roman cümlesi

"İnsan hayatı, okunması gerekli kitapların yanında çok, ama çok kısadır. İyi bir okuyucunun okuyabileceği kitap sayısı iki, üç bini geçmez. Bu nedenle asla rastgele okumamalıyız. Ben kitap değil, yazar okuyun derim." (Mehmet Eroğlu)

19 Aralık 2011 Pazartesi

"Agora Sanata ve Hayata Soldan bakıyor" - Birgün Kitap

Agora Kitaplığı editörü Osman Akınhay, Birgün Kitap'ın "Diyojen'in Fıçısı" köşesinde Volkan Alcı'nın konuğu oldu. Alcı Akınhay'la 2003 yılında kurulan Agora Kitaplığı'nın editörü Akınhay'la 8 yıla 340'ı aşkın kitap sığdıran Agora'yı, yayıncılık anlayışını ve yayınladığı kitapları konuştu.



14 Aralık 2011 Çarşamba

Susan Sontag ve 'Metafor Olarak Hastalık - AIDS ve Metaforları' üstüne bir yazı


Not: Gözde Demirel'in Susan Suntag'in 'Metafor Olarak Hastalık - AIDS ve Metaforları' isimli kitabına da değinen http://www.antidepressan.com/ adresinde yayınlanmış olan yazısı...
Gözde Demirel: Çağımızın vebası, ülkemizin körlüğü

AIDS çağımızı her ne kadar etkilese de Türkçede AIDS hakkında yazılan edebi eserleri bırakın, çeviri bile bulmak çok zor… 
‘Çağımızın vebası’ olarak da anılan AIDS, başta Afrika ülkeleri olmak üzere dünyayı tehdit etmeye devam ediyor. Dünyada 34 milyon kişi AIDS hastası her yıl milyonlarca kişi bu hastalık nedeniyle hayatını kaybediyor. Çok daha fazlası ise hayata tutunmaya çalışıyor.  Üstelik dünyada annesi nedeniyle AIDS’li olarak doğan milyonlarca çocuk yani AIDS’li nesiller bulunuyor.
AIDS çağımızı her ne kadar etkilese de Türkçede AIDS hakkında yazılan edebi eserleri bırakın, çeviri bile bulmak çok zor. Dünya edebiyatında bu hastalık zaman zaman kendi adıyla zaman zaman metaforik anlatımlarla ciddi bir yer edinmeye başlasa bile ne yazık ki bu etki hala Türkiye’ye ulaşabilmiş değil. Üstelik ülkemizde hala bir AIDS hastasıyla el sıkıştığında bile hastalığı kapacağını zanneden, AIDS hastalarından köşe bucak kaçan ve onlara adeta ‘hayvan’ muamelesi yapan insan(!)lar mevcut.
Meksikalı yazar Mario Bellatin’in bu yıl Notos Kitap tarafından da çevrilen kitabı ‘Güzellik Salonu’ kitabındaki öykülerle başta “AIDS” ve “Homofobi”nin yanı sıra toplum önyargılarından da ustaca bir dille bahsediyor. Alegorik anlatımların sıkça kullanıldığı kitaptaki ironiler insanı acı acı gülümsetiyor.
AIDS’i konu alırken bahsetmemiz gereken bir başka kitap ise Susan Sontag’ın ‘Metafor olarak Hastalık – AIDS ve Metaforları’.  “Amerika’da” gibi bir başyapıta imza atan, hem yazdıkları hem de yaptıkları ile çağımızın önemli figürlerinden biri olan Sontag, AIDS’in doğal bir fenomen olduğunu vurgulayarak onu hastalığı anlamak için ona metaforik olarak bakılması gerektiğini savunuyor. AIDS’e ait mitlere ciddi eleştirilerin yer aldığı kitap “damgalara” inat insanı savunuyor.
Öte yandan biz hem toplum hem de edebiyat olarak AIDS’i reddetmeye devam edelim 1990’lardan itibaren AIDS dünya yazınında sıkça ele alınıyor. AIDS’in bir hastalık olarak tanıtımından öte yaşam içindeki bir “gerçek” olarak anlatıldığı kitaplar raflarda yerlerini alıyor. Buna bir örnek de Allan Garganus’un ‘Plays well with others’ ( Başkalarıyla İyi Oyna)kitabı… Kitapta AIDS hastalarının yaşadıkları günlük hayatlarının akışında anlatılıyor. “Başkalarıyla İyi Oyna” öyküsünde farklı geçmişlere ve ekonomik düzeylere sahip üç genç sanatçının mesleki başarı için geldikleri New York’ta hayata tutunmaya çalışmalarını görüyoruz.  Kahramanların gündelik hayatlarında kabullendiği bir gerçek olarak “AIDS” doğal bir durum olarak öylesi veriliyor ki bu hastalıkla yaşamanın ve umut etmenin ne olduğu birçok bilinçlendirme kitabından daha net yer ediniyor zihinlerde. Kitapta kahramanların yaşadıkları ile zaman zaman dalga geçer üsluplar takınmaları romanın gerçekçiliğini ve başarısını arttırıyor.

