roman cümlesi

"İnsan hayatı, okunması gerekli kitapların yanında çok, ama çok kısadır. İyi bir okuyucunun okuyabileceği kitap sayısı iki, üç bini geçmez. Bu nedenle asla rastgele okumamalıyız. Ben kitap değil, yazar okuyun derim." (Mehmet Eroğlu)

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Tarık Ali Suriye Tartışmasında




 

Neredeyse bütün kitapları Türkiye'de yayınlanmış olan 68'in en ünlü isimlerinden Tarık Ali'nin Suriye konusundaki görüşleri tartışılıyor.


Tarık Ali'nin görüşleri, 17 Temmuz tarihli BirGün online'da Suriye konulu bir haberin içinde de aktarılmıştı. Bu haber şöyleydi:

TARIK ALİ: "SURİYE'DE, LİBYA VE IRAK YENİDEN YAŞANIYOR"

"Pakİstan asıllı İngiliz muhalif yazar ve Ortadoğu uzmanı Tarık Ali, RT.com'a verdiği röportajda Suriye'de yaşanan olayların Batı'nın dayatması yoluyla gerçekleştiğini ve bir tür yeni sömürgecilik olduğunu ifade etti. Ali, Suriye sorununun çözümü olarak müzakere ve tartışmayı öngörüyor.

"RT.com'a konuşan Tarık Ali, Suriye'de, Libya ve Irak'ta gördüğümüz gibi bir tür yenidensömürgeleştirmenin gerçekleştiğini ifade etti. Ali, ilk olarak Esad rejimine karşı ayaklanan insanların çoğunun gözden düştüğünü söylüyor. Ali, Suriye halkının önünde her ikisi de sınırlı olan seçenekler bırakıldığını belirtiyor. İngiliz yazar, bu seçeneklerden birinin "Batılı istihbarat ajansları için çalışan muhtelif Suriyelilerden oluşan" Batı'nın dayattığı rejim, diğerininse Esad rejimi olduğunu ifade ediyor. Tarık Ali, bütün Suriyelilerin çıkarları için ilerideki tek yolun müzakere ve tartışma olduğunu belirtiyor. Batı'nın bu çözüm yollarının uygulanışına izin vermeyeceğinin çok açık olduğunu belirten Ali, bunun sebebinin Batı'nın müzakere karşıtı muhalefet gruplarını desteklemesi olduğunu kaydetti.

"Çin ve Rusya tarafından bölünmüş olan BM'nin ısrarla Suriye üzerinde hâkimiyet kurma girişimlerinin devam ettiğini ve karşımıza bir rol model çıkardığını söyleyen Ali, medyanın da güvenilirliğinin sorgulanması gerektiğini söyledi. Ali, Suriye'de gerçekte ne olduğunu yazan gazetecilerin sesinin kısıldığını ve sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen bağımsız gazetecilerden gerçek bilgilerin alınmasının mümkün olduğunun altını çizdi."

***

Bunun hemen akabinde, Syrian Freedom Forever sitesinde, "Tarık Ali'ye Cevap: Suriye'de Gerçekten Neler Oluyor?" başlıklı bir yazı yayınlandı. http://syriafreedomforever.wordpress.com/2012/07/18/response-to-tareq-ali-what-is-really-happening-in-syria/ linkinden İngilizce olarak yayınlanan bu uzun cevabı şöyle bitiyor:

"Suriye devrimi, Arap dünyasında meydana gelen devrimci sürecin parçasıdır ve ondan ayrılamaz. Suriye halkı Mısırlılar, Tunuslular, Bahreynliler ve bölgedeki diğer demokratlar, sosyalistler ve anti-emperyalistler gibi mücadele ediyor. Hayır, Bay Tarık Ali, Esad rejimiyle tartışıp müzakereye oturmak Suriye halkının çıkarlarına değil. Ayrıca Tarık Ali'ye, Fransız devriminin ünlü isimlerinden St. Just'aün, bir devrimin yarım kalmasının kendi mezarını kazmakla eş anlamlı olduğu mealindeki sözü hatırlatılmalı.

"Çözüm, rejimi devirmek ve iktidarı Suriye halkına aktarmak! Yabancı Müdahalesine Hayır, İktidar Halka!"

Tarık Ali'nin bu eleştiriye ne cevap vereceği merak ediliyor.

13 Temmuz 2012 Cuma

Numan Kurtulmuş'un Pazarlıkları ve HAS Parti Fiyaskosuna "Emine" Romanından Bakmak

