roman cümlesi

"İnsan hayatı, okunması gerekli kitapların yanında çok, ama çok kısadır. İyi bir okuyucunun okuyabileceği kitap sayısı iki, üç bini geçmez. Bu nedenle asla rastgele okumamalıyız. Ben kitap değil, yazar okuyun derim." (Mehmet Eroğlu)

19 Ekim 2011 Çarşamba

Paul Avrich'in "Anarşist Portreler"i Kasım'da Çıkıyor...




Agora Kitaplığı, Kasım 2011 ayı için özellikle iki kitap hazırlıyor: Bunlardan birisi, Bertolt Brecht'in "Epik Tiyatro" kitabı. Diğeriyse, Paul Avrich'in neredeyse klasikleşmiş eseri "Anarşist Portreler".

"Anarşist Portreler" benim, cezaevinden tahliye olduktan sonra yaptığım ilk çeviri. 1991 Eylül ayında İstanbul'a yerleşmeye geldiğimde, her gün uğradığımız Belge Yayınları'nda Ragıp Abi'nin önerisi üzerine, Talas Han'ın giriş katında bürosu olan Sarmal Yayınları'na uğramıştım ve yayınevinin sahibi Işıtan Abi (Gündüz) kısa bir sohbetin ardından bana bu kitabın İngilizcesi'ni vermişti. Kitabı kah İstanbul, Kurtuluş'ta tuttuğumuz çatı katında, kah Bornova'daki aile evinde çevirdiğimi hatırlıyorum. Sarmal da kitabı güzel bir kapakla, iki cilt halinde basmıştı. Yıllar sonra, Sarmal Yayınları'nın kapanmasının akabinde, Doruk Yayınları başka bir baskı yaptı. Agora'yı kurduktan ve çevirilerimi imkan bulduğum ölçüde biraraya toplamayı düşündükten sonradır ki, kitabın yayın hakkını elinde bulunduran yayıneviyle temas kurmuş ve sözleşme imzalamıştık. Şimdi, çevirisini bir kez daha rötuşlayıp hafif bir redaksiyondan geçirerek yeniden yayına hazırlıyorum. Bir aksilik olmazsa Kasım ayı içerisinde, TÜYAP'tan sonraki hafta içinde yayınlanıp dağıtıma girmiş olacak...

Agora'da tek cilt halinde basacağımız kitap, üç bölümden oluşuyor: "Rusya", "Amerika" ve "Avrupa ve Dünya".

Özellikle üzerinde durulan portreler ise Bakunin, Kropotkin, Mahno, Volin, Proudhon, Benjamin Tucker, Sacco ile Vanzetti, Aleksandr Berkman, Mollie Steimer ve J.W. Fleming... Ayrıca, ekte gördüğünüz iki resim gibi küçük bir fotoğraf albümü de var...





Mehmet Eroğlu'nun 'Adını Unutan Adam' Romanı: 1 İsrailli Asker Kaç Filistinli Eder?

Mehmet Eroğlu, dördüncü romanı olarak “Adını Unutan Adam” başlığıyla kısa, fantastik bir roman kaleme almıştı. İlk basımı 1989’da Can Yayınları’nda yapılan, Agora Kitaplığı’nca 2007’de yeniden basımı yapılan bu romanda Mehmet Eroğlu, Filistin’de dövüşmenin 1968 kuşağı açısından nasıl bir anlam taşıdığını anlatıyordu. Kitabın arka kapağında belirtildiği üzere, “1965-1980 döneminde eylemleriyle ülkenin kaderini derinden etkileyen -kendilerine ısmarlanmamış bir devrimin peşinde ölüme yakın yürümüş- romantik bir kuşağın belirgin kişilik özellikleri tek tek ortaya çıkarılırken”, kitabın adsız, adını söylemeyen, adını söylememek için dilini kendi kopararak yutmuş olan kahramanının yanı sıra, bir de 1 İsrailli pilodun cesedi karşılığında 33 kişiyle birlikte salıverilmeyi bir türlü içine sindiremeyen” bir genç militan vardı…
İsrail’in Filistinlilere, dünyanın ve Türkiye devrimcilerinin Filistin mücadelesine nasıl baktığının çarpıcı bir örneği olan “Adını Unutan Adam” romanı, Hamas’ın 5 yıldır elinde tuttuğu İsrailli asker Gillad Şalit’in 1.000 Filistinli mahkumla takas edildiği bugün için özellikle hatırlanmaya değer bir eser olma özelliğini koruyor…


