roman cümlesi

"İnsan hayatı, okunması gerekli kitapların yanında çok, ama çok kısadır. İyi bir okuyucunun okuyabileceği kitap sayısı iki, üç bini geçmez. Bu nedenle asla rastgele okumamalıyız. Ben kitap değil, yazar okuyun derim." (Mehmet Eroğlu)

27 Nisan 2012 Cuma

Tahrir Kuşağı, 'Devrim' Kelimesini Hayatımıza İade Etti


Foti Benlisoy'un "21. Yüzyılın İlk Devrimci Dalgası" Kitabı Vesilesiyle:
TAHRİR KUŞAĞI, ‘DEVRİM’ KELİMESİNİ HAYATIMIZA İADE ETTİ
Osman Akınhay

Bu ay Foti Benlisoy’un, son yıllarda ülke içinde ve dışında yaşanan olağandışı gelişmelerden yola çıkarak kaleme aldığı çeşitli yazı ve makalelerini biraraya topladığı kitabı yayınlandı: 21. Yüzyılın İlk Devrimci Dalgası. Benlisoy’un geniş bir önsözle sunup güncel bir son makaleyle bağladığı bu eserin önemi, kitabın başlığında da ifadesini bulan iki temel eksen üzerinden okunabilir.
Fakat ondan önce, kitabın malzemesini de oluşturan, son yirmi küsur yılın karakteristik ve hepsi de birer dönüm noktası olaylarına bir kez daha göz atalım. Ki bunlar aynı zamanda, 1989’da Sovyetler Birliği’nin ve ‘sosyalist’ bloğun çözülüşü ve hemen akabinde Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla birlikte ‘ölü toprağının serildiği’, aynı olgunun Fukuyama gibi neo-liberal şampiyonlarca ‘tarihin sonu’ diye ilan edildiği günlerden sonra, kitlelerin ilk defa siyaset sahnesinde ‘atak biçimde’ yeniden boy gösterdiği bir olaylar silsilesine işaret eder:
2005’te Fransa’da varoşlarda ayaklanan göçmenlerin, Sarkozy’nin yasalarına karşı seslerini var güçleriyle haykıran gençlerin yürüyüş/gösterileri; Yunanistan’da birkaç yıldır bütün ülkeyi ve toplumun bütün katmanlarını saran grevler, direnişler, isyanlar; Avrupa’nın güneyinde neo-liberal politikalara karşı kitlesel gösteriler, İngiltere’ye ve Almanya’ya sıçrayan büyük grevler, Avrupa Birliği’ni ve dünyayı yerinden oynatan büyük ekonomik kriz; New York’ta Wall Street’te başlayan ‘The Occupy’ hareketlerinde temsil edilen orta sınıfların hayat güvencelerini ve rejimin dayanağı olma hasletlerini kaybetmelerinin gözlendiği devasa çaresizlikler; ve nihayet, ‘beklenmedik’ biçimde patlayan, bu vasfıyla devrimlerin tarihte hiç beklenmedik anlarda ortaya çıkışıyla da paralellik arz eden Tunus, Mısır, Bahreyn eksenindeki kitlesel başkaldırılar, bunu izleyen Libya ve Suriye’deki gösterilerin sırtından tezgâhlanan ‘restorasyon’ girişimleri; ve en nihayet, bizim ülkemizde, asimetrik bir güç dağılımını gösteren cılız sosyalist sol ile Kürt hareketinin sırtındaki, yeni otoriter yönelime karşı direniş cephesi.
Alt alta sıralanınca hayli kalabalık ve karışık görünen, fakat gerçekte de önemli bir ‘değişim’e işaret eden bu olayları ‘iki eksen’de şöyle tercüme edebiliriz: Birincisi, çok büyük kısmı dev tarihçi Eric Hobsbawm’ın ‘aşırılıklar çağı’ diye tarif ettiği alt üst oluşlarla yaşanan, iki büyük dünya savaşıyla çok sayıda bölgesel ve iç savaş gören ve kapitalist emperyalizmin ‘devrevi zaferi’yle sona eren 20. yüzyılın ana belirleyicileri ile; Soğuk Savaş’ta Sovyetler Birliği’ne karşı Batı’nın palazlandırıp cilaladığı ‘yeşil kuşak’ın mirasını devralan El Kaide’nin 11 Eylül 2001’deki saldırılarıyla başlayıp, sonra ‘güvenlik devleti’ panzehiri üzerinden bütün dünyayı bir mengene gibi sıkmaya başlayan yeni-neo liberal dönemle ve Fransa’daki varoş isyanlarıyla başlayan bu devrimci dalganın ‘tarihin silkinmesi’ne tekabül ettiği 21. yüzyıl başının belli başlı parametreleri arasındaki karşıtlık.
İkinci eksen ise, Avrupa ve Kuzey Afrika’da dalga dalga yayılan kitlesel hareketlenmelerin, artık iyice unuttuğumuz, ironik biçimde 20. yüzyıl sonunda “dünyanın sonunun akıllara getirilip, kapitalizmin sonunun tasavvur edilemediği” bir dünya tahayyülünü kesintiye uğratacak şekilde, ‘devrim’ kavramının yeniden politik lugatimize ve siyasal tahayyülümüze geri döndürmesi.
Bu bağlamda Benlisoy’un yazdıkları aslında, son beş-altı yıldır ara ara parlayan bir şekilde tanık olduğumuz, fakat son dönemde, bilhassa 2008 sonlarında patlak veren dünya-kapitalist ekonomik krizinden itibaren iyice hızlanan ‘tarihin tekerleği’yle birlikte bir ‘teorik karşılıklar arama’ manzumesini oluşturuyor.
Nitekim, Benlisoy’un kitabının en kıymetli yanı, eninde sonunda bir ‘Tahrir kuşağı’ çıkartan bütün bu olayları ve kalkışmaların ‘aşağıdan’ boyutunu ‘devrimci süreç’ olarak nitelemesi ve gerek polemiklerinde, gerekse analizlerinde, tartışmalarının odağına ‘devrim’ kavramını oturtması. Analizinin temel mantığını da, hem yüz yıl önceki ‘ustalar’ın teorik mülahazaları ışığında gerekse yüz yıl sonraki güncel hareketliliklerin inceden inceye gözlenmesi bağlamında, ‘devrimin talihi’ni ve ‘devrimci sürecin akıbeti’ni gözeterek kurması.
Bütün dünyada neo-liberalizmin ezici hakimiyetinin de büyük etkisinin bulunduğu ‘solun teorik kısırlığı’ koşullarında, Benlisoy’un bütün mülahazalarının bu çerçevede kurulması başlı başına bir kıymet. Fakat tabii, kitap içindeki bazı polemiklerden görüleceği üzere, yazarı bir sürü karşı-saldırıya da maruz bıraktırıyor. Ki bu saldırılardan en vahim olanı, hangi tarafın haklı haksız olduğu bir yana, yazar tarafından ‘devrimci süreç’in göstergelerine işaret edilmesinin de, yazarın muarızları tarafından ‘devrim’in ‘olmadığı’nın, ‘olamayacağı’nın, olan bitenin bir ‘komplo’dan ibaret olduğunun bağrılmasının da davullu zurnalı bir taşlama ayinine çevrilmek istenmesi.
Oysa, Benlisoy’un Mesele dergisinin Nisan sayısındaki röportajının başlığında vurguladığı üzere, bu süreçten hareketle, “Kapitalizmin sonunu düşünebiliyor olmamız bile devasa bir adım” iken, Fransa’dan Yunanistan’a, Wall Street’ten Tahrir’e, Bahreyn’den Diyarbakır’a esen rüzgârın ‘aşağıdan kitleler’in davasına neler katacağının üzerinde durulması değil midir asıl arzu edilir olan?
Şurası bir gerçek: Kapitalizme toptan ya da ağır bir darbe indiremediğiniz sürece, bütün devrimci süreçler ve kalkışmalar tarihsel görecelilik içerisinde ‘kısa süreli’ kalacaktır. Paris Komünü’nden Ekim Devrimi’ne, Meksika Devrimi’nden Afrika’daki uyanışlara, Hindiçin’den Ortadoğu’ya değin tarih bu minvalde seyretmiştir. Naçizane, Ölülerimiz Bir Tutar’da kurduğum bir cümleyle, “Modern tarih kısa dönemlerde -devrimler ve karşı devrimlerle- yazılıyor, uzun dönemlerde -bastırma ve restorasyon hamleleriyle- hazmediliyor.” Tahrir’den Diyarbakır’a olmakta olan da, hazmedilerek boğulmak istenen de budur.
Atina-Tunus-Tahrir-Diyarbakır hattı bir ‘devrimci kalkışma’ya işaret etmekte, Libya-Bahreyn-Suriye hattı da ‘kanlı bir restorasyon’un durakları olmaktadır. Fakat Benlisoy burada, ‘devrimci dinamiğin’ ne Kuzey Afrika’da, ne Ortadoğu’da, ne de Güney Avrupa’da henüz tamamen sönmediğini; kitlelerin aşağıdan mobilizasyonu devam ettiği müddetçe bu dinamiğin ateşinin diri tutulabileceğini vurgulamaktadır. Hele ki, dünyamız, kapitalizmin dünyasal krizinin ‘aşılması’ sürecinde, bütün insanlığı daha karanlık sulara sürüklemeye aday iken.
‘Devrim’ kelimesinin siyasal tahayyülümüze girmesinin can alıcı önemi de yine burada ortaya çıkar. Çünkü küresel kapitalizm belli ki, bütün emekçilerin ve işsizlerin cehennemi olan ve neo-liberalizmin ilk aşamasını da aratacağı aşikar görülen ‘esnek üretim/istihdam rejimi’ni yerleştirmenin yolunu yeryüzünün her köşesinde otoriterizmin/faşizmin yerleştirilmesinde görmektedir. Yani, küresel kapitalizmin ‘aşırı 20. yüzyıl’ın ertesinde, insanlığa bütün sunabileceği ‘daha da aşırı bir 21. yüzyıl’ olabilmektedir ancak.
Böylesi koşullarda, ‘devrim’ kerterizi dışında, tamamen ‘defansif’ kurulan arayışlarla bu ‘devasa saldırı planları’nın önünü kesmeyi tartışmak pek mümkün değildir. Ki bu ‘kerteriz’i göz önünden ayırmamak, umarız ki, önümüzdeki dönemde belki daha ‘enternasyonal’ yönelimli ortak mücadele ve örgütlenmeleri de siyasal tahayyülümüze dahil ettirebilir. Benlisoy’un kitabı en azından bunları ‘düşünme’yi sağlıyorsa, çalışması önemli bir (teorik) çabayı temsil ediyor olsa gerektir.

6 Nisan 2012 Cuma

Foti Benlisoy ile Söyleşi: ‘Yarım devrim yapanlar kendi mezarlarını kazar’


Foti Benlisoy'la Sarphan Uzunoğlu'nun Benlisoy'un yeni kitabı Fransa ve Yunanistan'dan, Arap Devrimi, 'The Occupy' Hareketleri ve Kürt İsyanına 21. Yüzyılın İlk Devrimci Dalgası vesilesiyle yaptığı söyleşiyi yayınlıyoruz.

