kurgusunun sırlarını analiz etmeye girişmiş çok az sayıda eser vardır. Lajos Egri’nin artık klasikleşmiş olan kitabı Piyes Yazma Sanatı bu işlevi görür. Egri, bu kitabında ele aldığı görüşlerin ve piyes yazma tekniğiyle ilgili eleştirilerinin, kısa hikâye, roman ve senaryolar için de aynı derecede geçerli olduğunu özellikle vurgulamıştır.
Bir oyunu içine girerek irdeleyen Egri, her dramanın özü olan ‘karakterler’le işe koyulur. Bütün iyi oyun metinleri, insanlara ve insanlar arasındaki ilişkilere odaklanır, hareketi ileri götürüp akışa canlılık katan, insanın temel dürtülerini anlamayı öngören, ‘insanların niçin öyle davrandıkları’na özel olarak eğilen bir çerçeve sunarlar.
William Shakespeare’in Romeo ve Juliet’inden Henrik Ibsen’in Bir Bebek Evi’ne kadar büyük ve tarihsel olaylardan yararlanan Egri, yazarın temel bir önermesinin bulunmasının (insan davranışlarına yansıtılan bir tezinin olmasının) ve dramatik çatışmayı da insan davranışları temelinde geliştirmenin ne kadar hayati olduğunun altını çizmiştir.
Egri’nin önerme, karakter, çatışma üzerinden giden yaklaşımını örnekleriyle ve kapsamlı olarak gösteren Piyes Yazma Sanatı, yazarken gerçeğe ulaşma meselesini doğrudan ele alan ve yazıldığı andan itibaren bütün dönemlerin sınavından geçmiş bir başucu kitabıdır.
Yıllardır ortalarda gezen oyun yazma kitapları arasında, oyun kurgusunun sırlarını analiz etmeye girişmiş çok az sayıda eser vardır. Lajos Egri’nin artık klasikleşmiş olan kitabı Piyes Yazma Sanatı bu işlevi görür. Egri, bu kitabında ele aldığı görüşlerin ve piyes yazma tekniğiyle ilgili eleştirilerinin, kısa hikâye, roman ve senaryolar için de aynı derecede geçerli olduğunu özellikle vurgulamıştır.
Bir oyunu içine girerek irdeleyen Egri, her dramanın özü olan ‘karakterler’le işe koyulur. Bütün iyi oyun metinleri, insanlara ve insanlar arasındaki ilişkilere odaklanır, hareketi ileri götürüp akışa canlılık katan, insanın temel dürtülerini anlamayı öngören, ‘insanların niçin öyle davrandıkları’na özel olarak eğilen bir çerçeve sunarlar.
William Shakespeare’in Romeo ve Juliet’inden Henrik Ibsen’in Bir Bebek Evi’ne kadar büyük ve tarihsel olaylardan yararlanan Egri, yazarın temel bir önermesinin bulunmasının (insan davranışlarına yansıtılan bir tezinin olmasının) ve dramatik çatışmayı da insan davranışları temelinde geliştirmenin ne kadar hayati olduğunun altını çizmiştir.
Egri’nin önerme, karakter, çatışma üzerinden giden yaklaşımını örnekleriyle ve kapsamlı olarak gösteren Piyes Yazma Sanatı, yazarken gerçeğe ulaşma meselesini doğrudan ele alan ve yazıldığı andan itibaren bütün dönemlerin sınavından geçmiş bir başucu kitabıdır.
29 Haziran 2012 Cuma
Mehmet Güreli: Bir Derginin Kısa Tarihi (Cahiers du Cinema)
Savaş sonrası Paris sinemalarını dolduran, sadece sinema için yaşayan ve sinemanın geleceğine yön veren, bir avuç genç adamın tutkulu hikâyesiydi Cahiers du cinema...
Sinema üzerine eşi benzeri olmayan projeleri olan, ileride “Yeni Dalga”yı yaratacak, düşünen insanların dergisiydi.
Sarıydı kapağı ve hep öyle hatırlanacaktı sinema tutkunları tarafından.
Ve onlar her film sonrası uzun yürüyüşlerde sinema tarihini adeta yeniden yazıyorlardı.
Her gün dünyanın bir tarafından bir yönetmen keşfediyorlar, onu inceliyorlar ve gerektiğinde hayata döndürüyorlardı. Sabahlara kadar süren sinema üzerine tartışmalar. Andre Bazin’in yönetiminde François Truffaut, Claude Chabrol, Éric Rohmer, Jean-Luc Godard, Jacques Rivette’in yazılarına yansıyor, birçok filmi de yeniden gün ışığına çıkarıyordu. Hatta unutulmuş sayılabilecek birçok yönetmen de filmleriyle gündemin başköşesine yerleştiriliyordu. ArtıkHitchcock’a daha çok yaklaşmak isteyenler Truffaut’ya başvuruyorlar, Nicholas Ray’i tanımak isteyenler de Godard’ı okuyorlardı.
Dergi sinema üzerine düşünmenin ve yeni bir sinemanın yollarını da açmanın hazırlıklarını yapıyordu.
Karanlık salonlarda edinilen deneyler, hayatın ve stüdyoların kendini belli eden ruhsuzluğunu itiyordu açıkça. Sinemayı, “ölü bir güneşe âşık kimselerden” kurtarmaya çalışıyorlardı.