Fotoğraf: Serbest Bırakılan Filistinli Mahkumlardan Biri Kızına Sarılıyor

18 Ekim 2011 Salı

Frankfurt 2011: Silik, Çabuk ve Herhalde Bereketli



























Ayağımızın tozuyla gene günlük işlere daldık, lakin Frankfurt mesaimiz de pek boş geçmedi. Her ne kadar Frankfurt her geçen yıl bir önceki yıla nazaran daha sönük olmaya devam ediyorsa da, bu yıl "sıfır randevu, azami rahatlık" havasıyla pavyonları dolaşırken, Berlin'deki dostumuz Emrah'ın yol arkadaşlığı ve ataklığı sayesinde sinek de avlamadık. Hatta, gönlümden geçen bir yazarın bütün kitaplarıyla ilgili anlaşma yapmanın eşiğine geldiğimizi bile söyleyebilirim. Umarım önümüzdeki aylarda bu yazarla ilgili girişimimiz müsbet bir netice verir de eserlerini yayına hazırlamaya girişebiliriz.

Bu arada, bütün bir fuarın en 'renkli' hadisesi olarak, birkaç yıldır mütevazı fakat orijinal çabalarıyla kendini gösteren, merkezi Kalküta'da bulunan, başında her yıl gördüğüm Naveen adlı bir editörün bulunduğu Seagull Books'u ve bu yıl şahikasına çıkmış bulunan özgün katalogunu da bilhassa anmak isterim. Onun dışında, bizi misafir eden gani gönüllü Kemal'le birlikte sohbetlerimiz, cuma akşamı balık gecesinde (bir kısım meslektaşlarımız Sacksonhouse'da domuz eti şarap avındayken) Halkevi'nde "Türkiye'nin Emperyal Hevesleri" başlıklı bir sohbet/tartışma toplantısı, panel sonrası Güneş Tiyatrosu'nun hangarında Tülay'ın sesinden içli şarkılar ve çerez niyetine Goethe Üniversitesi'nin önündeki kelepir kitaplar standlarında dolanma, son gün de mesaiyi kırıp Heidelberg'e kaçan Literatür Kenan'ı hafif kıskanma...

Türkiye standına gelince. Bu yıl daha da renksiz, giderek daha da Türkiye'nin kültürel-siyasal manzarasının yansıdığı bir bileşim, neyse ki güzel, demli çaylar, gündüz güneşi görünce de ortadaki büyük alanda kemikleri ısıtma...


Netice: Silik bir fuardı, çabuk geçti, fakat herhalde bereketini göreceğiz...


Not: Alttaki foto tabii ki eski (idareten); fakat nehir Frankfurt'tan... Onun üstündeki, yazarımız Emrah (Cilasun) ve Fahri Aral'la beraber. En üstteki de, katalogdan sayfa yırtma operasyonu vesilesiyle koltuğa yerleşme...

Bizi buluşturan vicdanımızdan başka bir şey değil



Yazar Mehmet Eroğlu ve yeni romanı "Emine"deki Hasan Hoca karakterine ilham veren İhsan Eliaçık VatanKitap için bir araya geldi.