Özellikle son dönemlerde dünyanın dört bir yanında devrim dalgaları yayılıyor. Ceketini alıp sokağa çıkan kitleler yeni bir tarihin yazım sürecinde özneleşirken birileri onları ajanlıkla suçluyor diğerleriyse onlara devrimcilik atfediyor. Tüm bu kafa karışıklığı ve siyasal belirsizliklerin arasında Fransa ve Yunanistan'dan, Arap Devrimi, 'The Occupy' Hareketleri ve Kürt İsyanına 21. Yüzyılın İlk Devrimci Dalgası Dalgası isimli kitabı vesilesiyle Foti Benlisoy’la dünyayı saran dalgayı konuştuk.

* Öyle bir dönemden geçiyoruz ki, neredeyse toplumsal hareketlenmelerin nitelikleri için hakem heyetleri kurulacak, onay alamayan halk hareketleri de ajan muamelesine maruz kalacak. Sahiden, dünyada ne oluyor? Herkes gözünü Arap dünyasına çevirmiş olsa da Yunanistan’dan başlayalım. Sahi, ne oldu da bir AB ülkesinde halk sokaklara döküldü hatta parlamentoyu AB dayatmalarına karşı kuşattı? 

- Haklısın. Sanki toplumsal mücadeleleri elde mezura kendi ölçü ve beğenilerimize münasip olan ve olmayanlar olarak sınıflandırıyoruz. Oysa mücadele ve direnişler kendi beklenti ve öngörülerimize tam olarak uygun bir biçimde gelişmiyorlar. Zaten hiçbir zaman öyle bir şey söz konusu olmadı. Bugün neredeyse huşuyla andığımız çoğu büyük kitle mücadelesi, sosyalist hareketi şaşkınlığa uğratan bir biçimde aniden ve beklenmedik şekillerde ortaya çıkmış, bu ‘vakitsizliğiyle’ ve hesaba kitaba gelmezliğiyle de bazen sosyalist ‘önderlikleri’ huzursuz etmiştir. Kitlelerin tarihi yapan failler olarak sahneye çıktığı her durum doğası itibariyle alışıla geldik biçimiyle siyasetin kural ve kaidelerini sarsıntıya uğratır. ‘Sıradan’ insanların daha öncesinde kendilerine şu ya da bu şekilde kapatılmış siyaset alanını kitlesel bir biçimde işgal etmeleri tarihin durağan seyrini sarsan, onu infilak ettiren bir faktördür. Böylesi patlamalarla karşı karşıya olduğumuz aşikârken biz adeta laboratuvar koşullarında üretilmiş steril ve saf devrimler, ayaklanmalar ve kitle mücadeleleri beklentisi içerisindeyiz. Oysa Lenin’in zamanında dediği üzere, devrimi bir ordunun belirlenmiş bir noktada mevziiye girerek 'biz sosyalizmden yanayız' ve bir başka ordunun da bir başka noktada saf tutarak 'biz emperyalizmden yanayız' diyeceği netlikte ya da arılıkta bir durum olarak görmek saçma olur. Lenin, “saf bir toplumsal devrim bekleyen kimsenin ömrü, bunu görmeye yetmeyecektir” derken kuşkusuz haklıydı. Dolayısıyla mezurayla, cetvelle kitle mücadelelerinin kalıbımıza uygun olup olmadığını ölçme telaşından sıyrılıp evvela karşı karşıya olduğumuz mücadeleleri anlamaya çalışmalıyız. Yunanistan’a gelince… Geçen sene ekonomi ciddi oranda küçüldü ve benzer bir durum bu sene de söz konusu olacak gibi görünüyor. 11 milyonluk bir ülkede 1.5 milyon işsizden bahsediliyor. Ücretler ve sosyal ödentilerde %20’lere, 25’lere varan kesintiler söz konusu. Basit bir resesyonla değil, ancak 1930’larla karşılaştırılabilecek derin bir iktisadi-sosyal buhranla karşı karşıyayız. Yunanistan daha once üçüncü dünya ülkelerinin başına musallat olan tipte bir borç tuzağıyla karşı karşıya. Bu ülkelerde (mesela Latin Amerika’da 1980’li yılların ortalarında) olduğu gibi borç krizi sermayenin neoliberalizmi derinleştirdiği bir saldırı evresini gündeme getiriyor. Ancak Yunan vakasını ‘özel’ kılan krizin derinliği ve toplumsal dokuyu lime lime eden etkileri değil sadece. AB üyesi bir dizi ülkede kriz vesilesiyle emekçilerin yaşam standardını, muhtemelen İkinci Dünya Savaşı sonrasında görülmemiş bir hız ve şiddetle düşürecek topyekûn bir saldırı söz konusu. Yunanistan ise emeğin maliyetini ve toplumsal ve çevresel standartları düşürmeye dönük bu sınıf taarruzunun, sermayenin ‘yukarıdan’ yürüttüğü bu sınıf savaşının Avrupa’daki ön cephesi adeta. Yunanistan’da ülkenin iktisadi-sosyal yaşamını büyük ölçüde değiştirecek, ‘Latin Amerika tipi’ neoliberalizmi kıtaya taşıyacak yapısal uyum programları ahalinin büyük bir tepkisiyle karşı karşıya. Son iki yıldır bir süreklileşmiş, ‘düşük yoğunluklu’ bir ayaklanma haliyle karşı karşıyayız. 2009 seçimlerinden itibaren ülkede tam 17 tane genel grev yaşanmış olduğunu hatırlamak, bu ülkede, hiç değilse Aralık 2008 gençlik ayaklanmasından beri nasıl bir mücadele deneyimi birilkiminin oluşmuş olduğunu vurgulamak açısından belki yeterli. Son olarak Dimitris Hristulis'in bir tepki eylemi olarak intiharı, yeni bir eylemler zincirini tetikledi. Önce Papandreu, sonra da ‘teknokrat’ Papadimos hükümetlerini yönetemez, AB-IMF patentli yapısal uyum programlarını uygulayamaz kılan da işte ahalinin bu tepkisi, emekçilerin giderek yaygınlaşan, gündelikleşen direnişinin etkisi. Yunanistan’daki durumu bir ‘organik kriz’ olarak tarif etmek mümkün: Hâkim sınıf eskisi gibi yönetemiyor, eskinin toplumsal ve siyasal temsil mekanizmaları işlevsiz kalıyor, geçersizleşiyor. Yani hiç değilse 1974’ten, Albaylar Cuntası’nın çözülmesinden itibaren geçerli olmuş parlamenter sistemin kurum, kural ve teamülleri, siyasal krizin boyutları karşısında tarumar oluyor. Önümüzde, AB teknokrasisinin ertelemeye, hatta mümkün olsa birkaç yıllığına hiç yaptırmamaya kararlı olduğu parlamento seçimleri var. Papadimos hükümeti, istemese de, toplumsal tepkiler karşısında seçimlere gitmek durumunda kalacak. Kamuoyu yoklamalarına gore iki merkez partinin, yani PASOK ve Yeni Demokrasi’nin toplam oyları % 40 civarında. PASOK’un solunun oyları ise yine %40’ yakın görünüyor (buna merkez solda PASOK’un yerine aday Demokratik Sol da dahil). Elbette böylesi kapsamlı bir iktisadi-siyasi kriz karşısında, neredeyse bir ön devrimci durum yaşanırken, seçimler devrimci sol açısından gerçekçi ya da sağlıklı bir ölçü olmayabilir. Ancak siyasal merkezin nasıl berhava olduğunu ortaya koymak açısından bu göstergeler çok etkili. Fakat devrimci bir dönüşümün eli kulağında olduğu bir durumla da karşı karşıya değiliz. Halk hareketinin, işçi sınıfının uzun soluklu direnişine rağmen burjuvazinin siyasal inisiyatifi elinden alınmış değil. AB’siyle, IMF’siyle, yerli sermayesiyle ‘düzen partisi’ hâlâ saldırı pozisyonunda. Ancak şunu unutmayalım: Yunanistan’da aşağıdan gelişen direnişin elde edeceği kısmi bir kazanım dahi Avrupa’da yaşanan ve yoğunlaşan toplumsal mücadelelere muazzam bir itki sağlayacaktır. Bugün Avrupa’da kriz, son örneğini İspanya’daki büyük genel grevde gördüğümüz şekilde ciddi kitle mücadelelerinin açığa çıkmasına neden oluyor. Yunan cephesinde, yani sermaye taarruzunun en belirgin biçimde açığa çıktığı ön saflarda kısmi de olsa bir başarı kıta ölçeğinde sınıflar arası güç dengesinde emek lehine ciddi bir kayma teşkil edecektir. O nedenle devam edegelen Yunan direnişi hepimizin meselesi, hepimizin davasıdır. 



* Geçtiğimiz aylarda katıldığın bir panelde Yunanistan’da meydana gelen ayaklanma ile Arap Dünyası’nda meydana gelen ayaklanmayı bir arada okumamız gerektiğine dair bir söylemin vardı. Elbette Arap devrimleri dediğimizde biraz fazla genelleme oluyor olabilir, farklı ülkelerde durum farklı şekilde cereyan etti; ancak tüm bu ayaklanmaları nasıl bir arada okuyacağız? 




- O toplantının yapıldığı gün aynı anda hem Atina’da hem Kahire’de genel grev vardı. Biraz da bu tesadüften istifade Atina ile Kahire’yi beraber düşünmek, bunları aynı mücadeleler dalgasının parçaları olarak düşünmek gerekir minvalinde bir şey söylemiştim. Ulusal ve bölgesel bağlamlar elbette önemli, her spesifik bağlamda karşımıza farklı bir siyasal-sosyal güçler dengesi çıkıyor. Ancak geçtiğimiz bir küsür yılda karşılaştığımız bir dizi büyük kitle mücadelesi, birbiriyle ilişkisiz steril fanuslarda da cereyan etmiyor. Konjonktürel değil yapısal karakterde olan ve üstelik ekolojik krizle bütünleşen kapitalist kriz uluslararası bağlamda siyasal gelişmelerin ardalanını teşkil ediyor. Kapitalist kriz hemen bütün dünyada mevcut siyasal mimariyi kırılganlaştırıyor ve toplumsal mücadele ve direnişlere yeni alanlar açıyor. Daha düne kadar sarsılmaz görünen neoliberal mutabakatta hiç değilse ideolojik ve moral manada ciddi gedikler açılmakta olduğu açık. 1999’da Seattle eylemleriyle görünürlük kazanan alternatif küreselleşme hareketinin sönümlenmesinin ardından, bu kez kapitalist kriz bağlamında ve üstelik ayağını yerel mücadele ve direnişlere çok daha sağlam basan bir yeni ‘dalga’ söz konusu denilebilir. Ben Arap devrimci sürecini, emperyalist bir tasarımın mekanik bir ürünü olarak değil de işte bu yeni ‘dalganın’ bir parçası olarak görüyorum. Aslında Çin’de topraklarının özelleştirilmesine karşı mücadele eden Wukan köylüleri de özelleştirmelere karşı çıkan Hırvat gençleri ya da neoliberal yapısal uyum programlarına direnen Yunan yahut İspanyol emekçileri de bunu böyle görüyor olacaklar ki mücadelelerinde Arap ayaklanmalarına (özellikle Mısır ve Tunus’a) olumlu referanslarda bulunuyor, bu örneklere esin verici kaynaklar olarak işaret ediyorlar. Son bir yıl özellikle Tunus ve Mısır devrimlerinin dünyanın dört bir yanında gelişen çeşitli mücadeleler açısından nasıl bir ilham kaynağı olduğu düşünüldüğünde, Arap devrimci sürecinin ezilenlerin tarihini hiç değilse hızlandıran bir katalizör işlevi gördüğünü söyleyebilmek mümkün. Bilhassa Tunus ve Mısır örnekleri, yani kitlesel mücadelelerin otoriter rejimleri devirmesi ya da zorlaması, hiç değilse son yirmi yılda yaşanan bir dizi yenilginin toplumsal mücadelelerin dönüştürücü gücüne, kitlelerin aşağıdan basıncının kazanımlarla taçlanabileceğine dair inancın hayli örselendiği bir devirde tesirli oldu. Yani bu mücadeleler, dünyanın değişik coğrafyalarında mücadele eden, direnen ‘sıradan insanlara’ kolektif eylemlerine dair özgüven kazandıran olumlu timsaller olarak algılandı. Bizde bu hususun hiç görülmüyor, anlaşılmıyor oluşuna insane şaşırmadan edemiyor. Bizim dışımızda gelişen mücadelelere bu kadar yabancıyız işte…