Azmi Selçuklu

Bugünlerde siyasi sahne, AKP'nin belli ki çok önceden kotarılan bir pazarlıkla Numan Kurtuluş'u 'kadro' olarak intisap etmesi ve HAS Parti'yi de 'yutma' girişimiyle çalkalanıyor. Çok değil, iki yıl önce, sol partilerden bir-iki eski Troçkistin katılımı ve Mehmet Bekaroğlu'nun yadsınmaz performansıyla 'cilalanmış' olan HAS Parti girişimi, böylece boyasını çıkarmış, bir pazarlık ve dolgu malzemesi olarak siyasi ömrünü tamamlamaya namzet görünüyor.
       Ancak bu, bilhassa sosyal medyada bazı sosyalist oluşumlar tarafından, ayrıca BirGün gazetesi tarafından, Müslümanlık içinden bir 'sol çıkartma' projesinin tamamen iflas ettiği yorumlarıyla birleştiğinde manzara bir parça değişmeye yüz tutuyor. Bilhassa Latin Amerika solunun deneyimlerinden gördüğümüz, 'itiraz' üzerine temellenen Hıristiyan muhalif damarın da gösterdiği gibi, gerek 'muktedir'in 'zalimliği'ne karşı 'vicdani' tavır alışlarda, gerekse doğrudan 'sınıfsal' çatışmanın tezahürü olarak kendini gösteren 'karşı çıkışlar'da inançlı kesimin bir blok olarak değerlendirilemeyeceği, hele ki bir kalemde üstünün çizilemeyeceği muhakkak.
       Bu minvaldeki siyasi tartışmaları başka kanallara bırakmak üzere, burada şimdi, Mehmet Eroğlu'nun, kurgusu içinde 'Hasan Hoca' karakteriyle İhsan Eliaçık'ı temsil eden bir tiplemeye de yer verilen  "Emine" romanından birkaç pasajla dikkat çekmek istiyoruz. Ki Eroğlu'nun, hiçbir şeye inanmayan Mehmet karakteri ile inancıyla bütün gerçeklerin üstünü örtmeye hazır Emine karakteri arasındaki aşk etrafında ördüğü "Emine" romanı, arka kapağındaki duyurusuyla esas olarak şu meseleyi ele almakta: ("Emine" romanı) "...bir yandan da Müslüman hareketin, ülkenin yönetimine hakim olan liberal kapitalist çizgisinden farklı bir yönüne, toplumcu damarının varlığına güçlü bir vurgu yaparak yeni tartışmaların kapısını aralıyor".


      Eroğlu ilkin, yükselen İslami sermayenin temsilcisi olarak anlattığı Kadıoğulları Holding'in bir memurunun (Ömer) portresini, "Zenginlere ya da zenginliği temsil edene koşulsuz saygı!" olarak çizmektedir. Nitekim, Ömer'in bu hayranlığı "Körfez sermayesi - belediye - Kadıoğulları" etrafında dönecektir. Hoca'nın bu konudaki tutumu ise, "Bugün bize dayatılan, burjuvazinin, aydınlanmanın din tanımıdır" şeklinde bir itirazdır. Ve bu 'itiraz' şöyle tamamlanır: "Din, eğer olacaksa, yoksullukla akraba olmalıdır. Zenginlikle değil."
      Hasan Hoca'nın daha açık pozisyonuysa hemen arkasından gelecektir: "İslam büyük mülkiyetlerin ortaklaşa, küçük mülkiyetlerin de şahsen sahiplenilmesine izin verir."
      Aslında bu cümle, Müslüman topluluğun içerisinden 'düzen karşıtı', günümüz koşullarında 'kapitalizm karşıtı' diye tarif edilmek istenen pozisyonun sınırlarını da ortaya koymaktadır:
      Müslüman inancıyla birlikte 'sistem'e karşı çıkmayı isteyen birinin gelip gelebileceği yer, 'küçük sermaye'ye sahiplenerek, büyük 'soygun'a karşı çıkma bariyerindedir. Ancak bu, şimdilik, eşitsizliklerin ve sömürünün arasındaki mesafenin uçurum derecesine vardığı koşullarda, bu kesimin 'bir yerde' durabileceğini de göstermektedir.
     Uzun lafın kısası, Mehmet Bekaroğlu ve arkadaşlarının "Numan Kurtulmuş'un kendilerine attığı çalıma karşı" bugünkü itirazlarını da bu sınırlılık içerisinde, bir 'vicdani itiraz' şeklinde değerlendirmek gerekir.
     Az şey saymamak gerekir belki, ama hepsi de bu kadar olsa gerektir...

9 Temmuz 2012 Pazartesi

"Emine" Romanı Üzerine Mehmet Eroğlu ve İhsan Eliaçık: "Bizi Buluşturan Vicdanımızdan Başka Bir Şey Değil"

Yazar Mehmet Eroğlu ve yeni romanı “Emine”deki Hasan Hoca karakterine ilham veren İhsan Eliaçık VatanKitap için bir araya gelmişti.

Türk edebiyatının görkemli kalemlerinden Mehmet Eroğlu, “Fay Kırığı” üçlemesine “Emine” ile devam ediyor. Eroğlu’nun bir aşk örgüsü etrafında günümüz Türkiye’sini, meselelerini ele aldığı romanın en büyük sürprizi ise kahramanı Hasan Hoca’nın İhsan Eliaçık’tan esinlenerek yaratılmış olması… Biz de biri komünist, diğeri siyasal İslam kültüründen gelen bu iki ismi buluşturduk.

Bu yüzden bu sohbet “farklı dünyaların” insanları gibi duran ama aslında “aynı dünyanın” insanlarından bile birbirlerine yakın olan iki kişinin buluşmasıydı. Ama belirtmek isterim bu buluşmayı sadece siyasetle sınırlamamak gerek. Çünkü Mehmet Eroğlu ve İhsan Eliaçık buluşmasının bundan çok daha evrensel bir yanı vardı. O gün, orada insanlık tarihinde kolay kolay rastlanmayacak bir şey olmuş, nadiren buluşabilecek iki kişi buluştu: Yazar ve kahramanı!

Mehmet Bey, “Fay Kırığı” üçlemesinin ikinci romanı olan “Emine”de Sosyalizm ve dinin birlikteliğine değiniyorsunuz. Bu ilişki bugün çok gündemde, ki İhsan Eliaçık da bunu dile getirenlerden biri. Bu ilişki sizin ne zaman ilgi alanınıza girdi?