5 Aralık 2011 Pazartesi

Yılın yönetmeni Martin Scorsese

Köstebek/ Departed ve Taksi Şoförü/ Taxi Driver gibi hafızalara kazınan birçok filmin altında imzası bulunan Martin Scorsese’nin son filmi Hugo, Amerikan Ulusal Eleştirmenler Kurulu tarafından En İyi Film seçildi

Köstebek/ Departed ve Taksi Şoförü/ Taxi Driver gibi hafızalara kazınan birçok filmin altında imzası bulunan Martin Scorsese’nin son filmi Hugo, Amerikan Ulusal Eleştirmenler Kurulu tarafından En İyi Film seçildi. Film 1930’ların Paris’inde yaşayan yetim bir çocuğun hikâyesini anlatıyor. Kurul, Martin Scorsese’yi de kariyerinde ilk kez üç boyut teknolojisini kullandığı film ile En İyi Yönetmen Ödülü’ne değer gördü. Kurul Başkanı Annie Schulof, sinemanın eski yıllarına saygı duruşu niteliğinde olan filmden günümüz teknolojisini başarıyla uyguladığı için övgüyle söz etti. En İyi Kadın Oyuncu Ödülü, Kevin Hakkında Konuşmalıyız/ We Need to Talk About Kevin filmindeki performansıyla Tilda Swinton’ın olurken, George Clooney de The Descendants adlı filmdeki performansıyla En İyi Erkek Oyuncu seçildi. The Descendants ayrıca En İyi Senaryo Ödülü’ne değer görülürken, Shailene Woodle da filmdeki performansı ile En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü’nün sahibi oldu. Christopher Plummer ise Beginners filmindeki performansıyla En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü’ne değer görüldü. En İyi Animasyon Rango, En İyi Yabancı Film ise İran yapımı Bir Ayrılık/ Jodaeiye Nader az Simin filminin oldu. Film sektörünü desteklemek için kurulan ve kâr amacı gütmeyen Amerikan Ulusal Eleştirmenler Kurulu’nun tercihleri, Oscar ödüllerinde öne çıkması beklenen filmler hakkında ipucu vermesi bakımından önem teşkil ediyor.  (REUTERS)

30 Kasım 2011 Çarşamba

Tarık Ali: Nato Pakistan'a Neden Saldırdı?