Şunu da eklemek gerek: Arap ayaklanmaları, son otuz yıldır uygulanan neoliberal siyasetlerin bölgedeki otoriter rejimlerin altını nasıl oymuş olduğunun, dahası bilhassa kriz bağlamında mevcut siyasal mimarinin ne ölçüde kırılgan hale geldiğinin bir ifadesiydi. Tunus’ta, Mısır’da kitlelerin demokratik haklarla beraber sosyal adalet taleplerini kendiliğinden bir biçimde harmanlamaları bir tesadüf değil, otoriterizme itirazın toplumsal kaynakların yağma edilmesine dayalı mevcut iktisadi-sosyal modele itirazı da ister istemez gündeme getirmesinin sonucuydu. Arap devrimci sürecini değerlendirirken bu coğrafyanın neoliberal siyasetlerin hayata geçirilmesinin erken bir örneğini teşkil ettiğini unutmamak gerek. Bölgede neoliberalizmin kökenleri Enver Sedat’ın 1970'lerin ortalarında uygulamaya soktuğu ve Nasır dönemi devletçiliğinden keskin bir kopuşu ifade eden infıtah (açıklık) politikalarına kadar geri götürülebilir. Bölgedeki ayaklanma ve halk hareketlerini tartışırken neoliberalizmin bu coğrafyadaki ‘köklü’ tarihinin yarattığı sonuçları akılda tutmakta yarar var. Dolayısıyla evet, Arap coğrafyasında yaşananları dünyanın geri kalanından ayrıksı, kendine özgü, sui generis bir siyasal coğrafyanın tezahürü olarak görmüyorum. Bölgesel ve ulusal bağlam elbette önemli; ancak bu bölgede yaşanan ve kitleleri tarihin sahnesine taşıyan devrimci süreci dünya çapındaki bir yeni mücadele dalgasının bir işareti ve parçası sayıyorum.

*“İşgal et” hareketi ise paçasını kurtardığını düşünen batılı toplumlar açısından uyandırıcı etkiye sahipti sanırım. Bu hareketin bir provası da Starbucks Şenliği adı altında Türkiye’de gerçekleşti. Arap Devrimi’ne ilişkin görüşlerine dair eleştiriler üzerine şunu yazdın: “Şu son bir senede sadece Mısır’da gerçekleşen (maalesef eşi şimdilik bizim memlekette bulunmayan) büyük kitle mücadelelerinden, meydanlara kamp kurmaktan polis karakolu kuşatmaya, sayısız grevden okul işgallerine onca direnişten öğrenebileceğimiz hiçbir şey yok mu?” Foti Benlisoy, Mısır Devrimi’nden eylem pratiğinden örgütlenmeye neler öğrendi? 

- Mesele elbette hepimizin önümüzdeki mücadeleler açısından bu deneyimlerden neler öğrenebileceğimiz, nasıl çıkarsamalarda bulunabileceğimiz. Memleket haricindeki kitle direniş ve mücadelelerine aslında daima bu gözlerle yakşlaşmak enternasyonal bir devrimciliğin esbab-ı mucibelerindendir zaten. Mısır hususunda hemen aklıma gelen birkaç örneği vereyim: Tunus ve Mısır deneyimleri, neoliberal otoriterizme karşı mücadelede yeni bir sosyal-siyasal aktörün öncü bir pozisyon elde ettiğini ortaya koyuyor. İki ülkede de ayaklanmaların seferber edici gücü işsizliğe, geleceksizliğe mahkûm edilmiş belli bir eğitim seviyesinde olan gençlik kesimleriydi. Tunus’ta diktatörlüğü deviren bu gençlere ‘hittistes’ deniyor. Duvara sırtını vermiş şekilde boş duran anlamında, Fransızca-Arapça karışımı bir argo sözcük bu. Kendini ateşe veren Muhammed Buazzizi bu gençlerin sembolü haline geldi. Mısır’da ise bu gençlerin muadillerine ‘shabab atileen’, yani işsiz-atıl gençler deniyor. Ayaklanmalar sırasında en önde yer alan bu sosyal aktörün ‘geri kalmış’ Mısır ve Tunus’a özgü olduğunu sanmak ciddi bir yanılgı olur. Aslında Fransa’daki banliyö ayaklanmalarından Yunanistan’da Aralık 2008’deki gençlik isyanına bu sosyal aktörün, yani farklı derecelerde de olsa hayal kırıklığının, geleceksizliğin pençesindeki gençliğin eylemlerine çok farklı tarihsel ve coğrafi bağlamlarda rastlamak mümkün. Daha çok küçük yaşlardan itibaren işsiz kalma korkusu yaşayan, emek piyasasının basıncına maruz kalan, okul bitirse, yüksek lisans ya da doktora yapsa bile işsiz kalabileceğini, ya da daha ‘iyi’ ihtimalle ancak sigortasız, güvencesiz, ‘esnek’ bir işte veya işlerde çalışabileceğini bilen, gören, yaşayan gençler bunlar. Ağzıyla kuş tutsa babasının emekli olduğu yaşta emekli olamayacağını, annesinin istifade ettiği sosyal güvenlik hizmetlerinden yararlanamayacağını fark eden gençler ve onların çok farklı bağlamlardaki eylem ve direnişleri söz konusu. Yani ne ‘hittistes’ ne de Mısırlı ‘atıl gençler’ yalnızlar. Britanya’da bu gençlere eğitim ya da çalışma hayatı arasında kalmış olmak anlamında NEETs deniyor (not in education, employment, or training). Japonya’da adları ‘freeters’: İngilizce ‘freelance’ sözcüğüyle Almanca işçi anlamına gelen ‘arbeiter’ kelimelerinin bir karışımı. Yunanistan’da kriz öncesinde ‘600 euro kuşağı’ derlerdi; İspanya’da ise ayda 1.000 euro’nun altında kazananlar anlamında ‘mileuristas’ tabiri kullanılıyor. ABD’de iş bulamadıkları için yükseköğrenim sonrası aile evlerine geri dönmek durumunda kalan gençlere ‘boomerang’ sıfatı yakıştırılıyor. Çin’de ise yeni mezun olmuş ve güvenceli ve iyi bir işe sahip olamadıklarından büyük şehirlerde çok sayıda arkadaşlarıyla beraber yaşamak durumunda kalan gençler ‘karınca kabilesi’ olarak anılıyor. Kısacası neoliberal esnek-güvencesiz istihdam formlarının, eğitimin ticarileştirilmesi süreçlerinin ve yapısallaşan işsizliğin kurbanları olan bu gençler, bir dizi farklı coğrafyada faile dönüşüyor ve radikal toplumsal hareketler içerisinde ciddi bir konum elde ediyor. Son yıllarda dünya ölçeğinde gelişen bir dizi mücadele içerisinde emek piyasasının esnekleşmesi-eğitimin ticarileşmesi-işsizliğin yapısallaşması kurbanı genç kuşağı görüyoruz. Tunus ve Mısır, esas itibariyle birer gençlik ayaklanması olarak bu gözlemi teyid ediyorlardı. Dolayısıyla günümüzde Türkiye’deki gençlik muhalefetini tartışırken de neoliberal bağlamda emek piyasasındaki gelişmelerle öğrencilik hallerindeki değişimi birarada düşünmek gerekiyor aslında.

Bir başka örnek vereyim: Çoğu zaman bilhassa Tunus ve Mısır’daki devrim süreçlerinin en büyük zaafı olarak öne sürülen bir siyasal alternatifin yokluğu, yani siyasal planda ayaklanmaların daha da radikalleşmesine hizmet edecek siyasal partilerin veya örgütlerin eksikliği meselesi dahi aslında dünya çapında yaşanan bir sorun değil mi? 2001 sonrası Arjantin’den son yıllarda çok ciddi mücadelelerin yaşandığı Fransa ve Yunanistan gibi ülkelere, sorun daima toplumsal mücadelelerin yükselen düzeyiyle siyasal planda bu mücadelelerle etkileşim içerisinde olacak siyasal örgütlerin eksikliği ya da zayıflığı değil mi? Yani yükselen toplumsal mücadelelerin yarattığı yeni ihtiyaçlara karşılık verecek siyasal örgütlerin eksikliği Tunus ya da Mısır’a özgü olmaktan ziyade dünya çapında toplumsal muhalefeti karakterize eden ve elbet tartışılmaya muhtaç bir durum. Bu ülkelerdeki süreci devrimci/radikal sol güçlü değil diye baştan mahkûm etmekten ziyade, bu durumun içerisinde bulunduğumuz siyasal konjoktürün temel bir belirleyeninin, yani toplumsal mücadelelerle bunların siyasal karşılığı arasındaki ciddi senkronizasyon sorununun bir başka örneği olarak görmek gerekiyor.

Keza bu deneyimler, Fransız devriminin önemli figürlerinden Saint-Just’ün “yarım devrim yapanlar kendi mezarlarını kazarlar” mealindeki sözlerini yeniden aklımıza getiriyor. Yani devrimci süreçler eğer sadece eski rejimlerin başını iktidardan indirip birkaç liberal vitrin düzenlemesiyle sınırlı kalırlarsa devrimci kabarışın geri çekilişinin ardından düzen partisi, bu kez daha azgın bir biçimde halk hareketinin kazanımlarına saldıracaktır. Mısır bunun açık bir örneği. Devrimi radikalleştirecek, onu ‘sürekli’ kılabilecek mücadeleler devam etse de bir dizi nedenle süreç ‘yarım’ kaldı, kalınca da karşı devrim şu ya da bu biçimde, yani emperyalist manipülasyonlarla, Yüksek Askeri Konsey’le, Müslüman Kardeşlerle, Selefilerle başını kaldırarak halk hareketini ezmeye yöneldi, yöneliyor.