Mehmet Eroğlu: 1995’ten beri… Yani Müslüman hareketinin, toplumcu bir damarının olabileceği ve ille de zenginlerden yana olması gerekmediği konusunda düşüncelerim ve öngörülerim vardı. 1990’lı yıllarda “Yürek Sürgünü” adlı beşinci romanımda, ki budönem dünyada Sosyalizmin yıkıldığı dönemdi, “eski bir solcu”, “Müslüman gençler”le hareket etmeye başlıyordu. Yani ikisinin işbirliği içinde olabileceğine ilişkin tespitlerin edebiyata konması ilk o zamana denk gelir. O günlerde ilginç bir durum daha vardı. Milli Selamet Partisi yükseliyordu. Partinin özünde iki önemli açılım vardı: Batı karşıtıydı ve sanayileşmeyi savunuyordu.

Peki İhsan Hocam ilginizi nasıl çekti yani ne zaman ve nasıl romanınızdaki bir kahramana esin kaynağı oldu?

M.E: İhsan Eliaçık’ı güçlü olarak algılamam ilk kez bir televizyon programında oldu. Erol Yarar’ın sıçrayıp sıçrayıp oturmasını izlerken açıkçası çok zevk almıştım. Çünkü konuyu biz soldan tartışsaydık, söylediklerimiz pek de önemli olmazdı. Ama aynı konu Müslümanlık cephesinden ve Kur’an’ı referans vererek tartışılırken adamın aczi benim için çok çarpıcıydı. O zaman gördüm ki İhsan Eliaçık’la aslında çok da ayrı yerlerden gelmiyoruz. Vicdanımızın buluştuğu yerdeyiz

İhsan Bey, Mehmet Eroğlu’nun romanına esin verdiğinizi öğrenince siz hissetiniz?

İhsan Eliaçık: Türkiye’de bir takım mahalle duvarları örülmüş, bizler de bu mahallenin dışında kalan yalnız insanlarız. Bu mahalle duvarları yıkıldıkça da birbirimizi görüyoruz. Mehmet Eroğlu’nun dünyası ile onun dünyayı algılayışı; zengini, yoksulu anlayışı konusunda aynıyız. Aramızda fark yok. 1995’te çıkan üçüncü kitabımın adı “Devrimci İslam”dı. “Devrimci İslam” söylemi, siyasal içerik, yöntem ve metot meselesi olarak uzun süre tartışıldı. Şu anki AKP iktidarı o zaman Refah Partisi’ydi. Ben de o kültürün içinden geliyorum. Ama ben siyasi bir parti ile o sistemi değiştirmeyeceğini, aksine aynısı olunacağına inanıyordum. Bu yüzden “devrimci mücadele lazım” derdim. Ama onlar “parti kuracağız, oy alacağız, İslam Devleti kuracağız” söylemlerinde bulundu. Gün oldu, devran döndü, o kadrolar iktidara geldi. İsmet Özel, bir mısrasında “Her şey biz yaşarken oldu” der ya, öyle oldu. Bir sürü arkadaşımız bakan, belediye başkanı, daire başkanı oldu ve gözlerimizin önünde değiştiler, bir başka dünyaya göçüp gittiler ve gidenler de geri gelmedi. Bunlar benim zihin dünyamda ve ruh iklimimde derin etkiler uyandırdı. Dedim ki bu nasıl oluyor? Bir adam cipe binince, mahalleyi değiştirince, korumalarla gezmeye başlayınca nasıl oluyor da seni görmezden gelmeye başlıyor? Aynı dinden bahsediyorsak bu nasıl oluyor? Bunların dinleriyle benim dinim farklı mı demeye sorgulamaya başladım. Bu yüzden dini metinlere yeniden bakmak gerektiğini düşündüm ve tefsir yazdım: “Yaşayan Kur’an.” Bunları söyledikçe çevrem farklılaşmaya başladı.

ÖNCE “ESİNLENMİŞTİR” DEDİM

Aynı mahalleden geldiğiniz arkadaşlarınızla yollarınız ayrılırken Mehmet Eroğlu ile buluşmanızı nasıl yorumluyorsunuz?

İ.E: Bu roman, duvarları yıkan bir girişim. Bir başka kesimde görünen birisi, başka bir kesimdeki birisini alıyor ve bir romanda buluşturuyor. Bu çok önemli… İlk duyduğumda Önce “Esinlenmiştir” diye düşündüm. Ama kitabı okumaya başlayınca şaşırdım. Çünkü ben yazılarımı nerede görsem tanırım. Baktım, Hasan Hoca, benim sözlerimi söylüyor. Ve bunu muazzam bir kurgu ile yapmış. Romanda Hasan Hoca, benim yazılarımdan alıntılarla konuşuyordu. Ama öyle bir konuşuyordu ki okurken “Bu sözleri ben de böyle birilerine söylemek için yazmıştım” diyordum. Şöyle ki; yazılarımı yazarken karşımda biri vardır, onu tahayyül ederek yazarım. Mehmet Eroğlu’nun romanında Hasan Hoca da aynı tahayyül ettiğim kişilere karşı konuşuyordu.

M.E: Romanın en sağlam yerlerinden biridir, İhsan Bey’in bahsettiği bölüm. Uzun bir tartışma var orada. Aslında durum şu; insanlar aynı yöne tabii ki buluşurlar. Hasan Hoca’nın şöyle bir önemi var, o sadece bir din düşünürü değil aynı zamanda bir eylem adamı da.

İ.E: Gerçi karakter olarak bir-iki noktası bana uymuyor ama konuşma tarzı, misafirleri ağırlama biçimi, oturduğu yer benim yaşam tarzıma uyuyor. Benim de evim Fatih’te mesela…

M.E: Aaa! Bilmiyordum.