Türk edebiyatının görkemli kalemlerinden Mehmet Eroğlu, “Fay Kırığı” üçlemesine “Emine” ile devam ediyor. Eroğlu’nun bir aşk örgüsü etrafında günümüz Türkiye’sini, meselelerini ele aldığı romanın en büyük sürprizi ise kahramanı Hasan Hoca’nın İhsan Eliaçık’tan esinlenerek yaratılmış olması... Biz de biri komünist, diğeri siyasal İslam kültüründen gelen bu iki ismi buluşturduk.
Bu yüzden bu sohbet “farklı dünyaların” insanları gibi duran ama aslında “aynı dünyanın” insanlarından bile birbirlerine yakın olan iki kişinin buluşmasıydı. Ama belirtmek isterim bu buluşmayı sadece siyasetle sınırlamamak gerek. Çünkü Mehmet Eroğlu ve İhsan Eliaçık buluşmasının bundan çok daha evrensel bir yanı vardı. O gün, orada insanlık tarihinde kolay kolay rastlanmayacak bir şey olmuş, nadiren buluşabilecek iki kişi buluştu: Yazar ve kahramanı!
Mehmet Bey, “Fay Kırığı” üçlemesinin ikinci romanı olan “Emine”de Sosyalizm ve dinin birlikteliğine değiniyorsunuz. Bu ilişki bugün çok gündemde, ki İhsan Eliaçık da bunu dile getirenlerden biri. Bu ilişki sizin ne zaman ilgi alanınıza girdi?
Mehmet Eroğlu: 1995’ten beri... Yani Müslüman hareketinin, toplumcu bir damarının olabileceği ve ille de zenginlerden yana olması gerekmediği konusunda düşüncelerim ve öngörülerim vardı. 1990’lı yıllarda “Yürek Sürgünü” adlı beşinci romanımda, ki budönem dünyada Sosyalizmin yıkıldığı dönemdi, “eski bir solcu”, “Müslüman gençler”le hareket etmeye başlıyordu. Yani ikisinin işbirliği içinde olabileceğine ilişkin tespitlerin edebiyata konması ilk o zamana denk gelir. O günlerde ilginç bir durum daha vardı. Milli Selamet Partisi yükseliyordu. Partinin özünde iki önemli açılım vardı: Batı karşıtıydı ve sanayileşmeyi savunuyordu.
Peki İhsan Hocam ilginizi nasıl çekti yani ne zaman ve nasıl romanınızdaki bir kahramana esin kaynağı oldu?
M.E: İhsan Eliaçık’ı güçlü olarak algılamam ilk kez bir televizyon programında oldu. Erol Yarar’ın sıçrayıp sıçrayıp oturmasını izlerken açıkçası çok zevk almıştım. Çünkü konuyu biz soldan tartışsaydık, söylediklerimiz pek de önemli olmazdı. Ama aynı konu Müslümanlık cephesinden ve Kur’an’ı referans vererek tartışılırken adamın aczi benim için çok çarpıcıydı. O zaman gördüm ki İhsan Eliaçık’la aslında çok da ayrı yerlerden gelmiyoruz. Vicdanımızın buluştuğu yerdeyiz
İhsan Bey, Mehmet Eroğlu’nun romanına esin verdiğinizi öğrenince siz hissetiniz?
İhsan Eliaçık: Türkiye’de bir takım mahalle duvarları örülmüş, bizler de bu mahallenin dışında kalan yalnız insanlarız. Bu mahalle duvarları yıkıldıkça da birbirimizi görüyoruz. Mehmet Eroğlu’nun dünyası ile onun dünyayı algılayışı; zengini, yoksulu anlayışı konusunda aynıyız. Aramızda fark yok. 1995’te çıkan üçüncü kitabımın adı “Devrimci İslam”dı. “Devrimci İslam” söylemi, siyasal içerik, yöntem ve metot meselesi olarak uzun süre tartışıldı. Şu anki AKP iktidarı o zaman Refah Partisi’ydi. Ben de o kültürün içinden geliyorum. Ama ben siyasi bir parti ile o sistemi değiştirmeyeceğini, aksine aynısı olunacağına inanıyordum. Bu yüzden “devrimci mücadele lazım” derdim. Ama onlar “parti kuracağız, oy alacağız, İslam Devleti kuracağız” söylemlerinde bulundu. Gün oldu, devran döndü, o kadrolar iktidara geldi. İsmet Özel, bir mısrasında “Her şey biz yaşarken oldu” der ya, öyle oldu. Bir sürü arkadaşımız bakan, belediye başkanı, daire başkanı oldu ve gözlerimizin önünde değiştiler, bir başka dünyaya göçüp gittiler ve gidenler de geri gelmedi. Bunlar benim zihin dünyamda ve ruh iklimimde derin etkiler uyandırdı. Dedim ki bu nasıl oluyor? Bir adam cipe binince, mahalleyi değiştirince, korumalarla gezmeye başlayınca nasıl oluyor da seni görmezden gelmeye başlıyor? Aynı dinden bahsediyorsak bu nasıl oluyor? Bunların dinleriyle benim dinim farklı mı demeye sorgulamaya başladım. Bu yüzden dini metinlere yeniden bakmak gerektiğini düşündüm ve tefsir yazdım: “Yaşayan Kur’an.” Bunları söyledikçe çevrem farklılaşmaya başladı.