Son olarak Tahrir Meydanı’nda cisimleşen kamu alanlarının zapt edilmesi, aşağıdakiler lehine işgal edilmesi de İsrail’den ABD, İspanya ve Yunanistan’a bir dizi harekete özgü ortak bir taktik yönelim haline geldi. Kamu alanlarının metalaşması ve parçalanması süreçlerine karşı bu alanların yeniden temellük edilip neoliberal otoriteryanizme karşı mücadelenin alanları hale getirilmesi fikri Tahrir sayesinde dünyanın dört bir yanında etkili oldu. Bu süreçte Tahrir, Mısır’ın çok çok ötesinde bir sembolik güce ulaştı ve uluslararası bir eylem biçiminin adı haline geldi. Bizde de kampüslerin mutenalaştırılmasına, sermaye hakimiyetindeki steril mekânlara dönüştürülmesine, üniversite topoğrafyasının AVM’leşterilmesine karşı mekâna orada yaşayan ve üretenler adına el koyma biçimiyle Starbucks işgalinde Tahrir’in izlerini gördük elbette.

*"Jeostratejinin soğuk ve mesafeli aklı ne vakit biz solcuları da teslim aldı?" demiştin. Sahiden, sokak hareketi ile araya konan bu mesafe neden? KESK eylemi, Newroz derken Türkiye'deki sosyal hareketlerin tamamında heyecan duyan, Hopa'daki direniş gibi anlamlı hareketlenmelerle güven kazanan sol hareket neden kendisi dışında gelişen her şeye karşı bu kadar şüpheci bir tutum sergiliyor? 

- Hayır, sokak eylemlerine konan bir mesafe yok. Sadece Türkiye sosyalist hareketinin önemli bölümü, enternasyonalizmi soyut ve genel bir sempati ya da duygudaşlık meselesinden ibaret sayıyor maalesef. Yani uluslararası mücadele süreçlerinden bir dizi çıkarımda bulunmaya, stratejik sonuçlar çıkartmaya dönük bütünlüklü bir faaliyet yürütülmüyor. Sanki memleket hududu haricindeki mücadelelerle dahildeki mücadeleler arasında bir Çin seddi varmış gibi davranıyoruz. Bunlar arasındaki etkileşim üzerine düşünmüyoruz. Dışarıdaki toplumsal mücadeleleri, bunlardan politik çıkarsamalarda bulunmak üzere değil, adeta bir gazetecinin 'objektif' ve pasif gözüyle ele alıyoruz. Bununla bağlantılı olarak da enternasyonalizmi ortak sorunlar etrafında ortak örgütlenme ve dayanışma olarak, yani somut bir mesele olarak görmüyoruz. Görmeyince de kendi eylemimizle büyüleniyor, sanki devrimcilik sadece bizimle, Misak-ı Milli sınırlarıyla ilgili bir meseleymiş gibi davranıyoruz. 



*Anti-emperyalizm ve anti-Kapitalizm üzerine tartışmalar sürüp gidiyor. Sence emperyalizm söylemi sahiden ulusalcılara mı ait bir söylem; yahut anti-emperyalist bir mücadele anti-kapitalist olmak zorunda mıdır? 

- Son zamanlarda sosyalist kesimlerde antiemperyalizm (bazıları buna yurtseverlik meselesini de ekliyor) vurgusu öne çıkıyor. Bunda tek başına bir sorun yok elbette. Ancak kapitalist küreselleşmenin karşısına çıkartılan ‘antiemperyalizm’ söyleminin çoğu zaman emperyalizm konusunda yaygın bir yanlış anlayıştan hareket etmesi bazı hususları hatırlatmayı kaçınılmaz kılıyor. Bu yaygın yanlışlığa göre emperyalizm sanki bazı bölgelerin dışında olan ve onlara ‘dışardan’ dayatılan bir şeydir. Buna göre emperyalizm, milli bünyeye dışardan saldıran yabancı bir güçtür. Antikapitalist vurgusu hayli zayıf olan bu anlayış, toplumsal sınıfları ve sınıf mücadelesini esas almaz; onun öznesi ezen ve ezilen uluslardır. Bu bağlamda, emperyalistler ve onların yerli uzantılarınca ‘ulusal sömürüye’ tabi tutulan ‘ulusumuz’ neredeyse doğası itibariyle antiemperyalisttir. Oysa emperyalizm, dış mihraklarca dayatılan dışsal bir hâkimiyet biçimi olmaktan ziyade her kapitalist toplumsal formasyona zaten içkindir. Kapitalizm-emperyalizmin her kapitalist toplumsal formasyonda mevcut ortak yapısal unsurları vardır ve bu anlamda her kapitalist ülke emperyalist zincirin bir ‘halkasıdır’. Herhangi bir kapitalist ülke emperyalistlere kölece boyun eğen ‘işbirlikçiler’ tarafından yönetildiği için değil, emperyalist sistemin doğrudan bir parçası olduğu için bu ilişki içseldir.

Çoğu kez ima edilenin aksine, emperyalizm kapitalizmin bir boyutu ya da üstyapısal bir biçimi değildir. Kapitalizmi ‘tamamlayan’ bir gerçeklik de değildir. Emperyalizm, kapitalist dünya hâkimiyetinin askeri ve siyasi mekanizmalarından ibaret de değildir. Emperyalizm, gelişiminin belirli bir aşamasındaki kapitalizmden başka bir şey değildir. Lenin’in kapitalist üretim tarzının özgül bir aşaması olarak emperyalizm analizi, sermaye birikiminin yoğunlaşması ve merkezileşmesi, sermaye ihracı, tekelleşme gibi iktisadi-toplumsal süreçleri esas alır. Yani dikkat edilmesi gereken husus, emperyalizmin sermaye ilişkilerinin dünya çapında yaygınlaşması, sermaye ilişkilerinin bütün dünyada içselleşmesi sürecine denk düştüğüdür. Dolayısıyla emperyalizm ile azgelişmiş ülkeler ya da ‘mazlum milletleri’ iki karşıt kutupmuşçasına birbirinden net çizgilerle ayırmak mümkün değildir. Emperyalizm hiyerarşik bir dünya sistemidir; ancak öğeleri arasında yer değiştirmeler her zaman mümkündür. Kalıcı olan sistemin hiyerarşik ve eşitsiz doğasıdır.

Dolayısıyla antiemperyalizm, sermaye birikiminin koşullarını uluslararası ölçekte güvence altına alan küresel hegemon güçün (ABD’nin) emperyal siyasetlerine (savaşlar, müdahaleler, işgaller) direnmekten ibaret bir mesele değildir. Bu boyutu da elbette ihtiva etmekle birlikte antikapitalist boyutu açık bir mücadeledir. Dahası antiemperyalizm, yurtseverlerin dış mihraklara ve onun yerli uzantılarına ya da emperyalizmin uşaklarına karşı verdikleri bir mücadelenin, yani bir nevi vatan müdafaasının adı hiç değildir. Antiemperyalizm, küresel ölçekteki sömürü ve tahakküm ilişkilerine ve bu ilişkilerin bir ‘halkası’ olan ulusal kapitalizme karşı verilen mücadeledir. Burada önemli olan, dış güçlerin komplolarına direnmek şeklinde kavranan antiemperyalizm biçiminin, sahici bir enternasyonalist içeriğe sahip olmadığı zaman rahatlıkla bir tür ‘sol milliyetçiliğe’ dönüşüvermesidir. 
Sosyalizmin kurtuluşçu iddiası ulusal sınırlara ve ulusal çıkarlara, yani esasında hâkim sınıfların çıkarlarına tabi kılınınca ezilenlerin düşmanının önce kendi ülkelerinde olduğunu reddedilmiş olur. Böylece sahici bir antiemperyalizmin antikapitalist içeriği boşaltılır. Emperyalizme bağımlı ‘çarpık’ kapitalistleşmenin karşısına bağımlı olmayan, bağımsızlıkçı ve kalkınmacı bir kapitalizm, ‘işbirlikçi’ ve ‘komprador’ burjuvazinin karşısına ise ‘ulusal’ burjuvazi konulur. Hâkim sınıflar ya da ordu içerisinde işbirlikçi olmayan kanatlar keşfedilmeye, daha doğrusu icat edilmeye başlanır. Antiemperyalizmi ulusal çıkarları ve vatanı savunmaya dönük bir yurtseverlik olarak algıladığımız takdirde kendimizi bir gün örneğin Musul ve Kerkük’te ‘yurt savunmasında’, daha doğrusu kendi ‘milli’ emperyalist hayallerimizin peşinde bulmamız işten bile değildir. Osmanlı devletinin emperyalist bir blokun parçası olması hasebiyle yer aldığı Çanakkale Savaşı’nın sol mahfillerde dahi bir ‘antiemperyalist mücadele’ olarak anılması işte bu kafa karışıklığının masum görünen, ama sonuçları vahim olabilecek bir örneğidir. Oysa antiemperyalizm bir sınıf mücadelesi meselesidir; emperyalizme karşı mücadele etmek önce kendi burjuvazimizle cebelleşmek demektir. Daha sonra Rosa Luxemburg ile birlikte katledilecek olan Karl Liebknecht’in Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı’na katılmasına karşı mücadele ederken haykırdığı gibi: “Asıl düşman içtedir!”

*Tüm bu ayaklanmaların, baharların ve devrimlerin arasında Ortadoğu'daki Kürt hareketine nasıl değerlendiriyorsun? 

- Kürt hareketi onyılların siyasal birikim ve örgütlülüğü, en önemlisi de yaratmış olduğu muazzam kitle seferberliği ve siyasallaşmayla bölgede ayrıksı bir konuma sahip. Dolayısıyla Arap devrimci sürecinin yarattığı siyasal sarsıntılar içerisinde Kürt hareketinin ister istemez belirleyici bir konumu olacak. Önemli olan Arap devrimci sürecinin açığa çıkardığı sokak siyasetinin Kürt sokak siyasetiyle bir biçimiyle bütünleşebilmesi. Yani bölgede ayaklanmaların ortaya çıkardığı ve Müslüman Kardeşler’den ABD’ye düzen güçlerinin soğurmaya çalıştığı kitlesel radikalizmin, demokratik ve sosyal taleplerin Kürt hareketinde bir müttefik bulması. Böylesi bir buluşma, bölge siyasetinin başına musallat olan emperyal vesayet ve müdahaleciliğe karşı ciddi bir tutum oluşturacaktır. Keza böyle bir buluşma, siyasi ayrımların mezhebi ve etnik temelde oluşmasını, yani ‘hizipçi’ ya da ‘sekteryen’ siyaseti berhava etme yönünde önemli bir adım olacaktır. Bölgede cereyan eden halk hareketlerini üç beş günde nihayete erecek geçici patlamalar olarak değil, uzun bir süreç içerisinde etkileri belirginleşecek bir radikalizasyon dalgası olarak değerlendirmek gerekiyor. Bu uzun dönemli radikalleşme süreci, bir dip akıntısı olarak bölgedeki siyasal gelişmeleri tayin etmeye devam edecek. Bugün bölge ülkelerinde iktidarda kim olursa olsun, aşağıdakilerin, ezilenlerin bu ayaklanmalar sürecinde açığa çıkmış siyasal enerjisinin yarattığı basıncı çok güçlü bir biçimde hissedecek, zorlanacak. Dolayısıyla meseleye konjonktürel hesaplar zaviyesinden değil de bu uzun erimli siyasallaşma sürecinin yaratabileceği devrimci müdahale imkânları açısından yaklaşmak gerekiyor. Kısa vadeli taktiksel bir yaklaşım değil, stratejik bir perspektife ihtiyaç var. Pragmatizmin değil, bu kitle hareketlerinin bölgedeki tüm ezilenler açısından uzun vadeli sonuçlarından hareket etmek gerekiyor. Böylesi bir perspektifle, bu süreçte açığa çıkacak siyasal enerjinin Kürt muhalefetiyle buluşmasının önümüzdeki dönemde kritik bir faktör olacağı kanaatindeyim. Dolayısıyla 'Arap Baharı' ile potansiyel bir 'Kürt Baharı', birbirine rakip ya da birbiriyle çelişen süreçler olarak değil, birbiriyle paralel gelişen ve birbirini tamamlayan süreçler olarak değerlendirilmeli, öyle anlaşılmalı.