Not: Yazarlarımızdan Tarık Ali'nin Nato'nun Pakistan saldırısına dair analizi...
Cumartesi günü Afgan sınırı yakınındaki bir Pakistan kontrol noktasına düzenlenen ve 24 askerin öldüğü NATO saldırısı kasten yapılmış olmalı. NATO komutanları, bu kontrol noktalarının işaretli olduğu haritaları uzun süredir Pakistan ordusundan almaktaydı. Hedefin askeri bir karakol olduğunu biliyorlardı. Önce kendilerine ateş açıldığı açıklaması kulağa pek de inandırıcı gelmiyor ve İslamabat tarafından şiddetle reddedildi. Daha önce yaşanan buna benzer saldırılar ‘kaza’ olarak duyuruluyor ve özürler sunulup kabul ediliyordu. Bu kez durum daha ciddi görünüyor. Olay, yakın zamanda gerçekleşmiş başka ‘egemenlik ihlalleri’ni (yerel basının sözleri ile) izliyordu ancak Pakistan’ın egemenliği hayalden ibaret. Ordunun yüksek komuta kademesi ve ülkenin siyasi liderleri, egemenliklerini onlarca yıl önce isteyerek teslim ettiler. Endişenin asıl sebebi, artık açıkça ve gaddarca ihlal ediliyor olması.
Pakistan, misilleme olarak Afganistan’a giden NATO konvoylarını (yüzde 49′u Pakistan’dan geçiyor) durdurdu ve ABD’den hem Afganistan hem de Pakistan’daki hedeflere karşı insansız hava saldırıları düzenlemek için ülkedeki egemenlerin izniyle inşa ettiği Şemsi askeri üssünü tahliye etmesini istedi. İslamabat’ın bu talep için yasal bir kılıfı da var: üs, resmi belgelerde resmen–‘egemenliği’ Pakistan’ınkinden daha da esnek olan–BAE tarafından kiralanmış görünüyor.
Saldırının arkasındaki sebepler gizemini korusa da etkilerinin ne olacağı sır değil. Ordu içindeki çatlakları daha da belirginleştirecek, Zerdari rejimini daha da zayıflatacak, İslamcı militanları güçlendirecek ve Pakistan’da hâlihazırda nefret edilen ABD’den daha da nefret edilmesine yol açacak. Öyleyse sebebi ne? Bilinçli bir provokasyon muydu? Obama, zaten hırpalanmış bir ülkede ciddi ciddi bir iç savaşın önünü açmayı mı düşünüyor? İslamabat’taki bazı yorumcular bunu savunsa da NATO askerlerinin Pakistan’ı işgal etmesi pek olası değil. Böylesine mantıksız bir hamlenin emperyalist çıkarlar açısından meşrulaştırılması zor olacaktır. Belki de sadece, birkaç ay önce Kabil’in ‘Yeşil Bölge’sindeki ABD elçiliğini ve NATO karargâhını bombalamak üzere Hakkani ağını gönderdiği için Pakistan ordunu cezalandırmayı amaçlayan bir kısasa kısastı.
NATO saldırısı bir başka krizin hemen ardından geldi. Zerdari’nin ve şimdi hayatta olmayan eşinin Washington’daki güvenilir çantacılarından biri olan ve ABD istihbarat örgütleri ile 1970′lerden bu yana süren ilişkilerinin kendisini faydalı bir arabulucu haline getirdiği ve Zerdari tarafından Pakistan’ın Washington elçiliğine atanan Hüseyin Hakkani, istifa etmek zorunda kalmıştı. Sık sık ABD’nin Pakistan elçisi olarak anılan Hakkani, suçüstü yakalanmış gibi görünüyor: ABD savunma bakanlığı çevrelerine yakın bir multimilyoner olan Mansur Ayaz’dan, Amiral Mike Mullen’a, Pakistan ordusuna karşı yardım rica eden ve karşılığında Hakkani ağını ve ISI’yi dağıtmayı ve tüm ABD talimatlarını yerine getirmeyi teklif eden bir mesaj iletmesini istediği iddia ediliyor.
Mullen herhangi bir mesaj aldığını inkâr etti. Ast bir ordu mensubu onunla çelişti. Mullen hikâyesini değiştirdi ve mesajın alındığını ancak göz ardı edildiğini söyledi. ISI bu ‘ihanet’i fark ettiğinde, Hakkani, Zerdari’nin emirlerini yerine getirdiğini söylemek yerine, tüm olayı inkâr etti. Ne yazık ki, ISI patronu General Paşa, Ayaz ile karşılaştı ve içinde mesajlar ve talimatlar olarak Blackberry ona verildi. Hakkani’ye istifa etmekten başka seçenek kalmadı. Yargılanması ve asılmasına yönelik talepler (işin içinde ordu varsa bu ikisi genelde birlikte oluyor) yoğunlaşıyor. Zerdari adamının arkasında. Ordu ise kellesini istiyor. Şimdi kavgaya NATO da karışmış durumda. Bu hikâye henüz bitmedi.
28 Kasım 2011