ÖNCE “ESİNLENMİŞTİR” DEDİM
Aynı mahalleden geldiğiniz arkadaşlarınızla yollarınız ayrılırken Mehmet Eroğlu ile buluşmanızı nasıl yorumluyorsunuz?
İ.E: Bu roman, duvarları yıkan bir girişim. Bir başka kesimde görünen birisi, başka bir kesimdeki birisini alıyor ve bir romanda buluşturuyor. Bu çok önemli... İlk duyduğumda Önce “Esinlenmiştir” diye düşündüm. Ama kitabı okumaya başlayınca şaşırdım. Çünkü ben yazılarımı nerede görsem tanırım. Baktım, Hasan Hoca, benim sözlerimi söylüyor. Ve bunu muazzam bir kurgu ile yapmış. Romanda Hasan Hoca, benim yazılarımdan alıntılarla konuşuyordu. Ama öyle bir konuşuyordu ki okurken “Bu sözleri ben de böyle birilerine söylemek için yazmıştım” diyordum. Şöyle ki; yazılarımı yazarken karşımda biri vardır, onu tahayyül ederek yazarım. Mehmet Eroğlu’nun romanında Hasan Hoca da aynı tahayyül ettiğim kişilere karşı konuşuyordu.
M.E: Romanın en sağlam yerlerinden biridir, İhsan Bey’in bahsettiği bölüm. Uzun bir tartışma var orada. Aslında durum şu; insanlar aynı yöne tabii ki buluşurlar. Hasan Hoca’nın şöyle bir önemi var, o sadece bir din düşünürü değil aynı zamanda bir eylem adamı da.
İ.E: Gerçi karakter olarak bir-iki noktası bana uymuyor ama konuşma tarzı, misafirleri ağırlama biçimi, oturduğu yer benim yaşam tarzıma uyuyor. Benim de evim Fatih’te mesela...
M.E: Aaa! Bilmiyordum.
İ.E: Müsait olduğunuzda gelin ve görün isterim, Hasan Hoca’nın aynen evini göreceksiniz. Romanda anlattığınız sahnelerin hepsi benim evimde var. Tıpkı sizin romanda anlattığınız gibi bana da sık sık “Sen klasik din adamı değilsin” derler. Çünkü herkes yeşil sarıklı, bir ulu hoca bekliyor karşısında. Oysa yazdığım bir yazıda da söylediğim gibi Hz. Peygamber de yeşil sarıklı ulu hoca görünümlü değildi. Şu anda bilinen hâliyle molla, pir değildi. Uzun saçlı, saçlarını ikiye ayıran, genç görünümlü, aktif, dinamik, hayatın içinde birisiydi.
M.E: Devrimciydi.
Bir romana esin kaynağı olmanızla ilgili nasıl yorumlar alıyorsunuz?
İ.E: Roman sürekli masamın üzerinde. Her gelenle konusu oluyor. “Şunu okudunuz mu” diyorum. Şöyle bir bakıyor, sonra okumaya başlıyor. Kendini kaptırıyor insanlar. Romanın kendini içine çeken bir özelliği var, istersen ortasından başlansın. Okumaya başlayan yarım saat kafayı kaldırmıyor. Sonra da “Enteresan, gidip alacağım.” diyor.
“BİZ KİMİNLE İTTİFAK YAPTIK?”
Mehmet Bey, siz nasıl yorumlar alıyorsunuz?
M.E: Muhafazakar basından herhangi bir soru ya da tepki gelmedi. Konuşmak için erken, roman yeni çıktı.
Son yıllarda beş yıldızlı otellerdeki iftarlarla birlikte sol ve İslam kelimeleri yanyana gelmeye başladı...
M.E: Elhamdülillah solcuyuz! Böyle diyorum çünkü bunun bir hikâyesi var, yeri gelmişken anlatmak isterim: 1969’da bir gösteriden sonra polis bizi bir yere sıkıştırdı. “Burada ne arıyorsunuz?” diye. Çeyiz dükkanıydı, yanımızda da iki kız arkadaımız var, dedik “Nişanlanacağız, onun için geldik.” Ellerinde coplar dövecekler... Baktılar, inansınlar mı inanmasınlar mı? Toplum polisi, beni sınamaya başladı. “Söyle bakayım, Müslüman mısın?” dedi. “Evet” dedim. Pat küt giriştiler. “Elhamdülillah Müslüman’ım diyeceksin oğlum” dedi sonra. Aradan geçti birkaç sene, tutukluyum. Adını vermeyeyim, ünlü bir sıkıyönetim savcısı var. Sorguluyor “Komünist misin? Söyle!” Komünistim desem yedi buçuk yıl! Demesem kuyruğu, kulakları indireceğim. Sonunda ben de “Elhamdülillah komünistim!” dedim. O yüzden şimdi bir şey dediğim zaman “Elhamdülillah” derim.