*Kürdistan topraklarının bulunduğu farklı ülkelerde farklı hareketler var ve bu karmaşık bir siyasi yapıyı yanında getiriyor. Bölge siyasetinin uluslararası etkiye açıklığı Kürt hareketi için avantaj mı dezavantaj mı? 

- Sanırım ikisi birden. Bir dezavantaj; zira bölge siyasetinin uluslararası etkiye ve emperyal müdahalelere açıklığı, burada mücadele eden devrimci akım ve hareketleri jeostratejik çatışmaların bir parçası kılarak ehlileşme riskiyle karşı karşıya bırakıyor. Yani bu hareketler açısından reel siyaset tarafından teslim alınma, bölge siyasetinin akışkan dengelerinin bir parçası olarak radikal iddialarından zaman içerisinde vazgeçme gibi bir tehlike hep oldu. Filistin’in son kırk yılındaki mücadeleler tarihi böyle örneklerle dolu mesela. Ancak bu durum diğer yandan ciddi bir avantaj. Bölgedeki gelişmelerin uluslararası siyasal dengeler açısından daima kritik bir konum işgal etmesi, burada cereyan eden devrimci hareketlere, toplumsal mücadelelere ayrı bir önem kazandırıyor. Yani uluslararası sistemik dengeler açısından kritik bir bölgedeki mücadele ve direnişlerin kendi gerçek güçlerinin ötesinde bir etkiye kavuşmalarına da imkân sağlayabiliyor. Yani bu bölgedeki toplumsal hareket ve direnişlerin uluslararası dengelere etkide bulunma imkânı, ‘bölge’nin özgün konumu itibariyle ciddi boyutlarda olabiliyor. Bu konuyu Kürt hareketiyle ilgili daha spesifik bir hususla kapatayım. Kürt hareketi açısından son on yılda ‘bölge’nin siyasal topografyasında yaşanan ciddi kırılmalar önemli sonuçlar yarattı. En önemli mesele kuşkusuz, Güney Kürdistan’da bir ‘akraba devlet’in oluşması, yani Kürtlerin siyasal varlığının uluslararası çerçevede şu ya da bu biçimiyle tanınırlık kazanmasıydı. Bugün Suriye’de yaşanan gelişmeler, Batı Kürdistan’da da benzer bir sürecin gerçeklik kazanmasını gerçekçi bir ihtimal haline getirmiş durumda. Bu durum, yani bölgedeki dengelerin hızlı bir biçimde değişimi, bir ‘sosyolojik vakıa’ olarak Kürt ulusal kimliğinin inşası sürecini hızlandıran bir katalizatör rolü oynuyor adeta. Dolayısıyla bugün Türkiye’de ve diğer ülkelerde yaşayan Kürtler arasında kendilerini ayrı bir ulusal topluluk olarak hissetmenin, yani ayrı bir ulusal aidiyet hissinin giderek yaygınlaştığı herhalde kimsenin itiraz edemeyeceği bir gerçek. Yani bölgesel gelişmeleri, uluslararası gelişmelerin içerisinde bulunduğumuz bölgede yarattığı tesirleri ele alırken Kürt hareketinin toplumsal ardalanını muazzam ölçüde genişleten bu parametreyi de hesaba katmak gerekiyor.

* Yasaklanan Newroz, 6 vekilin vekilliklerinin gasp edilmesi. Kürt Hareketi legal alandan sokağa her alanda iktidarla mücadele halinde. Dünya kamuoyunu bir yana bırakalım, Türkiye sosyalist hareketi neden bu duruma yürüyüşler ve mitingler hariç bir dayanışma gücü eklemekte zorlanıyor? 

- Bunun çok basit bir nedeni var: Türkiye’de geniş katılımlı bir savaş karşıtı hareketin eksikliğini çekiyoruz. Newroz’da alanlara çıkan kitlelerin taleplerini ‘batıdaki’ kamuoyuna tercüme edip aktaracak ve oluşturacağı kitlesel basınçla savaş aygıtını paralize edecek bir barış hareketine bugün her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Savaş aygıtını işlemez kılmak için bilhassa batı bölgelerinde geniş toplumsal kesimleri seferber edebilecek, uzayıp giden savaşın yarattığı yorgunluk ve huzursuzluğa siyasal ifade kanalları oluşturacak bir hareket inşa etmek gerekiyor. ‘Sen ben bizim oğlan/kız’ solculardan ibaret olmayacak, anlaşılır ve makul bir talepler zemininde daha geniş kesimleri harekete geçirebilecek kapsayıcı bir barış hareketi acil, yakıcı bir ihtiyaç. Toplumun geniş çoğunluğu nezdinde tanınır olacak, kendine has mahalli birimler temelinde örgütlenecek, çoğulcu, demokratik ve bazı siyasal örgütlerin ‘uzantısı’ ya da ‘aparatı’ şeklinde işlemeyecek bir barış hareketi kastettiğim. İşte böyle bir sokak hareketini inşa edemediğimiz için bahsettiğin gelişmelere reaksiyon veremiyor ya da versek de tepkilerimiz anlık, konjonktürle sınırlı etkisiz çıkışlar olarak kalıyor ancak. Sürekliliği olacak, basit ve anlaşılır birkaç talep etrafında örgütlenecek, siyasal parti ve oluşumların bir parçası olduğu, ancak bireysel katılımcıların da söz ve karar sahibi olabileceği kitlesel bir barış hareketini inşa etmekte her geçen gün daha gecikiyoruz. Bu hususta zamanında atılmış kimi adımlar olduysa da gerisi maalesef bir türlü gelmedi, getirilemedi. Oysa böylesi bir hareket, milliyetçiliğe ve devlet terörüne karşı bir savunma mevzii, bir bariyer olarak ciddi işlev görebilecektir. Barışın bizim de meselemiz olduğu, barışın ancak solun birleşik bir savaş karşıtı muhalefet kışkırtabilmesi ve inşa edebilmesiyle gerçek bir seçenek haline gelebileceğini unutmamalıyız. Aslında söylemeye gerek olmamalı ama barış, ara sıra gündeme gelen ‘açılımlara’, devlet katındaki müzakerelere, egemenlerin kaprislerine, hele hele devlet aklına bırakılamayacak kadar ciddi bir iş.

* Son olarak şunu sormalı: Arap devrimleri süreci de dahil olmak üzere Türkiye'de "devrim yapmak isteyen" kadrolara hep pasifizm öğütlendi. Gerilla mücadelesi de veren bir hareket var ortada. Her gün Tomalar ve akreplerle saldırı altında olan bir halk var. Kürt hareketinin varlığını koruma amaçlı eylemleri basında hep şiddet olarak geçiyor. Sizce şiddet nedir ve bu şiddet odaklı söylemle Kürt hareketine eleştiri getirmek kimin işine yaramaktadır? 

- Aslına bakılırsa ben Türkiye’de solda kadrolara ‘pasifizm’ öğütlendiğini düşünmüyorum. Tersine Türkiye sosyalist sol geleneğinde şiddetin yüceltilmesine dayanan yaygın bir ‘silah külah’ edebiyatı ve gerilla romantizmi hâkim olmuştur. Bu romantik edebiyat içinde şiddet estetize edilerek, şiddetin neredeyse gerçek devrimciliğin alamet-i farikası, yani onu reformist, oportünist, revizyonist falan filan soldan ayırdeden en önemli özelliği olduğu düşünülmüştür. Çoğu zaman günümüzdeki siyasal pratikle hemen hiç ilgisi olmayan silahlı öncü eylemleri olabilecek en ‘devrimci’ hareket tarzı olarak görülmüştür. Zamanla, ifrattan tefrite deyimini geçerli kılarcasına, mutlak şiddet karşıtı bir eğilim de doğmuş, ‘nereden gelirse gelsin şiddete karşı olmak’ sloganı etrafında özetlenebilecek bir tutum da sol içerisinde gelişmiştir. Bu son anlayışın solun örgütlü kesimlerindeki etkisi sınırlı oldu; daha ziyade sol fikir dünyası içerisinde güç kazandı.

Zaman zaman etkili birer taktik olsalar da (son bir yılda dünyada gerçekleşen bir dizi mücadelede bunun örnekleri çoktu) şiddet dışı ‘pasif’ direniş yöntemlerinin radikal bir toplumsal dönüşüm gerçekleştirmek için yeterli olacağı fikrinde olmadığımı peşinen belirtmeliyim. Şiddetin doğrudanlığı ve aciliyetinin toplumsal mücadeleler içerisinde yegâne uygun çare olduğu durumlar pekâlâ vardır. Öyle durumlar vardır ki şiddet tam da bu nitelikleri gereği, Hannah Arendt’in ifadesiyle, “adaletin terazisini yeniden dengelemenin tek yolu” haline gelir. Burada şiddeti bir reaksiyon olarak düşünmek gerekiyor. Bu, ezilenlerin ve tabi olanların efendilerinin kendilerine yönelttiği şiddet karşısında gösterdikleri tepkidir. Ancak bu reaksiyon kendinde amacı olan bir eyleme yani aksiyona dönüştüğünde sorun ortaya çıkar. Şiddet, toplumsal dönüşümün mutlak kıstası haline getirildiğinde hatta insanın özgürleşmesinin yolu olarak tasarlandığında yüceltilmiş olur. ‘Devrimci şiddet’ ancak özünde bir savunma eylemi, bir reaksiyon olabilir, daha fazlası değil. Şiddet eylemine içkin ‘özgürleştirici’ ya da ‘kurucu’ potansiyellerden bahsetmek, şiddeti kendinde bir amaç haline getirmektir. Unutmayalım ki radikal ya da devrimci solun radikalliğinin temeli kullandığı araçta değil, toplumsal değişime ilişkin iddialarındadır. Esasında sosyalistler için şiddetin tarihte oynadığı rol ikincildir. Eski toplumun sonunu getiren şiddet değil, kendi iç çelişkileri ve toplumsal mücadelelerdir. Marx, devrimci şiddet patlamalarını yeni bir toplumun doğuşunu önceleyen doğum sancılarına benzetir benzetmesine ama şiddet doğumun gerçek nedeni değildir. Keza Türkiye solunun karşısında sürekli olarak devletin şiddet aygıtlarını bulması devletin doğasına ilişkin bir yanlış anlamayı da beraberinde getirmiştir. Devletin son tahlilde egemenlerin bir şiddet aygıtı olduğu doğrudur. Ancak unutmamak gerekir, egemen sınıfın iktidarı şiddetten kaynaklanmaz, onun iktidarının kaynağı toplumsal üretim sürecindeki konumudur. Bu anlamda şiddet kullanmak ya da kullanmamak devrimci sosyalizmin esasına ilişkin bir tartışma değildir. ‘Devrimci’ şiddet kullanımı ile toplumsal devrim ve özgürleşim arasında özsel bir ilişki yoktur.