28 Kasım 2011 Pazartesi

Mesele'nin Aralık 2011 Sayısı raflarda!

Mesele Kitap Dergisi bu ay çıkan Aralık 2011 sayısıyla 60. sayısına ulaşıyor ve 5. yılını tamamlıyor. Dergimizin bu ayki sayısının kapak röportajı, Can Yücel'in dizelerinden tasarlanan "Can" adlı oyunu tek başına sahneleyen tiyatrocu Kemal Kocatürk'le yapıldı. Derginin diğer yazarları arasında Semra Topal, Celal Başlangıç, Sarphan Uzunoğlu, Onur Caymaz yer alıyor.

22 Kasım 2011 Salı

Arundhati Roy: ''Hepimiz İşgalciyiz!''


(Yazarın 16 Kasım 2011’de Washington Meydanı’ndaki Halk Üniversitesi’nde yaptığı konuşmanın metnidir.)

Salı günü polis Zuccoti Parkı boşalttı ama bugün insanlar geri dönüyor. Polis bilmelidir ki, bu bir mıntıka mücadelesi değildir. Orada burada bir parkı işgal etme hakkı için mücadele etmiyoruz. Adalet için mücadele ediyoruz. Yalnızca Amerikan halkı için değil, herkes için adalet.

ABD’de İşgal hareketinin başladığı 17 Eylül’den beri başardığınız, imparatorluğun merkezine yeni bir imgelemi, yeni bir politik dili sokmaktır. Sersem bir tüketiciliği mutluluk ve tatminle aynı kefeye koymaya cezbederek herkesi zombilere dönüştürmüş bir sisteme hayal etme hakkını yeniden soktunuz.

Bir yazar olarak bunun muazzam bir başarı olduğunu söyleyeyim. Size yeterince teşekkür edemiyorum.

Adaletten söz ediyoruz. Bugün biz burada konuşurken, ABD Irak’ta ve Afganistan’da bir savaş yürütüyor. İnsansız Amerikan savaş uçakları Pakistan’da ve ötesinde sivilleri öldürüyor. On binlerce ABD askeri ve ölüm mangası Afrika’ya hareket ediyor. Eğer Irak ve Afganistan’daki işgalleri icra etmek için trilyonlarca dolar paranızın harcanması yetmez ise, bu defa İran’a karşı bir savaş methediliyor.

Büyük Depresyon’dan beri silah üretimi ve savaş ihracı ABD’nin ekonomisini canlandırmak için kullandığı ana yollar oldu. ABD daha yakın zamanlarda Suudi Arabistan’a 60 milyar dolar değerinde silah satışı yaptı. Birleşik Arap Emirlikleri’ne binlerce bunker buster bombası (sığınakların içindekileri de imha etmeye yarayan bir bomba türü, ç.n.) satmayı umuyor. Afrika’nın en yoksul ülkelerindeki toplam yoksul nüfusundan daha fazla yoksulu olan ülkem Hindistan’a 5 milyar dolar değerinde askerî hava uçağı sattı. Hiroşima ve Nagazaki’nin bombalanmasından Vietnam’a, Kore’ye ve Latin Amerika’ya kadar, hepsi de “Amerikan yaşam tarzı”nı güvence altına almak için yürütülen tüm bu savaşlar milyonlarca can aldı.