İ.E: Müsait olduğunuzda gelin ve görün isterim, Hasan Hoca’nın aynen evini göreceksiniz. Romanda anlattığınız sahnelerin hepsi benim evimde var. Tıpkı sizin romanda anlattığınız gibi bana da sık sık “Sen klasik din adamı değilsin” derler. Çünkü herkes yeşil sarıklı, bir ulu hoca bekliyor karşısında. Oysa yazdığım bir yazıda da söylediğim gibi Hz. Peygamber de yeşil sarıklı ulu hoca görünümlü değildi. Şu anda bilinen hâliyle molla, pir değildi. Uzun saçlı, saçlarını ikiye ayıran, genç görünümlü, aktif, dinamik, hayatın içinde birisiydi.

M.E: Devrimciydi.

Bir romana esin kaynağı olmanızla ilgili nasıl yorumlar alıyorsunuz?

İ.E: Roman sürekli masamın üzerinde. Her gelenle konusu oluyor. “Şunu okudunuz mu” diyorum. Şöyle bir bakıyor, sonra okumaya başlıyor. Kendini kaptırıyor insanlar. Romanın kendini içine çeken bir özelliği var, istersen ortasından başlansın. Okumaya başlayan yarım saat kafayı kaldırmıyor. Sonra da “Enteresan, gidip alacağım.” diyor.

“BİZ KİMİNLE İTTİFAK YAPTIK?”

Mehmet Bey, siz nasıl yorumlar alıyorsunuz?

M.E: Muhafazakar basından herhangi bir soru ya da tepki gelmedi. Konuşmak için erken, roman yeni çıktı.

Son yıllarda beş yıldızlı otellerdeki iftarlarla birlikte sol ve İslam kelimeleri yanyana gelmeye başladı…

M.E: Elhamdülillah solcuyuz! Böyle diyorum çünkü bunun bir hikâyesi var, yeri gelmişken anlatmak isterim: 1969’da bir gösteriden sonra polis bizi bir yere sıkıştırdı. “Burada ne arıyorsunuz?” diye. Çeyiz dükkanıydı, yanımızda da iki kız arkadaımız var, dedik “Nişanlanacağız, onun için geldik.” Ellerinde coplar dövecekler… Baktılar, inansınlar mı inanmasınlar mı? Toplum polisi, beni sınamaya başladı. “Söyle bakayım, Müslüman mısın?” dedi. “Evet” dedim. Pat küt giriştiler. “Elhamdülillah Müslüman’ım diyeceksin oğlum” dedi sonra. Aradan geçti birkaç sene, tutukluyum. Adını vermeyeyim, ünlü bir sıkıyönetim savcısı var. Sorguluyor “Komünist misin? Söyle!” Komünistim desem yedi buçuk yıl! Demesem kuyruğu, kulakları indireceğim. Sonunda ben de “Elhamdülillah komünistim!” dedim. O yüzden şimdi bir şey dediğim zaman “Elhamdülillah” derim.
Biriniz sol kültürden diğeriniz ise siyasal İslam hareketinden geliyorsunuz ki bu iki kültür birbirine uzaktır hatta zıttır.

İ.E: İslamcı hareketler içine girdim ve yargılandım da… Mamak’ta ve 28 Şubat’ta İslamcı hareket davalarım vardı. Mehmet Bey ise ‘68 kuşağından. Ben ‘78… Aramızda 8-10 sene var. Hep şu dikkatimi çekmiştir. O yıllarda İslami Sosyalizm adı altında basılan kitaplar vardı. Ama sonra her iki taraf da bunu analiz etmedi. Kavga çıktı, İslam bir tarafa düştü Sosyalizm bir tarafa… Binlerce kişi öldü ve 12 Eylül’de de her şey küt diye kesildi. Burada şimdi kocaman bir soru işareti var. O gün, bugündür kimse bu lafları ağzına almıyor. Biz konuştukça yeni yeni ortaya çıkıyor.
Sizin yan yana gelmeniz bizim için iyimser bir tablo mudur?

İ.E: İslami çevre zamanla kapılarını liberalizme ve liberallere açtı, hatta onları öğretmen belledi. Sosyalizm ve sosyalist dünyanın ise kapitalist dünyaya bir itirazı var. Sosyalist vicdan var. Ben de diyorum ki “benim okuduğum Kur’an’ı okuyanların yeri Kapitalist dünya olamaz, bu mümkün değil. Bu en fazla Sosyalist dünyanın, Sosyalist vicdanın durduğu yer olabilir.” Hatta şöyle demesi gerekir: Son iki yüz yılda ben dünyada yoktum, tarihten çekilmiştim. Sol biz yokken kapitalizme itirazda bulunmuş, sağ olsunlar, hadi şimdi kaldığımız yerden devam edelim!