Biriniz sol kültürden diğeriniz ise siyasal İslam hareketinden geliyorsunuz ki bu iki kültür birbirine uzaktır hatta zıttır.
İ.E: İslamcı hareketler içine girdim ve yargılandım da... Mamak’ta ve 28 Şubat’ta İslamcı hareket davalarım vardı. Mehmet Bey ise ‘68 kuşağından. Ben ‘78... Aramızda 8-10 sene var. Hep şu dikkatimi çekmiştir. O yıllarda İslami Sosyalizm adı altında basılan kitaplar vardı. Ama sonra her iki taraf da bunu analiz etmedi. Kavga çıktı, İslam bir tarafa düştü Sosyalizm bir tarafa... Binlerce kişi öldü ve 12 Eylül’de de her şey küt diye kesildi. Burada şimdi kocaman bir soru işareti var. O gün, bugündür kimse bu lafları ağzına almıyor. Biz konuştukça yeni yeni ortaya çıkıyor.
Sizin yan yana gelmeniz bizim için iyimser bir tablo mudur?
İ.E: İslami çevre zamanla kapılarını liberalizme ve liberallere açtı, hatta onları öğretmen belledi. Sosyalizm ve sosyalist dünyanın ise kapitalist dünyaya bir itirazı var. Sosyalist vicdan var. Ben de diyorum ki “benim okuduğum Kur’an’ı okuyanların yeri Kapitalist dünya olamaz, bu mümkün değil. Bu en fazla Sosyalist dünyanın, Sosyalist vicdanın durduğu yer olabilir.” Hatta şöyle demesi gerekir: Son iki yüz yılda ben dünyada yoktum, tarihten çekilmiştim. Sol biz yokken kapitalizme itirazda bulunmuş, sağ olsunlar, hadi şimdi kaldığımız yerden devam edelim!
M.E: Sosyalistler Sosyalist, Müslümanlar Müslüman... Kutsallığını bir kenara koyarak konuşursak, dinler, en saf biçimiyle yoksulların mutluluğu için öngörülmüştür. Bütün dinler hep ezilenlerin ideolojisi olarak ortaya çıkmıştır. Geriye doğru götürürseniz bu vicdanla ilgilidir. Biraz önce İhsan Eliaçık, Müslümanlar açısından kimlerle ittifak yaptığını söyledi. Peki, biz solcular kiminle ittifak yaptık Allah aşkına? Örgütlenmek önemlidir, sadaka kültürüyle olmaz diyen biriyle, kapitalizmle Müslümanlık bir araya gelemez diyen biriyle bir solcu pekala yan yana gelebilir. Ayrıca dini sadece bu muhafazakar denilen kesime bırakırsak eğer din Orta Anadolu, ataerkil bir yoruma indirgenir ve onlar her zaman dini sosyalizmin önüne bir duvar olarak ortaya koyar. Oysa bu ilişki çok rahat kurulabilir. 1965-68’lerde Türkiye İşçi Partisi’nin yoğun olarak oy almış belli bölgeler vardır. Bu bölgelerde daha sonra Milli Selamet Partisi büyük oy aldığını görürsünüz. Yani burada bir muhalefe var ve bu muhalefet sınıfsal bir konuma sahip. Hangi cepheden açılırsa, hangi kanaldan akarsa oradan kendini ifade etmeye çalışan bir muhalefet. Oysa şu an ortalık zengin muhafazakârlara kalıyor. Muhafazakârlar elbette çoğu konuda kapitalist zenginlerden hiç farkları yok. Allah inancı bir anda ikinci plana düşebiliyor. Mesela onların en çok dehşete düştükleri an, “paranı biriktirme, ihtiyacıdan fazlasını dağıt dendiği” an ortaya çıkıyor.
İ.E: O yüzden ben de onlara şöyle diyorum:İş yerinizde mescit açmakla ve işçilere iftar ve sahur yemeği vermekle kapitalizme alternatif olamazsınız. Bu kapitalizme alternatif olmak değil sadece abdest aldırmaktır.
Mehmet Bey, yoksa kaderimi mi çizdiniz?
Romandaki Hasan Hoca bazı özellikleri ile İhsan Bey’den farklı. Okurken bu farklılık size ne düşündürttü?
İ.E: Romancılar bir kahraman yaratırlar ve onların kaderlerini çizerler. Evlendirirler, boşandırırlar hatta öldürürler. Hasan Hoca, emekli bir profesör... Ben değilim. Bu benim bilinçli bir tutumumdu ama. Sivil alanda kalmak istedim. Sonra Hasan Hoca evli de... O yüzden okurken bir ara “Mehmet Bey kaderimi mi çiziyor yoksa” bile dedim. Sonunda da bir sürpriz var zaten.
M.E: Romanda Hasan Hoca’yı evlendirdik ama belki de şimdi sırada ona ilham veren İhsan Eliaçık vardır kim bilir!