Bugün biliyoruz ki -dünyanın kalanının arzulaması istenen bir model olarak- “Amerikan yaşam tarzı”, ABD nüfusunun yarısının servetini sadece 400 kişinin ele geçirmesiyle sonuçlandı. Bu ise, ABD yönetimi bankaları ve şirketleri kurtarırken -sadece Amerikan Uluslararası Grubu’na 182 milyar dolar hibe edildi- binlerce insanın evlerinden ve işlerinden atılması demekti.

Hindistan hükümeti Amerikan ekonomi politikasına tapıyor. Son 20 yıllık serbest piyasa ekonomisinin sonucu olarak, bugün en zengin 100 Hindistanlı, ülkenin GSYİH’nin dörtte biri değerinde varlığa sahiptir; oysa halkın yüzde 80’i günlük 50 sentten daha az bir gelirle yaşıyor; ölüm spiraline sürüklenen 250 bin çiftçi intihar etti. Buna “ilerleme” diyor ve kendimizi “süper güç” olarak düşünüyoruz. Sizler gibi biz de nitelikliyiz: Nükleer bombalarımız ve rezil bir eşitsizliğimiz var.

İyi haber ise şu: İnsanlar artık bıktı ve bu durumu kabullenmiyorlar. İşgal hareketi, dünya genelinde en yoksul halk kesimlerinin ayağa kalktığı ve bulundukları yerlerde en zengin şirketlere engel olduğu diğer binlerce direniş hareketine katılmış durumda. Sizleri, siz Amerikan halkını da bizim tarafımızda göreceğimizi ve İmparatorluk’un merkezinde bunu yapmaya kalkışacağınızı çok azımız hayal etmişti. Bunun taşıdığı muazzam anlamı nasıl anlatacağımı bilemiyorum.

Onlar (yüzde 1), taleplerimiz olmadığını söylüyor… Muhtemelen sadece öfkemizin bile onları yıkmaya kafi olduğunu bilmiyorlar. İşte birlikte üzerinde düşünebileceğimiz birkaç “ön-devrimci” fikir:

Eşitsizlik üreten bu sisteme “dur” demek, gerek bireyler gerek şirketler tarafından dizginsizce yürütülen servet ve mülkiyet birikimini sınırlandırmak istiyoruz.

“Dur” diyenler ve ‘yasak’ destekçileri olarak şunları talep ediyoruz:


-Sermayelerin kartelleşmesine son vermek. Örneğin, silah üreticileri Tv kanallarına sahip olamaz; maden şirketleri gazete çalıştıramaz; ilaç şirketleri kamu sağlık fonlarını kontrol edemez.
-Doğal kaynaklar ve temel altyapı –su rezervi, elektrik, sağlık ve eğitim özelleştirilemez.
-Herkes barınma, eğitim ve sağlık hizmeti haklarına sahip olmalıdır.
-Zenginlerin çocukları anne ve babalarının servetini miras olarak alamaz.


Bu mücadele hayal gücümüzü yeniden canlandırdı. Kapitalizm yol boyunca bir yerde adalet fikrini “insan hakları”na indirgedi. Eşitlik düşü kurma fikri ise bir kafirliğe dönüştü. Yerinden edilmesi gereken bir sistemi reformlarla tamir etme mücadelesi vermiyoruz.

“Dur!” diyenlerden biri ve bir ‘yasak’ destekçisi olarak mücadelenizi selamlıyorum.

Salaam ve Zindabad!