M.E: Sosyalistler Sosyalist, Müslümanlar Müslüman… Kutsallığını bir kenara koyarak konuşursak, dinler, en saf biçimiyle yoksulların mutluluğu için öngörülmüştür. Bütün dinler hep ezilenlerin ideolojisi olarak ortaya çıkmıştır. Geriye doğru götürürseniz bu vicdanla ilgilidir. Biraz önce İhsan Eliaçık, Müslümanlar açısından kimlerle ittifak yaptığını söyledi. Peki, biz solcular kiminle ittifak yaptık Allah aşkına? Örgütlenmek önemlidir, sadaka kültürüyle olmaz diyen biriyle, kapitalizmle Müslümanlık bir araya gelemez diyen biriyle bir solcu pekala yan yana gelebilir. Ayrıca dini sadece bu muhafazakar denilen kesime bırakırsak eğer din Orta Anadolu, ataerkil bir yoruma indirgenir ve onlar her zaman dini sosyalizmin önüne bir duvar olarak ortaya koyar. Oysa bu ilişki çok rahat kurulabilir. 1965-68’lerde Türkiye İşçi Partisi’nin yoğun olarak oy almış belli bölgeler vardır. Bu bölgelerde daha sonra Milli Selamet Partisi büyük oy aldığını görürsünüz. Yani burada bir muhalefe var ve bu muhalefet sınıfsal bir konuma sahip. Hangi cepheden açılırsa, hangi kanaldan akarsa oradan kendini ifade etmeye çalışan bir muhalefet. Oysa şu an ortalık zengin muhafazakârlara kalıyor. Muhafazakârlar elbette çoğu konuda kapitalist zenginlerden hiç farkları yok. Allah inancı bir anda ikinci plana düşebiliyor. Mesela onların en çok dehşete düştükleri an, “paranı biriktirme, ihtiyacıdan fazlasını dağıt dendiği” an ortaya çıkıyor.

İ.E: O yüzden ben de onlara şöyle diyorum:İş yerinizde mescit açmakla ve işçilere iftar ve sahur yemeği vermekle kapitalizme alternatif olamazsınız. Bu kapitalizme alternatif olmak değil sadece abdest aldırmaktır.

Mehmet Bey, yoksa kaderimi mi çizdiniz?

Romandaki Hasan Hoca bazı özellikleri ile İhsan Bey’den farklı. Okurken bu farklılık size ne düşündürttü?

İ.E: Romancılar bir kahraman yaratırlar ve onların kaderlerini çizerler. Evlendirirler, boşandırırlar hatta öldürürler. Hasan Hoca, emekli bir profesör… Ben değilim. Bu benim bilinçli bir tutumumdu ama. Sivil alanda kalmak istedim. Sonra Hasan Hoca evli de… O yüzden okurken bir ara “Mehmet Bey kaderimi mi çiziyor yoksa” bile dedim. Sonunda da bir sürpriz var zaten.

M.E: Romanda Hasan Hoca’yı evlendirdik ama belki de şimdi sırada ona ilham veren İhsan Eliaçık vardır kim bilir!


10 Ekim 2011

"Emile Ajar, 'Onca Yoksulluk Varken: Minör Bir Edebiyat"



Emile Ajar ve ‘‘Onca Yoksulluk Varken’’:
Minör Bir Edebiyat
Cihat Duman

Dil­de­ki zeh­ri fark eder et­mez met­ni terk ede­mi­yo­rum. Kur­ma­ca, za­ten baş­lı ba­şı­na ters yüz eden bir ev­ren. Bir de üs­te­lik ze­hir­li bir dil kul­la­nıl­mış­sa ya­za­rın dil da­ğar­cı­ğı, oku­run dil da­ğar­cı­ğıy­la bo­ğuş­ma ha­lin­de ka­lır.

Bu­nun bir so­nu yok. Ka­za­nan ve kay­be­den ka­yıp­tır. Alı­şı­la­gel­mi­şi sar­san, ke­sin­li­ği ol­ma­yan, an­la­mı par­ça­lı hal­de ile­ten ve­ya ilet­me­ye ni­ye­ti ol­ma­dı­ğı­nı bel­li eden yazar­lar var­dır: Bec­kett, Sa­lin­ger, Re­fik Ha­lid Ka­ray, Oğuz Atay, Kurt Von­ne­gut, Ah­met Ham­di Tan­pı­nar gi­bi.

İş­te bu ya­zı­yı yaz­dı­ran Emi­le Ajar’ın On­ca Yok­sul­luk Var­ken ki­ta­bı, yu­ka­rı­da bah­setti­ğim an­lam­da be­ni zehir­le­yen bir ki­tap ol­du. Me­tin­le kur­du­ğum iliş­ki­nin ya­nı sıra Emi­le Ajar’ın oku­du­ğum di­ğer ze­hir­li­ler­le olan or­tak yön­le­ri ve ayırt edi­ci özellik­le­ri be­ni et­ki­le­di.





Ser­best do­lay­lı an­la­tı­mın bi­rin­ci te­kil şah­sın ağ­zın­dan an­la­tıl­dı­ğı tü­rü et­ki­le­yi­ci­dir (bu­na ser­best do­lay­sız anlatım di­ye­lim). Fa­kat bu­ra­da an­la­tı­mın gü­cü­ne güç ka­tan ikin­ci bir et­ken da­ha var: Ki­ta­bın kün­ye­sin­de yazar ola­rak gö­zü­ken Emi­le Ajar’ın da kur­ma­ca ol­ma­sı. Çün­kü Emi­le Ajar, Ro­ma­in Gary’nin müs­te­ar adı.

Ha­ni şu Go­dard’ın ün­lü À bo­ut de so­uff­le (Ser­se­ri Aşık­lar, 1960) fil­min­de kalp­le­ri men­ge­ne­ye alan Je­an Seberg’in ko­ca­sı. Ki ken­di­si Se­berg’in in­ti­ha­rın­dan üç yıl sonra bı­rak­tı­ğı in­ti­har no­tun­da, “İn­ti­ha­rı­mın Seberg’le bir il­gi­si yok­tur,” di­ye­bil­miştir (son cüm­lem­de­ki Ece Ay­han et­ki­li kan bi­le­rek akı­tıl­dı).

Bart­hes­çı bir “Ya­za­rın Ölü­mü” bu­ra­da bü­tün me­caz­la­rın­dan iki ke­re -hem müs­te­ar­la ya­za­rak adı yok et­mek, hem de be­den­sel in­ti­har­la dün­ya­ya son ver­mek- ger­çek­le­şi­yor. 