Helmut Ortner: ‘Naziler bitti, artık prezentabl faşizm var’


Bundan 60 yıl önce Almanya’da kendi halinde bir marangoz, dünyanın en güçlü diktatörü Hitler’i tek başına devirmeye kalktı. O’nun hikâyesini anlatan yazar ise bugün başka türlü bir faşizm tehlikesi olduğunu söylüyor...
 
Georg Elser, 8 Kasım 1939'da Hitler'e yönelik ilk suikastı düzenledi. Asıl mesleği marangozluk olan Elser, Hitler'in Münih’teki bir birahanede konuşma yapacağını öğrenince, oraya kendi elleriyle bomba yerleştirdi. Ancak Hitler olay mahallinden 27 dakika önce ayrıldığı için saldırı başarısızlıkla sonuçlandı. Ve marangoz Elser, 9 Nisan 1945’te Dachau Toplama Kampı’nda kurşuna dizildi. Yıllar boyu dilden dile anlatılan hikâyesi ise, yarım asır sonra roman haline geldi.Romanın yazarı Helmut Ortner ile Hitler faşizmi, milliyetçilik, Almanya’nın soykırımla yüzleşme süreci ve günümüzdeki yeni faşizm tehlikesi üzerine konuştuk...
-‘Hitler bir Alman toplumu yarattı’ ya da ‘Alman toplumu içinden Hitler’i çıkardı’. 1940’ların Almanyası için sizce hangisi daha doğru?Hitler yeni bir toplum yaratmaya çalıştı, ama ıskaladı bu hedefini. Naziler başlangıçta havaya girmişlerdi. Çünkü aslında şartlar onlar için çok müsaitti. Almanlar otorite istiyordu. Ve başlangıçta bu yeni rejim onlara iyi geldi. Yenilgi sonrası ayağa kalkmak gerekliydi. Bu da kötü bir şey değildi. Vatanseverlik, çok çalışma ve kalkınma fikri kabul gördü. Ama zaman geçtikçe bunun nereye vardığını hep birlikte gördük. Baştaki liderler insanları kandırdı demek istemiyorum. Sanki insanlar da buna inanmak ve güçlü bir liderin peşinden sürüklenmek istiyorlardı.
-İnsanlar doğaları gereği, faşizme, otoriterliğe meyilli mi diyorsunuz?Hepsi. İstisnalar var, ama genelde öyle. Çerçeve daraldıkça, bilgi ve eğitim düzeyi düştükçe otoriteye özlem artıyor. Aydınlanma azaldıkça ve dinin hâkimiyeti arttıkça bir gücün ardından sürüklenmek kolaylaşıyor.
-40’lı yıllarda ulusu ayağa kaldırma fikrinin nasıl kolayca biçim değiştirdiğinden bahsettik. Buradan milliyetçiliğin her koşulda zararlı ya da tehlikeli olduğu sonucunu mu çıkarıyorsunuz?Milliyetçiliği her zaman tehlikeli buluyorum. Ama bir istisna var: Diğerlerinin de haklarını tanıyarak onlarla beraber yaşayabilen milliyetçiliği bunun dışında tutuyorum. Yugoslavya örneği, milli, dini ve etnik duyguların harmanlanmasıyla, komşunun komşuya nasıl düşman olabileceğini gösterdi. Ben özellikle dinin milliyetçilikle birleştiğinde felakete neden olabileceğini düşünüyorum.
‘SUÇLULUĞU SAKLAMAK BÜYÜK UTANÇ’