17 Kasım 2011

The Guardian’dan Sol Küre tarafından çevrilmiştir

15 Kasım 2011 Salı

Hitler'i Tek Başına Öldürmeyi Planlamış Komünistin Heykeli Dikildi

Nazilerin dünyanın başına neler getireceğini anlayan komünist marangoz Georg Elser, 1939 yılında Hitler'e ve diğer ileri gelen Nazilere suikast planlamıştı. Berlin şehri bundan 72 sene sonra Hitler'in sarayına bakan Elser heykelinin açılışını yaptı. Georg Elser'in hayat hikayesini anlatan ve Helmut Ortner'in kaleme aldığı "Suikastçı - Hitler'i Tek Başına Öldürmek İsteyen Adam" romanı geçen ay Agora Kitaplığı'nca yayınlanmıştı.
Almanya'da Berlin'de 1939 yılında Adolf Hitler'i öldürmeye teşebbüs eden komünist marangoz Georg Elser'in heykelinin açılışı yapıldı. Elser'in 17 metrelik çelik heykelinin açılışını yazar Rolf Hochhuth yaptı.
200 bin avroya mal olan heykeli şehrin yöneticileri pahalı bulmuş ancak Hochhuth'un da çabalarıyla sonunda Berlin senatosu heykeli finanse etmişti.
Hitler kılpayı kurtulmuştu
Marangoz Elser, Komünist Parti üyesi sade bir emekçi idi. Nazizm'in Almanya'nın ve dünyanın başına neler açacağının rejimin ilk günlerinden itibaren farkına vardı Elser suikast planını savaşın başlamasından önce yaptı.
Elser, 8 Kasım 1939'da, Almanya'nın Polonya'yı işgal etmesiyle başlayan II. Dünya Savaşı'nın ikinci ayında, Münih'te Nazi rejiminin ileri gelenlerinin uğradıkları bir birahaneye ev yapımı bir bomba yerleştirdi. Bu ileri gelenler arasında Hitler'in yanısıra Hermann Göring ve Joseph Goebbels de vardı.
elser_isim.jpg
Elser bomba düzeneğini titizlikle planlamasına rağmen Hitler'in sisli hava nedeni ile yolculuk planlarını değiştirip konuşmasını normalden 13 dakika daha erken bitirip ayrılmasıyla suikast planı başarısız oldu.
Elser yakalandıktan sonra ciddi işkencelere maruz kaldı ve beş sene boyunca Dachau Toplama Kampı'nda tutsak kaldı. Elser, II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru 9 Nisan 1945'de Hitler'in intiharından sadece günler önce Hitler'in emri ile infaz edildi.
Heykelin seçimi
heykel_gunduz.jpg
Georg Elser'in anısına yapılacak heykel için 200 bin avro ödüllü iki aşamalı bir yarışma düzenledi. Yeni Güzel Sanatlar Derneği Başkanı Leonie Baumann başkanlığındaki jüri ilk aşamada 207 yapıttan 12 tanesi belirledi. İkinci aşamada jüri Berlin'li sanatçı Ulrich Klages'in yapıtını seçti.
Elser'in profili formunda olan heykel 17 metrelik boyu ile ağaçların üzerinden Hitler'in çalışma mekanı olan Alman Şansölyesi'ne bakıyor. Heykelin seçimindeki kriterler Georg Elser'in kişiliğini yansıtması ve şehir dokusuna uyumu olmuş.
Heykel'in yükseldiği kaldırımda ise Elser'den alıntı cümleler yer alıyor. Floresan aydınlatması ile bu cümleler tıpkı heykel gibi gece de görülüyor.
KAYNAK: SOL.ORG.TR

1 Kasım 2011 Salı

Kasım'da Agora Kitaplığı

Agora Kitaplığı ve Mesele Dergisi 2011 Kasım'ına yeni kitaplarla ve Mesele'nin yeni sayısı ile merhaba diyor. Bu ay içerisinde yayınlanacak kitaplar arasında Brecht'in Epik Tiyatro ve Oyun Sanatı ve Dekor eserlerinin yanı sıra ünlü aktris Jean Seberg'in portresi de yer alıyor.