Ölü bir oros­pu­nun oğ­lu olan Mo­mo (on üç ya­şın­da­dır), ken­di ağ­zın­dan ba­şın­dan ge­çen­le­ri an­lat­mak­ta­dır. Mo­mo, fa­hi­şe­le­rin do­ğum yap­ma­sı­nın ya­sak ol­du­ğu Fransa’da yan­lış­lık­la do­ğan oros­pu ço­cuk­la­rı­na ba­kı­cı­lık ya­pan Ma­dam Ro­sa’nın evin­de di­ğer oros­pu ço­cuk­la­rıy­la bir­lik­te kal­mak­ta­dır.

Ro­sa, es­ki oros­pu­lar­dan­dır ve ola­yın geç­ti­ği za­man­lar­da has­ta ve yaş­lı­dır. Mo­mo, za­man­la an­ne­si­nin ölü­müy­le ger­çe­ği öğ­re­nir.

Ay­rı­ca ba­ba­sı­nın çı­kıp gel­me­si onu hiç şa­şırt­maz. Hat­ta he­sap­laş­ma ge­re­ği bi­le doğ­maz.

Çün­kü Mo­mo, yer­siz yurt­suz­dur. Uzun uzun an­lat­mak ye­ri­ne de­lil­ler eş­li­ğin­de haz ve ib­ret ile iler­le­mek gereki­yor. Aşa­ğı­da ro­man­dan ba­zı bö­lüm­ler be­nim ek­le­ye­ce­ğim şerh­ler­le bir­lik­te ve­ri­le­cek­tir:
“Böy­le­ce her yıl 3.000 kö­pe­ğin sev­gi­siz­lik­ten öl­dü­ğü­nü an­lat­tı” (s. 2).

Ro­sa, Mo­mo’yu di­zi­nin di­bi­ne otur­ta­rak Fran­sa’da ta­ti­le çı­kan­la­rın kö­pek­le­ri­ni bah­çe­le­ri­ne bağ­la­yıp git­ti­ği­ni an­la­tı­yor. Bun­dan do­la­yı 3 bin kö­pe­ğin öl­dü­ğü­nü ra­kam bil­di­re­rek an­lat­mak Ro­sa’nın Ya­hu­di ol­ma­sı ve Hitler’in elin­den kıl pa­yı kur­tul­ma­sıy­la da iliş­ki­len­di­ril­miş olu­yor.

Bu du­rum ro­ma­nın baş­ka ye­rin­de açık­ça an­la­tıl­mış, hat­ta Ro­sa’nın Hit­ler’in fo­toğ­ra­fı­nı du­va­ra as­tı­ğı­nı ve ona ba­ka­rak sa­kin­leş­ti­ği­ni de mü­şa­he­de edi­yo­ruz. Fo­uca­ult­cu bir fa­şizm is­te­ği var. Ay­rı­ca kö­pek­le­rin bu du­rum­da aç­lık ye­ri­ne sev­gi­siz­lik­ten öl­dü­ğü­nün be­lir­til­me­si (sev­gi­ye aç) tam bir ka­pa­lı iro­ni.

“Uzun za­man arap ol­du­ğu­mu bil­me­dim çün­kü kim­se be­ni aşa­ğı­la­mı­yor­du” (s. 3).

Mo­mo’nun an­ne ve ba­ba­sı Müs­lü­man. Ro­sa’dan, Mo­mo’yu Müs­lü­man ge­le­nek­le­ri­ne gö­re ye­tiş­tir­me­le­ri­ni is­te­miş­ler. Yu­ka­rı­da alın­tı­la­nan cüm­le, dev­rin Fran­sa­sı’nda get­to­lar­da ya­şa­yan Ce­za­yir­li­le­ri, ge­nel an­lam­da ırk­çı­lı­ğı ve nef­ret söy­le­mi­ni ta­şı­ya­bi­len bir cüm­le­dir.

Bu an­lam­da mi­nör bir ede­bi­yat­tır Emi­le Ajar’ın yap­tı­ğı. Si­ya­sal bir me­se­le ilet­ti­ği için de­ğil ifa­de ediş tar­zı, se­si ko­nu­şan öz­ne­den alıp ano­nim ve ‘ki­şi­sel-ön­ce­si’ bir söy­le­yi­şe yer­leş­tir­di­ği için si­ya­sal­dır (De­leu­ze’ün ‘ko­lek­tif kur­gu’ de­di­ği şey bu iş­te).

“Ma­dam Ro­sa’nın evin­de he­men he­men he­pi­miz oros­pu ço­cu­ğuy­duk” (s. 4).

Ma­dam Ro­sa, bu işi pa­ra kar­şı­lı­ğın­da ya­pı­yor. Ço­cuk­la­rın ai­le­le­ri her ay Ro­sa’ya için­de pa­ra olan zarf­lar gön­de­ri­yor­lar.

“Oros­pu ne­dir bi­li­yor mu­sun? Ken­di­le­ri­ni kıç­la­rıy­la sa­vu­nan in­san­lar­dır” (s. 10).

Ro­man bo­yun­ca an­la­tı­cı ço­cuk ta­ra­fın­dan fa­hi­şe­le­rin ey­le­mi bir sa­vun­ma bi­çi­mi ola­rak an­la­tı­lı­yor. Üre­me orga­nı­nın be­lir­til­me­me­si il­ginç. Emi­le Ajar, Ko­ca Tem­bel ad­lı ro­ma­nın­day­sa “id­rar yol­la­rı or­gan­la­rı ile yapı­lan zi­na” (s. 78) di­ye­rek lüm­pen pe­ze­venk­le­rin sos­yal zi­na­la­rı­na gön­der­me yap­ma­yı ih­mal et­mi­yor.