- Almanlar tüm yaşananlardan sonra nasıl atlattı travmayı?Her şeyden önce şunu bilmek lazım: Hitler döneminden sonra kurulan Hıristiyan-demokrat Konrad Adenauer hükümeti, gerçek suçluları cezalandırmadı. Farklı siyasal görüşlerine rağmen koca bir toplum, el birliğiyle yaşananların üstünü örtmeye, ‘yeni bir sayfa açmaya’ çalıştı. 70’lerde sosyal demokrat Willy Brandt hükümeti döneminde yüzleşmenin ilk adımları atıldı. 68 hareketinden 70’lere uzanan süreçte gençler ‘Babalarımız, dedelerimiz o dönemde ne yaptı?’ diye sormaya başladı. Bu bir ilkti. Birçok ailede babalar ve oğulları karşı karşıya geliyordu.
-Almanlar için nasıl geçti bu dönem? Zorlukları neydi?En başta utanç vardı. Suçlu olduğunu bilmek ve üstelik bunu bir süre saklamaya çalışmak… Savaş başlatmış olmak, Yahudi soykırımı, insanların mallarını gasp etmek, Almanlık kibri, yani utanç, utanç, utanç... İlk zorluk bu utancı aşmaktı.
'HİTLER FAŞİZMİNİ ALMAN ŞİRKETLERİ DESTEKLEDİ'
-Peki toplumda yüzleşmeye itiraz eden hiç mi yoktu? ‘Biz Yahudilere soykırım yaptık ama bunu hak ettiler’ diyen; gerekçeler, bahaneler üreten kimse yok muydu?Vardı elbette. Her toplumda olduğu gibi Alman toplumunda da örtülü faşistler vardı. Bunlar başlarda, toplumdaki utanç nedeniyle susmayı tercih etti. Ama bugün artık Almanya’da faşist parti hiçbir yerde oy alamıyor. Sağ partiler bile o dönemle yüzleşebildi. Hatta Almanya’da tam da bugünlerde konuşulmakta olan şey, bankaların ve büyük şirketlerin Hitler dönemindeki rolü.
-Hangi şirketler destekledi mesela Hitler faşizmini?
Siemens, Deutsche Bank, BMW, Hugo Boss...
-Alman Şair Brecht’in Hitler'in bir fotoğrafı üstüne yazdığı dörtlük geldi aklıma: ‘Az kaldı dünyayı fethedecekti bu/ Halklar onun üstesinden geldi/ Ama sevinmeyin hemen çünkü/ Onu doğuran karın bugün hâlâ verimli’ Büyük Alman şirketlerinin Nazi geçmişleriyle hesaplaştıklarını söylemesi size yeterli geliyor mu? Hitler’i doğuran karın, yani sermaye sınıfı, bugün yine aynı şeyi yapamaz mı?Bu bir ihtimal ama bunun üzerine yorum yapmak istemem.
'HİTLER’E PSİKOPAT DEMEK KOLAYCILIK'
-Kurumlardan bireylere geçelim: Marangoz Georg Elser karakteri bir aykırılık, bir sapma mı? Elser, toplumun büyük çoğunluğu Hitler’i desteklerken birden ortaya çıkan bir kahraman mı?Kesinlikle! Akıntıya karşı giden gerçek bir kahraman. Hitler’in doğal antagonisti diyebiliriz.-Ya Hitler? Peki O, tarihte bir kaza mıydı? Yoksa belirli toplumsal koşullar mı O’nu üretti?Hitler’i bir çılgın olarak nitelemek işin kolayına kaçmak olur. Hitler’e yaklaşmaya, onu çözmeye çalışan pek çok kitap var. Onun ırk manyaklığı, uçuk fikirleri, ‘loser’lığı ve trajik hali karikatürize ediliyor. Ama asıl mesele bu adamın nasıl koskoca bir toplumu arkasına katıp yürüdüğü. Hitler’den bağımsız olarak da bu mesele önemli. Mesela Berlusconi için de aynı şey geçerli. O da trajik bir figür, normal değil.