EPİK TİYATRO

20. yüzyıl, dünyada yaşanan ideolojik hareketlenmelerin yanında gelen sanatsal devrimlere de şahitlik etti. Bu sanatsal devrimlerden biri şüphesiz ki Bertolt Brecht'in döneminin Almanya'sının içinden çıkıp gelen Karl Valentin'le birlikte köşebaşı tiyatrolarında yeniden yapılandırdığı epik tiyatronun yeniden tanımlanması idi. Bugün dünyanın farklı coğrafyalarında yaygın olan bu tiyatro anlayışının tarihsel kökeni, Brecht'in epik tiyatro tanımı ve epik tiyatroya dair görüşleri Kamuran Şipal'ın çevirisiyle Brecht'in Epik Tiyatro eserinde  toplanıyor.

 JEAN SEBERG

Özellikle Jean-Luc Godard'ın Soluk Soluğa filmindeki halleriyle belleklere kazınan Jean Seberg'in Iowa'da başlayan yaşam öyküsü, döneminin sinema yıldızlarının geleneğine uygun biçimde iniş çıkışlarla dolu. Bernard Shaw tarafından yazılan Azize Joan'la başlayan sinema kariyeri boyunca küçük rollerden başyapıtlara geniş bir alanda ürünler veren Seberg'in hayatı bir aktrisin hayatı diye tanımlandığında oldukça eksik kalıyor. Kara Kaplanlar'la ilişkisi nedeniyle FBI tarafından takip edilen, ünlü yazar Romain Gary ile olaylı biçimde evlenen ve belki de ölüm kurgusunu da ondan alan Seberg'in yaşam öyküsü Maurice Guichard'ın kaleminden Ender Bedisel'in çevirisiyle Agora Kitaplığı'nca yayınlanıyor. 

OYUN SANATI ve DEKOR

Brech'in oyun sanatının genelde kitaplarda öğretilemeyeceği, tıpkı oyun gibi seyrin de kitaplardan öğrenilemeyeceği gerçeğinden yola çıkarak yazdığı Oyun Sanatı ve Dekor isimli eseri, oyun sanatının varlığının seyir sanatına gereksinimi azaltacağı savı üstünde duruyor.  Oyuncunun kişiliği ve oyunuyla yapacağı etkiyi inceleyen eser, seyirci ve oyuncu arasındaki dinamikleri olduğu kadar oyuncu ve oyun arasındaki dinamikleri de inceliyor.

 

 MESELE 59. SAYISINDA HAYDAR ERGÜLEN'İ AĞIRLIYOR

“Mesele” kitap dergimizin Kasım 2011 tarihli 59. sayısının kapak röportajı, “Aşk Şiirleri Antolojisi” başlıklı son şiir kitabı yeni yayınlanmış olan şair Haydar Ergülen. Röportajın başlığı, “Dağlar, İnsanlar ve Hatta Ölüm Bile Yorulduysa, Şimdi En Güzel Şiir, Barıştır”.
Bu ay en dikkat çeken makale/yazı, kitaplarıyla tanınan, Greenwich Üniversitesi öğretim üyesi Mehmet Uğur’un kaleminden: “Çıplak Kral AKP: ‘Sahte Kahraman’dan ‘Şirret’e”.
“Mesele”nin Kasım sayısında ayrıca, Semra Topal’ın  “Ölüm Pornosu” üzerine yazısı, Nilüfer Zengin’in Başbakan’ın annesinin ölümünün sonra medya ve kendi yandaşlarınca nasıl bir fayda nesnesi haline getirildiğini anlatan yazısı, Mehmet Eroğlu’nun “Emine” romanında işlenen ana karakterin ayna tutulduğu bir söyleşi, yine Berat Günçıkan’ın “Çıt Yok” adlı yeni kitabı Mefisto Kitaplığı’ndan çıkan İsmail Güzelsoy’yaptığı söyleşi, Volkan Aran’ın “Occupy Wall Street” (Wall Street’i İşgal Et” hareketi eylemlerinden yola çıkarak kaleme aldığı bir analiz yazısı ve son festivallerde gösterilen yeni filmlerden hareketle, Türk sinemasının günümüzdeki halinin ek umut vermediğini gösteren Özlem Altunok’un ve Barış Yıldırım’ın Özcan Alper filmleriyle ilgili yazıları yer alıyor…