roman cümlesi

"İnsan hayatı, okunması gerekli kitapların yanında çok, ama çok kısadır. İyi bir okuyucunun okuyabileceği kitap sayısı iki, üç bini geçmez. Bu nedenle asla rastgele okumamalıyız. Ben kitap değil, yazar okuyun derim." (Mehmet Eroğlu)

30 Kasım 2011 Çarşamba

Tarık Ali: Nato Pakistan'a Neden Saldırdı?


Not: Yazarlarımızdan Tarık Ali'nin Nato'nun Pakistan saldırısına dair analizi...
Cumartesi günü Afgan sınırı yakınındaki bir Pakistan kontrol noktasına düzenlenen ve 24 askerin öldüğü NATO saldırısı kasten yapılmış olmalı. NATO komutanları, bu kontrol noktalarının işaretli olduğu haritaları uzun süredir Pakistan ordusundan almaktaydı. Hedefin askeri bir karakol olduğunu biliyorlardı. Önce kendilerine ateş açıldığı açıklaması kulağa pek de inandırıcı gelmiyor ve İslamabat tarafından şiddetle reddedildi. Daha önce yaşanan buna benzer saldırılar ‘kaza’ olarak duyuruluyor ve özürler sunulup kabul ediliyordu. Bu kez durum daha ciddi görünüyor. Olay, yakın zamanda gerçekleşmiş başka ‘egemenlik ihlalleri’ni (yerel basının sözleri ile) izliyordu ancak Pakistan’ın egemenliği hayalden ibaret. Ordunun yüksek komuta kademesi ve ülkenin siyasi liderleri, egemenliklerini onlarca yıl önce isteyerek teslim ettiler. Endişenin asıl sebebi, artık açıkça ve gaddarca ihlal ediliyor olması.
Pakistan, misilleme olarak Afganistan’a giden NATO konvoylarını (yüzde 49′u Pakistan’dan geçiyor) durdurdu ve ABD’den hem Afganistan hem de Pakistan’daki hedeflere karşı insansız hava saldırıları düzenlemek için ülkedeki egemenlerin izniyle inşa ettiği Şemsi askeri üssünü tahliye etmesini istedi. İslamabat’ın bu talep için yasal bir kılıfı da var: üs, resmi belgelerde resmen–‘egemenliği’ Pakistan’ınkinden daha da esnek olan–BAE tarafından kiralanmış görünüyor.
Saldırının arkasındaki sebepler gizemini korusa da etkilerinin ne olacağı sır değil. Ordu içindeki çatlakları daha da belirginleştirecek, Zerdari rejimini daha da zayıflatacak, İslamcı militanları güçlendirecek ve Pakistan’da hâlihazırda nefret edilen ABD’den daha da nefret edilmesine yol açacak. Öyleyse sebebi ne? Bilinçli bir provokasyon muydu? Obama, zaten hırpalanmış bir ülkede ciddi ciddi bir iç savaşın önünü açmayı mı düşünüyor? İslamabat’taki bazı yorumcular bunu savunsa da NATO askerlerinin Pakistan’ı işgal etmesi pek olası değil. Böylesine mantıksız bir hamlenin emperyalist çıkarlar açısından meşrulaştırılması zor olacaktır. Belki de sadece, birkaç ay önce Kabil’in ‘Yeşil Bölge’sindeki ABD elçiliğini ve NATO karargâhını bombalamak üzere Hakkani ağını gönderdiği için Pakistan ordunu cezalandırmayı amaçlayan bir kısasa kısastı.
NATO saldırısı bir başka krizin hemen ardından geldi. Zerdari’nin ve şimdi hayatta olmayan eşinin Washington’daki güvenilir çantacılarından biri olan ve ABD istihbarat örgütleri ile 1970′lerden bu yana süren ilişkilerinin kendisini faydalı bir arabulucu haline getirdiği ve Zerdari tarafından Pakistan’ın Washington elçiliğine atanan Hüseyin Hakkani, istifa etmek zorunda kalmıştı. Sık sık ABD’nin Pakistan elçisi olarak anılan Hakkani, suçüstü yakalanmış gibi görünüyor: ABD savunma bakanlığı çevrelerine yakın bir multimilyoner olan Mansur Ayaz’dan, Amiral Mike Mullen’a, Pakistan ordusuna karşı yardım rica eden ve karşılığında Hakkani ağını ve ISI’yi dağıtmayı ve tüm ABD talimatlarını yerine getirmeyi teklif eden bir mesaj iletmesini istediği iddia ediliyor.
Mullen herhangi bir mesaj aldığını inkâr etti. Ast bir ordu mensubu onunla çelişti. Mullen hikâyesini değiştirdi ve mesajın alındığını ancak göz ardı edildiğini söyledi. ISI bu ‘ihanet’i fark ettiğinde, Hakkani, Zerdari’nin emirlerini yerine getirdiğini söylemek yerine, tüm olayı inkâr etti. Ne yazık ki, ISI patronu General Paşa, Ayaz ile karşılaştı ve içinde mesajlar ve talimatlar olarak Blackberry ona verildi. Hakkani’ye istifa etmekten başka seçenek kalmadı. Yargılanması ve asılmasına yönelik talepler (işin içinde ordu varsa bu ikisi genelde birlikte oluyor) yoğunlaşıyor. Zerdari adamının arkasında. Ordu ise kellesini istiyor. Şimdi kavgaya NATO da karışmış durumda. Bu hikâye henüz bitmedi.
28 Kasım 2011