Diğer yandan, biraz once andığım mutlak şiddet karşıtı pozisyon, liberal içerimleriyle bugün Kürt hareketini hizaya çekmenin ve ehlileştirmenin bir aracı haline gelmiş durumda. Kürt hareketinin ne kadar ‘şiddetperest’ ve dolayısıyla ‘totaliter’ olduğunu yazıp çizip söylemek ‘demokrat’ olmanın yeter koşulu haline geldi neredeyse. Bu mutlakçı şiddet karşıtlığı da muktedirlere yamanmış kalem erbabının başlıca argümanı haline geldi. Oysa bu liberal mutlakçı sözde şiddet karşıtlığı karşısında hâkim grupların sürekli ve kurumsallaşmış olan ve mevcut tahakküm ve sömürü ilişkilerini ebedi kılmak için uyguladıkları şiddet ile tabi olan grupların buna bir tepki olarak gelişen şiddeti arasında ayrım çizgisini muhafaza etmek temel önemdedir. Çünkü hâkim olanın şiddetiyle tabi olanın şiddeti arasında bir eşitlik kurmak, hâkimiyet ilişkilerini görünmez kılma riskini içerir. Esasında bu tutum, değişik şiddet biçimleri arasındaki farkların üzerini örter, söz konusu farklılıkları aynı şiddet etiketi altında rafa kaldırır. İsrail tankının şiddeti ile ona taş atan Filistinli çocuğun şiddeti aynı kefeye konur. Nazilerin şiddeti ile Varşova gettosunda direnişe geçenlerin şiddeti eşdeğer kılınır. ‘Nereden ve kimden gelirse gelsin şiddete karşı olmak’ tümcesi ile özetlenen tutum, savunma ile saldırı, fail ile mağdur arasında yapılabilecek ayrımların üzerini örter ve dolayısıyla toplumsal çatışmaların tarafları arasında (ezen-ezilen) bir eşdeğerlik varsayar. Aslında her türlü şiddeti kınayıp, hepsine eşit mesafede durmanın ve şiddete ‘sıfır tolerans’ göstermenin kazandırdığı biçimsel ‘ahlakiliğin’ arka planda son derece derin bir gayriahlakiliği barındırması kuvvetle muhtemeldir. Bu, Kürt hareketini şiddet düşkünü, totaliter bir Pol Potçuluk versiyonu olmakla itham eden Mehmet Metiner’in ahlâki seviyesidir. Aslında 'şiddet karşıtlığı' perdesi ardında ezilenlere ahlâk dersi vermeye soyunmak, muktedirleri arkasına almış olmanın verdiği ahlâksızlık ve had bilmezlikle izah edilebilir ancak.

ANF NEWS AGENCY

22 Mart 2012 Perşembe

Foti Benlisoy'la Ayaklanan Dünyayı Yeniden Düşünmek

Foti Benlisoy'un Fransa ve Yunanistan'dan, Arap Devrimi, 'The Occupy' Hareketleri ve Kürt İsyanına 21. Yüzyılın İlk Devrimci Dalgası isimli kitabı 6 Nisan'dan itibaren raflardaki yerini alacak.  


Muhammed Buazizi’nin kendini ateşe vermesiyle Tunus’ta başlayan Arap devrimci süreci, ‘devrim’ kelimesini ‘bölgede’ ve dünyada gündelik kullanıma sokmuştu. Sonra, başta İspanya ve Yunanistan bir dizi Avrupa ülkesindeki kitle eylemleri, ‘öfkeliler’ (indignados) hareketi geldi, daha sonra da özellikle ABD’de ‘işgal et’ (occupy) hareketleri. Bu kez bir İspanyol devriminden, Avrupa ya da Amerikan devriminden bahsedilir oldu. 


Şili’deki devasa öğrenci muhalefetine ‘penguen devrimi’ dendi. Türkiye’deyse Kürt isyanı, ya da ‘Kürt Baharı’ tabirleri giderek popülerleşti. Elbette çoğu abartılı tanımlama ve yorumlardı bunlar. Ancak devrimin kendisinin değilse bile lafzının, bir devrimin mümkün ve istenir olduğu fikrinin yaygınlaşması, yeni yüzyılın belki de en önemli, en şaşırtıcı sürpriziydi. Benlisoy'un kitabı devrimin ansızın ve ‘vakitsizce’ yeniden siyasal tahayyül dünyamıza dahil oluşuna dair. 


Yazara göre bugün iyimserliğin zamanı da değil. Hele kriz karşısında, tarihin safımızda olduğu, kimi kazaları saymazsak her şeyin olması gerektiği gibi ilerlediği anlayışını süratle terk etmek gerekiyor. Yazar tarihin ‘yasa’larına ya da ‘normal’ akışına bel bağlayan bir iyimserlik, ‘felaket’ karşısında elimizi kolumuzu bağlayacağını belirtiyor.


Ancak Benlisoy'a göre bardağın dolu tarafı da var. Kapitalizmin krizi sosyal mücadelelerden bağımsız, steril bir fanusta cereyan etmiyor. Kitlelerin aşağıdan basıncı giderek daha fazla hissediliyor. Arap devrimci sürecinin bunca ilham ve özgüven verici oluşunun ardında, dünya çapında geniş yığınların mücadeleyi artık ‘gerçekçi’ bir seçenek olarak görmeye başlamasının payı yok mu? Yani son otuz yılda başımıza musallat olmuş yılgınlık atmosferi dağıtılabilir. Geçtiğimiz bir küsur yılda edinilmiş çok kıymetli deneyimler var


‘Uzun’ 2011’in en büyük kazanımıysa, devrimin yeniden bir ‘güncel’ seçenek olarak düşünülür kılınması başlamasıdır. Her renk ve eğilimden bütün Sol adına, kapitalizmin nihayet sonunu düşünebilmek dahi devasa bir adımdır.



Hangi Heidegger?


Kaan H. Öktem, Agora Kitaplığı tarafından yayınlanan Varlık ve Zaman Kılavuzu kitabının ardından şimdi de Heidegger’e Giriş isimli kitabıyla Heidegger okuma girişiminde olanlar için bir rehber sunuyor. Heidegger’in felsefesine kısa bir giriş niteliği taşıyan çalışmanın önemli bir kısmı Ökten’in Heidegger üzerindeki çalışmalarındaki yeni bulgulardan oluşuyor.
Kitabın asıl amacı, Heidegger çalışmaya özellikle yeni başlayanlara rehberlik etmek. Kılavuz yahut rehber niteliği taşıyan kitaplarla ilgili şüpheler elbette anlaşılabilirdir; ama söz konusu olan felsefe ve çeviri olduğunda akademik ve güvenilir bir kılavuzun varlığı her daim açıklayıcı ve bütünleyici bir nitelik taşıyor.
Heidegger’in birçok alandaki yetkinliği ise böyle bir çalışmayı baştan sona zorunlu kılıyor. Çalıştığı alanlar arasında ontoloji, metafizik, mantık, dil, fenomenoloji, tarih sanat ve teknoloji yer alan bir düşünürü farklı kodlarla algılamak için bir yol arkadaşı ihtiyacı karşılanmış oluyor. Heidegger’in ontoloji üzerine düşünceleri Varlık ve Zaman eseri üzerinden irdelenirken, metafiziğe dair görüşleri de çağdaşı ve kendisinden önce gelen düşünürlerle birlikte değerlendiriliyor. Bilindiği gibi varlığa dair görüşleri 1927 yılından itibaren çağdaş felsefenin demirbaşı olan Heidegger’i farklılaştıran da ‘insani varoluş’ ve ‘buralı olmak’ gibi kavramları kullanmasıydı.
SORU İŞARETLERİ SİLİNMEDİ
Kitabın içinde bulunan Heidegger’in kim olduğuna dair kısım Heidegger’i ve kamuoyunda kendisine yönelen fikirlerdeki çeşitliliği algılamak bakımından oldukça yararlı. Mezar taşında şöyle yazıyor Heidegger’in: “Hayatım boyunca yıldızlara yürüdüm, hepsi bu...”  26 Eylül 1889’da Almanya’nın Messkirch kasabasında dünyaya gelen Heidegger’in hayatındaki dönüm noktalarından biri belki de Freiburg Üniversitesindeki teoloji öğrenimini yarıda bırakması oldu. Bu kararının ardından fen bilimleri alanına oradan da doğa bilimi-matematik fakültesine geçiş yapan Heidegger birçok disiplinde bulunduğu akademik yaşamının meyvelerini gelecekte toplayacaktı. Teoloji eğitimini yarıda bırakmasının devamı olan aşamayı ise Birinci Dünya Savaşı’nın son yılında cephede yer alarak geçti. Katoliklikten düşünsel kopuşunu yaşadığı savaş dönemi ise akademik geçmişiyle birleşince Heidegger’e yeni bir dünyanın kapılarını açtı.
Heidegger, 1933 yılında Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisine kaydoldu. Bundan üç hafta sonra da Freiburg Üniversitesine rektör olarak atandı. Yaklaşık bir yıl kaldığı bu görev boyunca, üniversitedeki demokratik kurumları yok etti. Kampüsünde tam üç kez kitap yakma “ayini” gerçekleştirildi, siyasi muhalif ve Yahudi öğrencilere şiddet uygulandı. Kendi hocası olan Varlık ve Zaman’ı adadığı Husserl’i üniversite kütüphanesine sokmadığı iddia edildi. Bugün bile Heidegger’in şüpheyle anılmasının sebeplerinin en önemlisi bu.
Hitler’in iktidarı ele almasıyla son kırılmalarından birini yaşayan düşünürün, Hitler’in iktidardan düşüşünün ardından yaşadığı derin prestij kaybı ve tekrar kendine geliş dönemi de kitapta yer alan detaylar arasında...
Heidegger teknolojinin gelişimiyle birlikte şekillenen dünyanın eleştirisini yapmaya yönelmiştir. Bundan ötürü kimi çevreler tarafından erken dönem bir “yeşil” olarak görülmekte olmasının nedeni de bu. Yeniden şekillenen dünyanın eleştirisini yapmasıyla proaktif bir duruş sergileyen düşünürün Hitler Almanyası’nın bir parçası olmaktan bu noktaya gelişi ise soru işaretlerini silmeye pek yetmemiştir.
DOLAYLI YOLDAN HEİDEGGER’İN ÖĞRENCİSİ OLMAK
Ökten’in çalışmasındaki çekici kısımlardan biri de Heidegger’in dolaylı yoldan öğrencisi olma fırsatını bize tanıması.  Kitabın sonunda yer alan ve çizelge biçiminde hazırlanmış kısım Heidegger’in verdiği derslerin programından oluşuyor. Bazıları için ‘deli işi’ gibi gözükebilecek bu kısım akademik bir değer olarak kitaba eklemlenirken, sistematik bir çalışma zemini oluşturmak isteyenler için de fırsat yaratıyor. Zaten Ökten’in çalışmalarının temel niteliklerinden biri de bu çalışmaların akademik bir takip disiplini yaratması açısından destekleyici olmaları. Ökten’in Heidegger Kitabı, Varlık ve Zaman Kılavuzu  gibi kitaplarının serisine eklediği Heidegger’e Giriş Heidegger felsefesinin kapısını yeni çalacak olanlar için bir şans.