“‹n­sa­nın hiç­bir za­man ba­cak­la­rı ol­maz için­de” (s. 35).
Ser­best do­lay­sız an­la­tı­mın bel­ki de en kes­kin ye­ri bu­ra­sı. ‹ç dün­ya­sın­dan, dü­şün­ce­le­rin­den kaç­mak is­te­yen bir ço­cuk tam bir edip ve­ya fi­lo­zof eda­sıy­la ko­nuş­tu­ru­lu­yor. Ken­din­den ka­ça­ma­ma­nın ba­cak­la­rı. Gre­gor Samsa’nın ba­cak­la­rı. Eği­lip ken­di ya­nak­la­rın­dan öpe­me­me­nin ba­cak­la­rı.

“Bi ke­re o bi as­lan de­ğil, di­şi as­lan” (s. 47).

Ha­lü­si­nas­yon. Rep­lik. Fa­kat bu­ra­da kay­da de­ğer olan, as­lan gi­bi eril bir hay­va­nın di­şi ola­nı­nın al­tı­nın bir çocuk ta­ra­fın­dan çi­zil­me­si. Müs­pet cin­si­yet­çi­lik. Çift­leş­me son­ra­sı er­ke­ği­ni yi­yen di­şi pey­gam­ber­de­ve­si­nin hak­lı­lı­ğı. Kü­çük ölüm.

“Ba­na hep ga­rip ge­len göz­yaş­la­rı­nın doğ­ma­dan ön­ce prog­ram­lan­mış ol­ma­sı­dır. Bu de­mek­tir ki ağ­laya­ca­ğı­mız ön­ce­den sap­tan­mış” (s. 55).

Ağ­la­ma, bel­ki de Mar­gu­eri­te Du­ras’ın Yaz Yağ­mu­ru’ndan son­ra en çok göz­ya­şı, bu ro­man­da dö­kü­lü­yor. “O ka­dar ağ­lı­yor­du ki çi­şim gel­di” (s. 11) Mo­mo’nun çi­şi, ses­siz göz­yaş­la­rı­nın uya­rı­sı so­nu­cu ge­li­yor. 

Çişşşşşşşşşşş. Da­ha çok ağ­la­ya­bil­mek için çok su içen in­san­lar.

“On­dan son­ra, Prin­temps’den bir çift el­di­ven yü­rüt­tüm, git­tim on­la­rı bir çöp te­ne­ke­si­ne at­tım, iyi geldi” (s. 68).

Sı­kın­tı­yı, fay­da­sız dü­şün­ce­le­ri, ge­le­cek kay­gı­sı­nı ve mağ­du­ri­ye­ti diz­ge dı­şı dav­ra­na­rak be­den­den at­ma bi­çi­mi. Suç. Her ta­ra­fın ça­rey­le dol­du­ğu ve ça­re­siz­li­ğin lüks ol­du­ğu bir za­man­da ya­şa­nı­yor.

Me­se­la, pa­ra­sız­lık en bü­yük lüks­ler­den. Ey­lem­siz ka­la­bil­me­nin şık bir ge­rek­çe­si. Ça­lın­tı em­tia­nın -ki özelleştiril­miş­tir- ka­mu çöp­lü­ğü­ne atı­la­rak tek­rar ka­mu­sal­laş­tı­rıl­ma­sı. Çöp, eşit­lik il­ke­si­nin -bel­ki de sos­yal dev­let ilke­si­nin- ön­de ge­len ni­şa­ne­le­rin­den­dir.

“‹n­san acı çe­kin­ce göz­le­ri bü­yür, es­ki­sin­den da­ha an­lam­lı du­rur” (s. 71).

Ba­kı­nız: Ca­hit Za­ri­foğ­lu ve Oğuz Atay’ın sı­ra­dan genç­lik fo­toğ­raf­la­rı ile yaş­lı­lık fo­toğ­raf­la­rı ara­sın­da­ki boş­lu­ğa ba­kış far­kı. Dü­zen­li ya­pı­lan ye­tim­ha­ne zi­ya­ret­le­rin­de 14 ya­şın­da doğ­muş ço­cuk­la­rın 70 ya­şın­da göz­le­ri. Bakınız.

“Bir tek pal­ya­ço­la­rın yok­tur ya­şam ve ölüm so­run­la­rı, çün­kü on­lar dün­ya­ya ai­le yo­luy­la teş­rif etmezler. Do­ğa ya­sa­la­rı­nın dı­şın­da ya­ra­tıl­mış­lar­dır ve hiç­bir za­man öl­mez­ler, yok­sa ko­mik ol­maz­dı” (s. 74).

Dün­ya­da bir ölü­den da­ha ko­mik bir şey ola­maz di­yen ya­za­rı unut­tum. Bec­kett de­ğil­se eğer Io­nes­co’dur. Pal­ya­ço bir ne­vi ‘tra­vesty’.

Gün­cel an­lam­da kul­la­nı­lan tra­ves­ti­den bah­set­mi­yo­rum. Ko­me­di ku­ra­mın­da kav­ram­sal­la­şan ve ya­ban­cı­laş­tır­ma et­ki­si ya­ra­tan bir kı­lık de­ğiş­tir­me. Kur­ma­ca, ya­ni mas­ke ar­dın­dan ko­nuş­mak, ken­di­ne iti­ma­dı ol­ma­yan­la­rın sığı­na­ğı­dır.