28 Kasım 2011 Pazartesi

Mesele'nin Aralık 2011 Sayısı raflarda!

Mesele Kitap Dergisi bu ay çıkan Aralık 2011 sayısıyla 60. sayısına ulaşıyor ve 5. yılını tamamlıyor. Dergimizin bu ayki sayısının kapak röportajı, Can Yücel'in dizelerinden tasarlanan "Can" adlı oyunu tek başına sahneleyen tiyatrocu Kemal Kocatürk'le yapıldı. Derginin diğer yazarları arasında Semra Topal, Celal Başlangıç, Sarphan Uzunoğlu, Onur Caymaz yer alıyor.

22 Kasım 2011 Salı

Arundhati Roy: ''Hepimiz İşgalciyiz!''


(Yazarın 16 Kasım 2011’de Washington Meydanı’ndaki Halk Üniversitesi’nde yaptığı konuşmanın metnidir.)

Salı günü polis Zuccoti Parkı boşalttı ama bugün insanlar geri dönüyor. Polis bilmelidir ki, bu bir mıntıka mücadelesi değildir. Orada burada bir parkı işgal etme hakkı için mücadele etmiyoruz. Adalet için mücadele ediyoruz. Yalnızca Amerikan halkı için değil, herkes için adalet.

ABD’de İşgal hareketinin başladığı 17 Eylül’den beri başardığınız, imparatorluğun merkezine yeni bir imgelemi, yeni bir politik dili sokmaktır. Sersem bir tüketiciliği mutluluk ve tatminle aynı kefeye koymaya cezbederek herkesi zombilere dönüştürmüş bir sisteme hayal etme hakkını yeniden soktunuz.

Bir yazar olarak bunun muazzam bir başarı olduğunu söyleyeyim. Size yeterince teşekkür edemiyorum.

Adaletten söz ediyoruz. Bugün biz burada konuşurken, ABD Irak’ta ve Afganistan’da bir savaş yürütüyor. İnsansız Amerikan savaş uçakları Pakistan’da ve ötesinde sivilleri öldürüyor. On binlerce ABD askeri ve ölüm mangası Afrika’ya hareket ediyor. Eğer Irak ve Afganistan’daki işgalleri icra etmek için trilyonlarca dolar paranızın harcanması yetmez ise, bu defa İran’a karşı bir savaş methediliyor.