-Başka?George Bush, Sarkozy... Hayatta karşılaştığımız zaman o kadar yadırgamadığımız, ama güç sahibi olmasına şaşırdığımız insanlar bunlar. Hümanist duyarlılıklar, entelektüel düzey vs. hiçbirinde yok. Siyasi güç için bu saydıklarım bir ölçütse, hiçbiri yok onlarda. Belki kitleleri etkilemek için farklı şeyler gerekiyordur.
‘PREZENTABL FAŞİZM DAHA TEHLİKELİ’
-Bugün, neo-nazilerin 40 yıl sosyalizmle yönetilmiş Doğu Almanya’da, Batı’ya göre nispeten daha popüler olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?Bence sayıları çok az. Faşist parti NPD’nin temsil ettiği bir kesim yok artık. Morukların oluşturduğu birkaç bin kişi... Ama bir de tribünlere bakın. Orada aşırı sağcı, fanatik bir kitle var. NPD artık nostaljik bir öğe. Aşırı sağcı tepkiler bugün farklı biçimlerde açığa çıkıyor. Evet, aşırı sağcılık var. Mesela neo-liberal muhafazakârlık bence çok daha önemli bir sorun. Çünkü onların etki alanları daha büyük. NPD’liler pasif ve geri çekilmiş durumda. Hâlbuki neo-liberal muhafazakârlar etkili pozisyonlardalar. Toplumun içindeler, marjinal değiller. Örneğin Hollanda’da, Fransa’da, İsviçre’de, Avusturya’da bunlar normal, beyaz yakalı, zengin yurttaşlar. ‘Loser’ değiller. Medyada etkileri var. Salona uygunlar. Ve bu çok daha tehlikeli.
-Almanya medyası ısrarla, sosyalist Doğu Almanya mirasıyla bugünün neo-nazi gençleri arasında bir bağ kurmaya çalışıyor. Böyle bir ilişki yok mu sizce?Yanlış. Neticede Doğu Almanya eyaletlerinde bugün hâlâ sosyalistler iktidarda. Ama enteresan olan aşırı sağcıların çok genç insanlar olması. Hitler dönemiyle ilgili derinlemesine bilgileri yok. Apolitikler, işsizler ve hayatta başarılı olamayacaklarını biliyorlar. Bu sınıfsal bir mesele. ‘İşsizsem neden mevcut partileri beğeneyim ki’ diyen genç bir nesil var. Ya Korsan Partisi’ni, ya anarşistleri, ya kiliseyi, ya tuttukları futbol takımını ya da faşist partiyi destekliyorlar.
-Almanya toplumu Hitler dönemiyle hesaplaştı ama bugün Merkel’in çok kültürlülük politikalarından uzaklaştığını görüyoruz. Hatta “Almanya’da entegrasyon projesi çöktü” dedi…Siyasetçiler bazen, bazı şeyleri söylemeleri gerektiği için söyler. Çok kültürlülük Almanya toplumunun bir gerçeği ve Merkel de elbette bunu biliyor. Sadece o an öyle söylemesi gerektiği için bunu söyledi. Ha keza, Türkiye Başbakanı Erdoğan, Dortmund’da kendisini çılgınca alkışlayan 10 bin Türkiyeliye başka, Berlin’de Merkel’e başka konuştu. Bu işler böyle.
-Güzel bir sohbetti, teşekkür ederim.Ben teşekkür ederim, Türkiyeli okurlara selamlar.