Sarphan Uzunoğlu - Evrensel - 22 Mart 2012

13 Mart 2012 Salı

Agora Kitaplığı'ndan İki Yeni Kitap: Öteki'nin Sinemaları ve Amatör Kamera Gerçekçiliği


Agora Kitaplığı mart ayının ikinci yarısını iki yeni kitapla karşılıyor. 



ÖTEKİ’NİN SİNEMALARI:
Ortadoğu ve Orta Asya Sinemalarında Kişisel Bir Yolculuk


Sinema, kültürel bir izdüşüm olduğu kadar siyasi yanılgılarla analiz edildiği sürece de yabancısı olarak kalmaya devam edeceğimiz bir alan. Öteki'nin Sinemaları isimli kitap sinemayı odak noktasına alan politik ve kültürel bir not düşme denemesi. Asya'nın ve Orta Doğu'nun sinema anlayışlarını o ülkelerin önde gelen yönetmenleriyle yapılan söyleşilerle dile getiren kitap, oryantalist bir bakış açısından uzak durarak kameranın arkasındakilere, sınırların ötesindeki sırları soruyor.


YAZAR: Gönül Dönmez-Colin
ÇEVİRMEN: Maral Jefroudi


AMATÖR KAMERA GERÇEKÇİLİĞİ



Saddam Hüseyin’in idam sahnesini cep telefonu kamerasından değil de profesyonel bir çekim kamerasından izleseydik ne hissederdik? Kaddafi'nin ölüm görüntülerini bir kurgudan ayıran neydi?

Baudrillard Körfez Savaşı'nın hiç yaşanmadığını iddia etmiş, McLuhan ise "Araç mesajdır," demişti. Yine Baudrillard “Bundan böyle, varlık ile çeşitli görünümleri, gerçek ile gerçek kavramına özgü bir ayna/yansıma yoktur," diyerek gerçekliğin sunumunu sorgulamıştı.

Gerçeklik ile onu aktaran araç arasındaki ilişki her daim merak konusuydu. Bugün gelişen teknikler iki düşünürü de doğrularken hayatımızı sarmalayan MOBESE ve güvenlik kameraları gerçekliğin tespitinde sık sık kullanılıyor. Haber bültenlerinden yeni sinemaya birçok alanda kullanılan amatör kameraların yansıttığı hiper-gerçekliği ve bu hiper-gerçekliğin ifade ettiklerini anlatan bu kitapsa, medyanın ideolojik bir aygıt haline geldiği bu dönemde bir karşı-iletişim taktiği olarak ortaya çıkarılan amatör kamera görüntüleriyle iletilen mesajları ve o mesajların etkisinin boyutunu inceliyor. Gerçeğin bu yeni araçla aktarımına teknik ve felsefi yorumlar getiriyor.

YAZAR: Selda Hizal



9 Mart 2012 Cuma

Friedrich Engels'in Asi Gençliği: Engels'in Hayatına Edebi Bir Yolculuk

Engels'in kendisini saran sosyal ve ekonomik çekirdeği kırıp, Marx'la birlikte ezilenlerin mücadelesinin fikir babalarından biri olmasını sağlayan süreç Walter Baumert'in Agora Kitaplığı tarafından hazırlanmakta olan Friedrich Engels'in Asi Gençliği isimli romanında bir çocuk, bir genç ve nihayet bir erişkinliğe yakın bir insan olarak Engels'in geçmişine bir yolculukla anlatılıyor.


Friedrich Engels... O tarihin en nitelikli ikinci kemanıydı belki de, Marx'ın edebi ve bilimsel tamamlayıcısı olmasının ötesinde kader ortağıydı. Onla ilgili bildiklerimiz ise genellikle Marx'la tanıştığı dönemden sonrasına isabet ediyor; oysa Engels'in yaşamı birçok anlamda onun yaşadığı döneme ait bir kültürün ve sınıfsal durumun bugünkü dünyanın değil, o günün yapıcılığıyla algılanmasıyla önem teşkil ediyor.

Engels'in asi bir genç olarak portresini ve gençliğinde 'yaramazlık' olarak adlandırılabilecek davranışlarının nasıl 'asi' bir tavra işaret ettiğini roman boyunca gözlemleyebiliyoruz. Engels'in etrafını saran sınıfsal kalkanın nasıl da kurdu haline geldiğini izleme şansımız oluyor. 

Engels'in yoksulluk, işçilerin problemleri gibi konularla tanışmalarındaki dramatik tepkileri ise küresel vicdan hareketi ile sosyalizm arasındaki açık farkı gözler önüne seriyor. Kitap 6 Nisan 2012'de kitapçılarda satışa sunulacak...

8 Mart 2012 Perşembe

Bir yönetmenin günlüğü: Aynadan Yansıyan Hatıralar – Erden Kıral

Ülkemizde çeşitliliği giderek artan sinema kitaplarında örneklerine yeterli ölçüde rastlayamasak da, Batı’daki anı birikimi, yedinci sanatın tarihine ilişkin yazınsal kaynakların temel taşları arasında yer alır. Arşivine ve sinemasal geleneğine sahip çıkma kültürünün doğal yansıması olarak kabul edeceğimiz biyografi / otobiyografi, söyleşi ya da anı derlemelerinden oluşan bu kitaplar, kimi zaman -doğası gereği- sübjektif bir bakışı barındırsalar da, hem tartışma zeminini, hem de tarih bilincini “sıcak” tutmayı başarırlar.


 Tuncer Çetinkaya
Söz konusu, yüzüncü yılına yaklaşan sinemasının doğuş yılları konusunda dahi “hafıza kaybına uğramış” bir ülke ise, belirtilen türdeki kaynakların ortaya konmasının ne kadar önemli olduğu bir kez daha anlaşılabilir. Bir başka deyişle, geçtiğimiz günlerde Agora Kitaplığı tarafından okurla buluşturulan Erden Kıral’ın Aynadan Yansıyan Hatıralar‘ı tüm bu nedenlerden ötürü önemli ve takdir edilmesi gereken bir çalışma.
Sekanslardan Oluşan Hayat
Bertolucci’nin “Hayatımız sekanslardan oluşur, sahnelerden oluşan sekanslardan söz ediyorum. Dolayısıyla sinema hayata benzer”sözleriyle açılan “Hatıralar”ın başlangıcında sinemanın, Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki “Kulüp Sinema 7” sayesinde dikkatini çektiğini belirten Kıral, Sami Şekeroğlu ve sinefil arkadaşlarını anarak günlüklerine giriş yapıyor. Setle tanışması ise 1965 yılında,Bilge Olgaç’ın Krallar Kralı sayesinde gerçekleşiyor. Bu film, aynı zamanda Erden Kıral’ın yaşamında -olumlu ve olumsuz anlamda-büyük yer tutan Yılmaz Güney’le tanışma anlamına da geliyor.Çirkin Kral’la yaşanan birkaç heyecanlı serüvenin ardından, yönetmenin bir “okul” olarak adlandırdığı Osman Seden günleri başlıyor. Takvimler 1968’i gösterdiğinde ise Kıral filmografisinin ilk ürünü olan ve sıkıyönetim günlerinde “kaybedilen” orta metrajlıKum Çiçeği geliyor. Kadir İnanır’ın da ilk filmi olan Kum Çiçeği‘nin sermayesi ise Kıral’ın evindeki halı!
Yeşilçam’ın yıpratıcı günlerinin ardından, reklamcı olmayı düşünenKıral’ın yolunun Güney’le ikinci kez kesişmesine Umut neden oluyor. Ne var ki Kıral, Yılmaz Güney’in bu film için asistanlık önerisini reddediyor.
Kitapta önemli bir yer tutan Yılmaz Güney’e eleştirel bakışın ilk ipuçlarına da Umut noktasında rastlamak mümkün. Kıral, yönetmenin bu filmle çok büyük bir enerji getirdiğini vurgulamasına karşın, ardında bir ekol bırakmadığını iddia ediyor. Üstelik tam da o dönemde dışa açılan sinemamızın Avrupa’da “Türk Sineması = Yılmaz Güney” şeklinde bir denklemle karşılaştığını belirtiyor.
Güney’le Kesişmeler
Paris günlerinin ardından Yılmaz Güney’le yeni bir kesişmeye,Çirkin Kral’ın Kayseri Cezaevi günlerinde tanık olduğumuz bir dönemin ürünü, 70’lerin hayli ses getiren “Güney” dergisi oluyor. Dergiyi çıkaran ekibin başında yer almayı kabul etmesi, Kıral’ın önceki bölümde vurgu yaptığımız Güney eleştirilerini bir kez daha kuşkuyla karşılamamıza neden olurken, bir süre sonra bu sürecin de fırtınalı bir ayrılıkla noktalandığına tanık oluyoruz.
İlk uzun metrajlı filmi olan Kanal‘ı 1978’de çeken Kıral, yapıma ilişkin anılarına kısaca yer verirken, kitabın en önemli bölümlerinden biriyle Bereketli Topraklar Üzerinde başlığı altında karşılaşıyoruz. Avrupa Film Festivali’nden ödül almasına karşın ülkede yasaklanan ve “kaybedilen” filmin 30 yıl sonra tekrar bulunmasının öyküsü, demokrasi serüvenimizi algılamak adına da büyük önem taşıyor.
Çalkantılı dönemlerin ve “Güney” projesi sonrasındaki kırgınlıkların ardından Yılmaz Güney’le son buluşma anlamına gelen Bayram‘ın (filmin adı sonradan Yol olacaktır) yer aldığı bölüm, olasılıkla “Hatıralar”ın en tartışmalı sayfalarını oluşturuyor. İkilinin İmralı Yarı Açık Cezaevi’nde bir araya gelmeleriyle başlayıp, filmin çekim günlerine ve sonrasında da Kıral’ın projeden “el çektirilmesine” uzanan anılara göre yaşananların sorumlusu, Güney’in yakın çevresini oluşturan insanlar ve sanatçının bildik öfkesi.
Kıral’ın “yaşamımın en karanlık dönemiydi” şeklinde nitelendirdiği günler, yönetmenin eşi Tezer Özlü’nün desteği sonucu Hakkâri’de Bir Mevsim‘in hazırlıklarına girişilmesiyle aydınlanıyor.
Ayna, araya sıkışan ve ilginç bir deneyim olduğunu anladığımızHanna Schygulla merkezli Hollywood serüveni, Av Zamanı, ortak bir proje olup başarısızlıkla sonuçlanan Av Hikayeleri ve Avcı, kitabın sonraki bölümlerini oluşturuyor. Yönetmenin Türkiye Sinema Konseyi çalışmalarından izlenimleri ise sonraki bölümün çatısını oluşturuyor; ama burada dikkat çeken en önemli durağın, bir kez daha Yılmaz Güney’i kapsayan Yolda adlı film olduğunu söyleyebiliriz.
“Nefret Aşkı”
Yılmaz Güney’le arasındaki ilişkiyi bu sözlerle tanımlayan Erden Kıral, sinemasına hayran olduğu; ancak davranışlarını eleştirmekten geri durmadığı Güney’i, “bütün yanlarıyla göstermek”iddiası taşıyan Yolda‘yı 2005’te gösterime sokmuştu. ÖzellikleFatoş Güney’in tepkisiyle karşılaşan filmin savunması ve yaratım sürecine ilişkin değerlendirmeler, bu bölümde ayrıntılı; ancak “tek yanlı” olarak yer alıyor.
Güney’in açtığı yolda, kimi başarılı denemeleriyle sinemamıza özgün yorum kazandıran yönetmenlerden olan Erden Kıral’ın bir solukta okunan anıları, girişte belirttiğimiz çerçeveden incelendiğinde önemli bir boşluğu doldurmuş gibi görünüyor. Sanatçının bilinçli tercihinin ürünü olarak, uzun ve ayrıntılı bir metinden ziyade kısa hatırlamalar çerçevesinde ilerleyen metnin, iskeletini oluşturan Yılmaz Güney’li bölümlerin, Kıral’ın son derece başarılı olduğu Bereketli Topraklar Üzerinde ya da Hakkâri’de Bir Mevsim‘den çok daha geniş bir alana yayılmasını ise “Yönetmenin Kurgusu” olarak nitelendirebiliriz (!).
Son olarak, girişte sözünü ettiğimiz ve doğal karşılanması gerektiğine vurgu yaptığımız “sübjektiflik” olgusunun “makul” sınırları aştığı kimi durumları özetlemek gerekebilir:
Kitapta Kıral filmografisini oluşturan filmlerin pek çoğuna ilişkin (tamamı olumlu) eleştiri ve söyleşilere rastlamak mümkün. Burada yönetmenin filmlerini “doğru okuduğuna” inandığı yazarların analizlerine ya da söyleşilere yer vermesi doğal görünebilir; ancak, sözgelimi Avcı’yı kapsayan sayfalarda eleştirmenlerin bir kısmının kibirli ve mazoşist olarak nitelendirmesi bir tezat oluşturuyor.Kıral, bunun yanıtını aynı bölümde veriyor ve Henri Levy’nin sözlerine atıfta bulunarak “Ödünsüz de olsa eleştiri, her şeyden önce sevme sanatıdır” diyor. Bu geçerli söylem, seçilen eleştiri örneklerine bakıldığında, Kıral için “filmlerini seven eleştiriyi seçme” noktasına dönüşüyor.
Benzer şeyler, Yolda filmi genelinde sürekli sözü edilen Fatoş Güney’in öfkesi için de söylenebilir. Bu bölümde Fatoş Güney’e sürekli yanıt verilir ve film savunulurken, Güney’in ortaya koyduğu eleştirilere rastlamak ne yazık ki mümkün olmuyor.
Akad, “Umut” için Ne Düşündü?
İncelememizi önemli bir notla tamamlayalım: Kıral’a göre Onat Kutlar, Şakir Eczacıbaşı, Hüseyin Baş ve Lüfti Akad, Umut‘un ön gösteriminden sonra filmi değerlendirirken, Akad, Kutlar’ın coşkusuna çekimser yaklaş“mış” ve “Belgesele benziyor” ifadesini kullan“mış”. Bu, önemli bir iddia gibi görünmekte; çünkü pek çok sinemasal kaynak, filmin Sinematek’in Mis Sokak’taki ilk gösteriminden sonra, Usta’nın Güney’i kucakladığını ve coşkuyla“Bu bizim ilk gerçekçi filmimizdir!” dediğini yazmakta.
Erden Kıral
Aynadan Yansıyan Hatıralar – Benim Sevgili Günlüğüm
Agora Kitaplığı, 224 sayfa