Büyük Depresyon’dan beri silah üretimi ve savaş ihracı ABD’nin ekonomisini canlandırmak için kullandığı ana yollar oldu. ABD daha yakın zamanlarda Suudi Arabistan’a 60 milyar dolar değerinde silah satışı yaptı. Birleşik Arap Emirlikleri’ne binlerce bunker buster bombası (sığınakların içindekileri de imha etmeye yarayan bir bomba türü, ç.n.) satmayı umuyor. Afrika’nın en yoksul ülkelerindeki toplam yoksul nüfusundan daha fazla yoksulu olan ülkem Hindistan’a 5 milyar dolar değerinde askerî hava uçağı sattı. Hiroşima ve Nagazaki’nin bombalanmasından Vietnam’a, Kore’ye ve Latin Amerika’ya kadar, hepsi de “Amerikan yaşam tarzı”nı güvence altına almak için yürütülen tüm bu savaşlar milyonlarca can aldı.

Bugün biliyoruz ki -dünyanın kalanının arzulaması istenen bir model olarak- “Amerikan yaşam tarzı”, ABD nüfusunun yarısının servetini sadece 400 kişinin ele geçirmesiyle sonuçlandı. Bu ise, ABD yönetimi bankaları ve şirketleri kurtarırken -sadece Amerikan Uluslararası Grubu’na 182 milyar dolar hibe edildi- binlerce insanın evlerinden ve işlerinden atılması demekti.

Hindistan hükümeti Amerikan ekonomi politikasına tapıyor. Son 20 yıllık serbest piyasa ekonomisinin sonucu olarak, bugün en zengin 100 Hindistanlı, ülkenin GSYİH’nin dörtte biri değerinde varlığa sahiptir; oysa halkın yüzde 80’i günlük 50 sentten daha az bir gelirle yaşıyor; ölüm spiraline sürüklenen 250 bin çiftçi intihar etti. Buna “ilerleme” diyor ve kendimizi “süper güç” olarak düşünüyoruz. Sizler gibi biz de nitelikliyiz: Nükleer bombalarımız ve rezil bir eşitsizliğimiz var.

İyi haber ise şu: İnsanlar artık bıktı ve bu durumu kabullenmiyorlar. İşgal hareketi, dünya genelinde en yoksul halk kesimlerinin ayağa kalktığı ve bulundukları yerlerde en zengin şirketlere engel olduğu diğer binlerce direniş hareketine katılmış durumda. Sizleri, siz Amerikan halkını da bizim tarafımızda göreceğimizi ve İmparatorluk’un merkezinde bunu yapmaya kalkışacağınızı çok azımız hayal etmişti. Bunun taşıdığı muazzam anlamı nasıl anlatacağımı bilemiyorum.

Onlar (yüzde 1), taleplerimiz olmadığını söylüyor… Muhtemelen sadece öfkemizin bile onları yıkmaya kafi olduğunu bilmiyorlar. İşte birlikte üzerinde düşünebileceğimiz birkaç “ön-devrimci” fikir:

Eşitsizlik üreten bu sisteme “dur” demek, gerek bireyler gerek şirketler tarafından dizginsizce yürütülen servet ve mülkiyet birikimini sınırlandırmak istiyoruz.

“Dur” diyenler ve ‘yasak’ destekçileri olarak şunları talep ediyoruz:


-Sermayelerin kartelleşmesine son vermek. Örneğin, silah üreticileri Tv kanallarına sahip olamaz; maden şirketleri gazete çalıştıramaz; ilaç şirketleri kamu sağlık fonlarını kontrol edemez.
-Doğal kaynaklar ve temel altyapı –su rezervi, elektrik, sağlık ve eğitim özelleştirilemez.
-Herkes barınma, eğitim ve sağlık hizmeti haklarına sahip olmalıdır.
-Zenginlerin çocukları anne ve babalarının servetini miras olarak alamaz.