Yağmura bırakılmış çamaşır gibi ağırlaşmış, hantal yapıyı sokaklara taşımak istiyorlardı.
Kameranın bir kalem gibi kullanılmasından söz ediyorlardı.
Film yönetmenlerinin önemi ilk kez bu denli öne çıkarılıyordu. Godard şöyle diyordu:
“Biz, Hitchcock’un bir filminin Aragon’un bir kitabı kadar önemli olduğunu kabul eden ilkeyi benimseyerek kazandık zaferi.”
Bir anlamda dünyayı sarsacak “Yeni Dalga”nın doğuşunu da haber veriyordu bu sarı kapaklı dergi.
Emilie Bickerton’un ‘Cahiers du cinema’nın kısa tarihi adlı nefis kitabı, belki de ilk kez derginin bu denli öneminin altını çiziyor, Tabii derginin on yıl sonra çevrilip Amerika’da birinci sayıdan itibaren yayımlanması da boşuna değil. Bu durum, dikkat çekmemiş birçok filmin ortaya çıkmasıydı., Ve vizyona girmesi ve tekrar seyredilmesi demekti.
1960’lara gelindiğinde derginin başı çeken kadrosunun tamamı sinema dünyasında önemli filmlere imza atmışlardı. Ama ne yazık ki, hepsinin yetişmesinde büyük katkıları olan Andre Bazin, 1958’de kansere yenik düştüğünden bu filmleri göremeyecekti.
Ama “Yeni Dalga”, bugün de Jules ve Jim, Piyanisti Vurun, Serseri Âşıklar, Kuzenler,Yakışıklı Serge, 400 Darbe, Hayatını Yaşamak, İdam Sehpası gibi filmlerle sinema tarihindeki özel yerini koruyor.
İlk sayısı nisan 1951’de çıkan sarı defterlerse artık eski havasında değil. Projenin ilk günlerindeki, hatta ilk on yılındaki coşkusunu kaybetmiş görünüyor.
Artık sarı da değil kapağı...
O dönemin heyecanlı, sinemanın belleğini yaratan insanları orada değiller. Bu nereden baksanız kendini belli ediyor.
Sadece otomatiğe bağlanmış sürdürüyor yaşamını.
Yıllar önce Jacques Rivette’in söylediği gibi, “insan kendi beklediği, görmek istediği ve hatta bizzat kendisinin yapmak istediği bir filmi öne çıkararak başlıyor işe”.
Derginin sinemaya katkılarını anlatmak ya da ölçmek kolay değil, 60 yıl geçse de, arşivlerden Andre Bazin’den bir Robert Bresson yazısı okumak her zaman bir şeyler katar insana...
Kitap yine Agora’dan...
25 Haziran 2012 Pazartesi
Romain Gary'nin "Polonya'da Bir Kuş Var" Romanı Yeniden Yayınlanıyor!

Romain Gary'nin romanlarını yeniden yayınlamaya başlayan Agora Kitaplığı, Temmuz ayında yazarın "Polonya'da Bir Kuş Var" adlı romanını yayınlayacak.
Jean Paul-Sartre'ın kitabın ilk çıkışında, "Direniş üstüne kaleme alınmış en iyi roman," diyerek övgüye boğduğu Gary'nin bu kitabının asıl adı "Education europeenne - Avrupa Eğitimi". Can Yayınları bu romanı ilk yayınladığında "Polonya'da Bir Kuş Var" adıyla basmıştı ve roman bu adla çok sevildiği için biz de, "Avrupa Eğitimi" başlığını alt başlık olarak koruyup, yine aynı şekilde yayınlıyoruz.
Romain Gary'nin, bu kitabına niçin "Avrupa Eğitimi" adını verdiğini, romanın kahramanlarından Dobranski'nin ağzından şu pasajla açıklıyor:
"Kitabın adı, Avrupa Eğitimi. Arkadaşım önerdi bu adı. Besbelli o ironik bir hava katmak istiyordu. ... Ona göre Avrupa eğitimi demek, hayvanlar gibi inlerde yaşamaya zorunlu bırakılan insanlar demekti. Ama ben meydan okuyorum. Özgürlüğün, özsaygının, insan olma onurunun bebe masalı, peri masalı olduğu söylensin istediği kadar... Gerçek şu ki tarihte anlar, şimdi yaşadığımız gibi insanın umutsuzluğa kapılmasını engelleyen, onun inanmasını ve yaşamayı sürdürmesini sağlayan ne varsa, bir sığınağa, gizlenecek bir yere ihtiyacı olduğu anlar da vardır. Bu sığınak bazen bir kitap, bir şiir, bir müzik olabilir. Ben de kitabımın bu sığınaklardan biri olmasını, savaştan sonra, her şey bittiği zaman, kitabın yaprakları açılınca, insanların lekesizliklerini bulmalarını, bizlerin hayvan gibi yaşamaya zorlanabileceğimizi, ama umudumuzu yitirmeye zorlanamayacağımızı bilmelerini istiyorum. Umudunu yitirmiş sanat yoktur; umutsuzluk yalnızca yetenek yetersizliğidir."
Romain Gary'nin büyük romanları arasında yer alan "Polonya'da Bir Kuş Var - Avrupa Eğitimi" kitabı, çevirmeni Sevgi Tamgüç'ün yeniden gözden geçirerek hazırladığı çevirisiyle, 12 Temmuz'da kitapçı raflarında olacak...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