7 Mart 2012 Çarşamba

Onca Yoksulluk Varken Tiyatro Sahnesinde



Agora Kitaplığı tarafından yayınlanan Emile Ajar'ın Onca Yoksulluk Varken'i şimdi de tiyatro sahnesinde. Gary'nin eserinin tiyatrolaştırılmasına dair Taraf Gazetesi'nde yayınlanan Murat Şevki Çoban'ın röportajını paylaşıyoruz....

Döneminin en güçlü yazarı olarak kabul edilen Romain Gary, Emile Ajar mahlasıyla Onca Yoksulluk Varken/ La vie devant soi romanını yazdığında edebiyat çevreleri “Romain Gary’nin tahtına oturacak yazar bulundu” diye sevinmiş ve romanı bir yazara sadece bir kez verilen prestijli Goncourt Ödülü’ne değer görmüştü. Ajar ile Gary’nin aynı kalemden yazdığı ise, ancak Gary intihar ettiğinde anlaşılacaktı. 20’nci yılını kutlayan Tiyatrokare, seks işçilerinin çocuklarına bakan Yahudi Madam Rosa ile kimsesiz Arap çocuğu Momo’nun öyküsünü sahneye taşıyor. Oyunun yönetmeni Nedim Saban ve başrolleri paylaşan Rüçhan Çalışkur ve Gökçer Genç ile küçük mutluluklar, yoksulluğun sağduyusu ve samimi duygular üzerine bir yapıt olan Onca Yoksulluk Varken hakkında konuştuk. 



» NEDİM SABAN

Birkaç yıl önce Fransa’da Xavier Jaillard da metni sahneye uyarlamıştı. Romanı uyarlarken, o metinden yararlandınız mı?

Evet ben yaptım. Romanın dili zaman içinde eskiyebiliyor. Ama Vivet Kanetti çeviride çocuk gözünü çok iyi yakalamış. O oyunda sanırım zamanın çok düz akmasıyla ilgili içime sinmeyen bir şeyler vardı. Biz burada zamanı da çevirdik.


Romanın anlatıcısı Momo, 14 yaşındaydı. Romanı en güzel kılan etkenlerden biri de o dünya tasavvurunu bir çocuğun algısından okumaktı. Sahnedeki anlatıcı ise 27 yaşında geri dönüşlerle o günleri anan bir adam. Bu değişikliğin sebebi ne?

Adam yazar olmuş ve kendi çocukluğuyla yüzleşmesi olarak görüyoruz. Çocukluğunuza yeni bir pencereden baktığınızda çok daha acı geliyor bana. Çocukluğunu yaşayamamış ve şimdi o döneme üçüncü göz olarak bakan adamın öyküsü bize daha ilginç geldi. Çocuk gözünüzü nerede kaybettiniz, saflığınız nerede yok oldu gibi akıl atlamalarına da kurgu yer açıyor. İlk satın alındığınız, ilk topluma uyduğunuz anı bulmak bize heyecan verici geldi.


Roman yayımlandığında aldığı eleştiriler, Yahudi kadın ile Müslüman çocuğun ilişkisinin çok masalsı olduğu yönündeydi. Bugün hâlâ masalsı bir hayal mi bu?

Ülke sınırları olduğu zaman yönetimler oluyor. Yönetimler olduğu zaman ve git gide sağa kayan bir konjonktürde maalesef bu bize masalsı geliyor. Oyunda, bir Yahudi ile Müslümanın ikisi de öteki olduğu için birbirlerini yediklerine dair çok doğru bir tespit var. Savaşa duyarlı ve naif bir bakış var.


Metinde sizi cezbeden neydi?

Momo ile Madam Rosa arasında sınıf tanımayan bir aşk da var. İntihar, savaş, ensest, ötenazi gibi konular insanlığın en derininde buluşuyor oyunda. Ayrıca oyundaki “mutluluğun doruğundayken ölmek” fikrini de ben çok önemsiyorum. Bu çok az yakalandığı için Emile Ajar bize ölümü önerir. Niye Türkiyeli aydın mutlu olamıyor ve gerektiğinde ölemiyor? Türkiyeli aydın belki de ölmeyi göze alamadığı için mutlu olamıyor. Yalnızca Fransız topraklarında değil, her tarafta yaşanabilecek çok evrensel bir öykü. İçinde yaşadığımız topraklarda bir Kürt kadınıyla Ermeni bir çocuğun da öyküsü olabilirdi bu.


O zaman uyarlamada neden daha radikal davranmadınız?

O zaman öyküye çok şey bindirip, sadeliği kaybetme riski vardı. Tiyatro sahnesinde zaten böyle bir uyarlama anlayışı kalmadı. Shakespeare’i alıp McCarthy dönemine uyarlamıyor kimse, kostümlerle dekorla Shakespeare’e başka bir açı veriyor.


Bugünün Türkiye’sine dair ne söyler oyun?

İnsan sevgisi kimliklerimize kapanıp oradan dünyaya baktığımız bir yerden değil, bütün kimliklerimizi başka birinin eline teslim ettiğimizde açığa çıkıyor. Bir seks işçisinin eline bütün kimliğimizi verebilirsek gerçek sevgiyi duymaya başlıyoruz. Ama evden sekiz ayrı kimlikle çıktığımızda bir yerde toplumla çatışıyoruz.


Topluma uyum sağlamak adına kimliğini mi feda etmeli insan?

Annelik, babalık bile öğrenilmiş kavramlar ve bizi daraltıyor. Sınırlar, kimlikler, ırklar, dinler bizi belirli kalıplara sokan ve yaşamamızı engelleyen olgular. Haliyle bunlardan kurtulmak gerekiyor.


» RÜÇHAN ÇALIŞKUR


Madam Rosa’yı beyazperdede Simon Signoret canlandırmıştı. Ondan etkilendiniz mi?

Ben filmi izleyemedim. İnternetten sahne sahne ulaşabildim. O sahnelerde de etkisinde kalmamaya özen gösterdim. Simone Signoret çok büyük bir oyuncu. Bizim baktığımız dünyadan Rosa’ya bakmaya çalıştım. Bir eser önce yazarın, bizim elimize geçtiğinde ise yönetmenindir. Hayal kırıklıkları olur; mesela Gülün Adı’nı okudum, sonra filmini izlediğimde hayal kırıklığına uğradım.


Oyun sizce ne anlatıyor?

Sevgi, katıksız sevgi. Din, dil, ırk cinsiyet ayrımı gözetmeden her insanın eşit olduğu bir dünyada yaşayabilmesini anlatıyor oyun. Bir gün sınırlar kalksa ne olurdu, diye çok ütopik gelebilecek bir hayalim vardı. Rosa, sevgi duyduğu için ayrım gözetmeden her ülkeden çocuklara bakabilen bir kadın olduğu için çok değerli. Bana göre öteki diye bir şey yok; insan var. 


» GÖKÇER GENÇ


Anlatıcının yanısıra sahnede üç karakter daha canlandırıyorsunuz. Nasıl bir maraton?

Gözlüğü takıyorum Dr Katz oluyorum, sonra Mösyö Hamil oluyorum, perukayı takıp Lola oluyorum. Hepimiz profesyonel, idmanlı oyuncular olmamıza rağmen anamız ağlıyor. Hayatımda ilk defa bu kadar sıkı zorlandığımı hissediyorum.


Onca Yoksulluk Varken, seyirciye ne vaat ediyor?

Osmanlı’dan günümüze gelen Cumhuriyet çizgisinde biz bu topraklar üstünde Ermeniler, Yahudiler, Araplar, Yezidiler, Süryaniler hepsi bu toprağın rengini oluşturmuş. Zaman zaman birbirmize ayıplarımız da olmuş; ama oyunculuğu bile biz Ermenilerden devraldık. İnanç, ırk ne olursa olsun bu toprağı ayakta tutan çoksesliliktir. Günümüz Türkiye’sinin bu metne çok ihtiyacı var.