Bu mücadele hayal gücümüzü yeniden canlandırdı. Kapitalizm yol boyunca bir yerde adalet fikrini “insan hakları”na indirgedi. Eşitlik düşü kurma fikri ise bir kafirliğe dönüştü. Yerinden edilmesi gereken bir sistemi reformlarla tamir etme mücadelesi vermiyoruz.

“Dur!” diyenlerden biri ve bir ‘yasak’ destekçisi olarak mücadelenizi selamlıyorum.

Salaam ve Zindabad!

17 Kasım 2011

The Guardian’dan Sol Küre tarafından çevrilmiştir

15 Kasım 2011 Salı

Hitler'i Tek Başına Öldürmeyi Planlamış Komünistin Heykeli Dikildi

Nazilerin dünyanın başına neler getireceğini anlayan komünist marangoz Georg Elser, 1939 yılında Hitler'e ve diğer ileri gelen Nazilere suikast planlamıştı. Berlin şehri bundan 72 sene sonra Hitler'in sarayına bakan Elser heykelinin açılışını yaptı. Georg Elser'in hayat hikayesini anlatan ve Helmut Ortner'in kaleme aldığı "Suikastçı - Hitler'i Tek Başına Öldürmek İsteyen Adam" romanı geçen ay Agora Kitaplığı'nca yayınlanmıştı.
Almanya'da Berlin'de 1939 yılında Adolf Hitler'i öldürmeye teşebbüs eden komünist marangoz Georg Elser'in heykelinin açılışı yapıldı. Elser'in 17 metrelik çelik heykelinin açılışını yazar Rolf Hochhuth yaptı.
200 bin avroya mal olan heykeli şehrin yöneticileri pahalı bulmuş ancak Hochhuth'un da çabalarıyla sonunda Berlin senatosu heykeli finanse etmişti.
Hitler kılpayı kurtulmuştu
Marangoz Elser, Komünist Parti üyesi sade bir emekçi idi. Nazizm'in Almanya'nın ve dünyanın başına neler açacağının rejimin ilk günlerinden itibaren farkına vardı Elser suikast planını savaşın başlamasından önce yaptı.
Elser, 8 Kasım 1939'da, Almanya'nın Polonya'yı işgal etmesiyle başlayan II. Dünya Savaşı'nın ikinci ayında, Münih'te Nazi rejiminin ileri gelenlerinin uğradıkları bir birahaneye ev yapımı bir bomba yerleştirdi. Bu ileri gelenler arasında Hitler'in yanısıra Hermann Göring ve Joseph Goebbels de vardı.
elser_isim.jpg
Elser bomba düzeneğini titizlikle planlamasına rağmen Hitler'in sisli hava nedeni ile yolculuk planlarını değiştirip konuşmasını normalden 13 dakika daha erken bitirip ayrılmasıyla suikast planı başarısız oldu.
Elser yakalandıktan sonra ciddi işkencelere maruz kaldı ve beş sene boyunca Dachau Toplama Kampı'nda tutsak kaldı. Elser, II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru 9 Nisan 1945'de Hitler'in intiharından sadece günler önce Hitler'in emri ile infaz edildi.
Heykelin seçimi
heykel_gunduz.jpg
Georg Elser'in anısına yapılacak heykel için 200 bin avro ödüllü iki aşamalı bir yarışma düzenledi. Yeni Güzel Sanatlar Derneği Başkanı Leonie Baumann başkanlığındaki jüri ilk aşamada 207 yapıttan 12 tanesi belirledi. İkinci aşamada jüri Berlin'li sanatçı Ulrich Klages'in yapıtını seçti.
Elser'in profili formunda olan heykel 17 metrelik boyu ile ağaçların üzerinden Hitler'in çalışma mekanı olan Alman Şansölyesi'ne bakıyor. Heykelin seçimindeki kriterler Georg Elser'in kişiliğini yansıtması ve şehir dokusuna uyumu olmuş.
Heykel'in yükseldiği kaldırımda ise Elser'den alıntı cümleler yer alıyor. Floresan aydınlatması ile bu cümleler tıpkı heykel gibi gece de görülüyor.
KAYNAK: SOL.ORG.TR