“Ro­sa’nın eli­ni tut­tu­ğum za­man­ki ka­dar bir da­ha hiç di­le­me­miş­tim po­lis ol­ma­yı, öy­le­si­ne güç­süz hisse­di­yor­dum ken­di­mi” (s. 94).

Mo­mo, ka­çak do­ğum yap­mış bir oros­pu­nun oğ­lu ol­ma­sı se­be­biy­le po­lis­ten kor­ku­yor. Ma­dam Ro­sa’nın evinde di­ğer oros­pu ço­cuk­la­rıy­la bir­lik­te ya­şa­dı­ğı or­ta­ya çı­kar­sa o ve ar­ka­daş­la­rı ye­tim­ha­ne­yi boy­la­ya­cak­lar.

Po­lis, dev­let ik­ti­da­rı­nın güç gös­ter­ge­si ola­rak her ta­raf­ta gös­te­ri­len bir şey. Ba­bam po­lis­tir, ba­bam po­lis­tir. Sa­de­ce po­lis ol­mak is­ten­mez bu du­rum­lar­da. Po­li­sin mad­di ve ma­ne­vi iş­ken­ce­si­ne de ih­ti­yaç du­yu­lur.

“Ko­le­ra suç­suz bir has­ta­lık­tı” (s. 100).

Ko­le­ra­yı şah­si­leş­tir­mek. Ko­le­ra vi­rü­sü­ne kar­şı üre­ti­len vi­rüs­ler, sa­yı­ca faz­la ol­ma­la­rı ne­de­niy­le ço­ğu za­man sa­va­şı ka­za­nır­lar. Aşı de­di­ği­miz şey, ya­rar­lı vi­rüs­le­rin be­de­ne de­mok­ra­si ge­tir­mek adı­na za­val­lı ko­le­ra vi­rüs­leri­ni fa­şist­çe kat­let­me­le­ri­dir.

“Do­ğa­nın ya­vaş­ça bo­ğa­zı­nı sık­tı­ğı, göz­le­ri yu­va­la­rın­dan fır­la­mış yaş­lı­la­rı kür­taj et­mek ya­sak­tır” (s. 111).

Te­mel­de ro­ma­nın öner­di­ği iki kav­ram var. Bi­ri­si oros­pu­la­rın yap­tı­ğı cin­sel ey­le­mi bir sa­vun­ma bi­çi­mi ola­rak üret­mek (yu­ka­rı­da de­ğin­dim), di­ğe­ri de öte­na­zi­yi kür­taj­la açık­la­mak.

“Ha­yır, Mo­mo’cu­ğum bu­nu ya­pa­ma­yız. Acı­sız ölü­mü ke­sin­lik­le ya­sak­lar ya­sa­lar. Bu­ra­sı uy­gar bir ülke. Ne­den söz et­ti­ği­ni bil­mi­yor­sun sen” (s. 168).

Mo­mo, has­ta­la­nan Ro­sa’nın çek­ti­ği acı­la­rın son bul­ma­sı­nı is­te­mek­te­dir. Bu ara­da ro­ma­nın bu bö­lü­mün­de küçük Mo­mo’nun yaş­lı ve has­ta Ro­sa’ya kar­şı his­set­tik­le­ri be­lir­me­ye baş­lar. Bu ti­pik bir aşk­tır. Aşk­la bir­lik­te ge­len öl­dür­me is­te­ği.

“An­nem kür­taj ol­ma­dı­ğı gün, bir ci­na­yet iş­le­di” (s. 114).

“Mös­yö Ha­mil he­nüz ara­mız­day­ken öbür dün­ya­yı ga­ran­ti eden­le­rin şa­ir­ler ol­du­ğu­nu söy­ler­di hep” (s. 114).

Ölü­mü si­gor­ta­la­yan, öbür dün­ya­yı ga­ran­ti­ler.

“Ne­den ba­zı in­san­la­rın her şe­yi var­dır? Hem çir­kin, hem yok­sul, hem has­ta­dır­lar da bir­ta­kım insanların hiç­bir şe­yi yok­tur, an­la­mı­yo­rum” (s. 155).

Ter­sin­den mülk. Çir­kin, has­ta, yok­sul ve ben­zer hal­ler ta­ra­fın­dan ko­nuş­mak bir tür mi­nör ede­bi­yat­tır. Beckett’in sa­kat ka­rak­ter­le­ri ya­za­rın söy­le­ye­me­ye­cek­le­ri­ni çok bü­yük bir şid­det­le söy­le­ye­bi­lir­ler. An­la­tı­cı, anla­tı­cı mas­ke­si ar­dın­da nor­mal bir bi­re­yin söy­le­ye­bi­le­ce­ği şey­le­ri sa­kat, yok­sul ve has­ta­la­ra söy­le­tir.

Ör­ne­ğin Bec­kett’ın Mol­loy ad­lı ka­rak­te­rin­den bir cüm­le alın­tı­la­ya­lım: “O za­man an­la­dım, bi­ri sağ­lam­lar, biri sa­kat­lar için iki ya­sa ol­ma­dı­ğı­nı; ha­yır, zen­gin­ler­le fa­kir­ler, genç­ler­le yaş­lı­lar, mut­lu­lar­la mutsuzla­rın uy­mak zo­run­da ol­du­ğu tek bir ya­sa var­dı.”

Ve son söz:

“Ge­ce üşü­düm, kalk­tım git­tim, Ma­dam Ro­sa’nın üze­ri­ne bir bat­ta­ni­ye at­tım” (s. 176).