1 Kasım 2011 Salı

Kasım'da Agora Kitaplığı

Agora Kitaplığı ve Mesele Dergisi 2011 Kasım'ına yeni kitaplarla ve Mesele'nin yeni sayısı ile merhaba diyor. Bu ay içerisinde yayınlanacak kitaplar arasında Brecht'in Epik Tiyatro ve Oyun Sanatı ve Dekor eserlerinin yanı sıra ünlü aktris Jean Seberg'in portresi de yer alıyor.

EPİK TİYATRO

20. yüzyıl, dünyada yaşanan ideolojik hareketlenmelerin yanında gelen sanatsal devrimlere de şahitlik etti. Bu sanatsal devrimlerden biri şüphesiz ki Bertolt Brecht'in döneminin Almanya'sının içinden çıkıp gelen Karl Valentin'le birlikte köşebaşı tiyatrolarında yeniden yapılandırdığı epik tiyatronun yeniden tanımlanması idi. Bugün dünyanın farklı coğrafyalarında yaygın olan bu tiyatro anlayışının tarihsel kökeni, Brecht'in epik tiyatro tanımı ve epik tiyatroya dair görüşleri Kamuran Şipal'ın çevirisiyle Brecht'in Epik Tiyatro eserinde  toplanıyor.

 JEAN SEBERG

Özellikle Jean-Luc Godard'ın Soluk Soluğa filmindeki halleriyle belleklere kazınan Jean Seberg'in Iowa'da başlayan yaşam öyküsü, döneminin sinema yıldızlarının geleneğine uygun biçimde iniş çıkışlarla dolu. Bernard Shaw tarafından yazılan Azize Joan'la başlayan sinema kariyeri boyunca küçük rollerden başyapıtlara geniş bir alanda ürünler veren Seberg'in hayatı bir aktrisin hayatı diye tanımlandığında oldukça eksik kalıyor. Kara Kaplanlar'la ilişkisi nedeniyle FBI tarafından takip edilen, ünlü yazar Romain Gary ile olaylı biçimde evlenen ve belki de ölüm kurgusunu da ondan alan Seberg'in yaşam öyküsü Maurice Guichard'ın kaleminden Ender Bedisel'in çevirisiyle Agora Kitaplığı'nca yayınlanıyor. 

OYUN SANATI ve DEKOR

Brech'in oyun sanatının genelde kitaplarda öğretilemeyeceği, tıpkı oyun gibi seyrin de kitaplardan öğrenilemeyeceği gerçeğinden yola çıkarak yazdığı Oyun Sanatı ve Dekor isimli eseri, oyun sanatının varlığının seyir sanatına gereksinimi azaltacağı savı üstünde duruyor.  Oyuncunun kişiliği ve oyunuyla yapacağı etkiyi inceleyen eser, seyirci ve oyuncu arasındaki dinamikleri olduğu kadar oyuncu ve oyun arasındaki dinamikleri de inceliyor.

 

 MESELE 59. SAYISINDA HAYDAR ERGÜLEN'İ AĞIRLIYOR

“Mesele” kitap dergimizin Kasım 2011 tarihli 59. sayısının kapak röportajı, “Aşk Şiirleri Antolojisi” başlıklı son şiir kitabı yeni yayınlanmış olan şair Haydar Ergülen. Röportajın başlığı, “Dağlar, İnsanlar ve Hatta Ölüm Bile Yorulduysa, Şimdi En Güzel Şiir, Barıştır”.
Bu ay en dikkat çeken makale/yazı, kitaplarıyla tanınan, Greenwich Üniversitesi öğretim üyesi Mehmet Uğur’un kaleminden: “Çıplak Kral AKP: ‘Sahte Kahraman’dan ‘Şirret’e”.
“Mesele”nin Kasım sayısında ayrıca, Semra Topal’ın  “Ölüm Pornosu” üzerine yazısı, Nilüfer Zengin’in Başbakan’ın annesinin ölümünün sonra medya ve kendi yandaşlarınca nasıl bir fayda nesnesi haline getirildiğini anlatan yazısı, Mehmet Eroğlu’nun “Emine” romanında işlenen ana karakterin ayna tutulduğu bir söyleşi, yine Berat Günçıkan’ın “Çıt Yok” adlı yeni kitabı Mefisto Kitaplığı’ndan çıkan İsmail Güzelsoy’yaptığı söyleşi, Volkan Aran’ın “Occupy Wall Street” (Wall Street’i İşgal Et” hareketi eylemlerinden yola çıkarak kaleme aldığı bir analiz yazısı ve son festivallerde gösterilen yeni filmlerden hareketle, Türk sinemasının günümüzdeki halinin ek umut vermediğini gösteren Özlem Altunok’un ve Barış Yıldırım’ın Özcan Alper filmleriyle ilgili yazıları yer alıyor…

30 Ekim 2011 Pazar

Tarık Ali: Yüzde 99 Başarılı Olabilecek mi?

Pakistan asıllı İngiltereli yazar Tarık Ali, ABD’de başlayan ve dünyaya yayılan neo-liberalizme karşı itirazlardan umutlu olduğunu belirtiyor, ancak bu itirazların bir örgütlülük ve uzun erimli mücadele gerektirdiği fikrini de ekliyor. Ali, siyasetteki “merkezci” duruşun tehlikesine de dikkat çekiyor:

***

Şöyle yazmıştı Oscar Wilde: “Ütopya içermeyen bir dünya haritasına göz ucuyla bakmaya değmez. Çünkü o, insanlığın her zaman karaya çıktığı bir ülkeyi atlamıştır. Ve insanlık buraya çıktığında, onlara bakar, daha iyi bir ülke görerek yelken açar. İlerleme, ütopyaların gerçekleşmesidir.”

19. yüzyıl sosyalist ruhu, Sovyetler Birliği’nin yıkılışından bu yana “süper-şarjlı” biçimde dünyaya hâkim olana küresel kapitalizme karşı protesto için sokağa çıkan idealist genç insanların arasında yaşıyor. New York’un finansal çılgınlığının kalbini mesken tutan Wall Street’i İşgal Et protestocuları, zorba finans-kapital sistemine karşı gösteri yapıyor: hayatta kalabilmek için zengin olmayanların kanını emmek zorunda olan açgözlülük virüsünü kapmış bir vampir. Protestocular; bankacılara, finansal spekülatörlere ve onların, bir başka alternatif olmadığında ısrara devam eden medyadaki uşaklarına nefretlerini gösteriyorlar.

Wall Street sistemi Avrupa’ya tahakküm ettiğinden beri, bu modelin yerli versiyonları burada da hayat buldu. (Bir kez daha bu ülkenin Avrupalı olmaktansa Batıcı olmaya yönelik gerçek eğilimlerini ortaya çıkaracak şekilde, ilginç biçimde, Britanya’da etkili olan, İspanya’nın öfkelileri ya da Yunanistan’da grev yapan işçiler yerine Wall Street işgalcileri oldu) New York polisinden biber gazı yiyen gençler, işleri istedikleri biçimde yürütemediler belki ama neye karşı olduklarından eminler ve bu önemli bir başlangıç.Bu noktaya nasıl geldik? 1991’de komünizmin yıkılmasını takiben, Edmund Burke’nin “Farklı sınıflardan oluşan tüm toplumlarda, belli sınırların en üstte olması şarttır” ve “Eşitlik misyonerleri, ancak canlıların doğal düzenini değiştirir ve yanlış yola saptırır” sözleri çağın ortak aklı oldu. Para, siyasetçileri yozlaştırır, çok para kesinlikle yozlaştırır.

Sermayenin kalbinin attığı yerin tamamında, şunlarsın ortaya çıkmasına şahit olduk: ABD’de Cumhuriyetçiler ve Demokratlar, bağımlı ülke Britanya’da (Yeni) İşçi Partililer ve Muhafazakârlar, Fransa’da Sosyalist ve Muhafazakârlar, Almanya’da koalisyonlar, İskandinavya’da merkez sağ ve merkez solu ve buna benzer. Esas itibariyle, her durumda iki parti sistemi, etkili bir merkezi hükümete dönüştü. Yeni bir pazar aşırılıkçılığı meydana çıktı. Sermayenin, toplumsal edinimin en kutsal alanlarına girişi, gerekli bir “reform” olarak sayıldı. Kamu sektörünü hırpalayan özel finans girişimleri, standart hale geldi ve neo-liberal cennet yolunda yeterince hızlı ilerlemeyen ülkeler (Fransa ve Almanya gibi), The Economist ve Financial Times’ta muntazaman suçlandılar.Bu dönüşümü sorgulamak, kamu sektörünü savunmak, kamusal hizmet kuruluşlarında devlet sahipliği lehinde savunuda bulunmak, kamu konutlarının ölü fiyata satılmasına karşı çıkmak, “muhafazakâr” bir dinozor olmak sayıldı.

Şimdi herkes yurttaş yerine müşteriydi: yeni, potansiyel vaat eden Yeni İşçi Partili akademisyenler, kitaplarını okumaya zorlananlardan çekingen bir biçimde “müşteriler” şeklinde bahsedecekti; hepimiz şimdi kapitalistiz dercesine. Sosyal ve ekonomik iktidar seçkinleri, yeni hakikatleri yansıttılar. Piyasa, devlete tercih edilebilir yeni tanrı haline geldi.Bu çizgiyi sineye çekenler şunu asla sormadılar: nasıl oldu da bu gerçekleşti? Aslına bakılırsa devlet, geçiş için gerekliydi. Piyasayı desteklemeye ve zenginlere yardım etmeye yönelik devlet müdahalesi hoştu. Hiçbir partinin herhangi bir alternatif sunmadığını düşünürsek, Kuzey Amerika ve Avrupa yurttaşları, uyurgezer biçimde felakete yürüdü. Kapitalizmin zaferiyle mest olmuş merkez siyasetçiler, 2008 Wall Street krizine hazırlıksızdı. Kolay kredi sunan devasa tanıtım kampanyalarıyla gözleri boyanan yurttaşlar ve her şeyin iyi olduğuna inanmış haldeki evcilleştirilmiş, eleştiri yapmayan medya da öyle. Liderleri karizmatik olmayabilir ancak sistemi nasıl kullanacaklarını biliyorlardı. Her şeyi politikacılara bırak.

Bu kurumsallaştırılmış duyarsızlığın bedeli şimdi ödeniyor. (Allah için; İrlanda ve Fransa halkı felaketi, Avrupa Birliği anayasası konusunda neo-liberalizmi özünde saygın bir yere koymak ve ona karşı oy kullanmaya dair tartışmalarda sezdiler. Yok sayıldılar.) Wall Street’in konut edindirme balonunu bilerek planladığı, insanların ipotekle ikinci evlerini almaları ve onlara körcesine harcatarak kişisel borcu yükseltmek yolunda teşvik edilmeleri için tanıtım kampanyalarına milyarlar harcadığı, birçok ekonomist için besbelli idi. Balon patlamalıydı ve bu gerçekleştiğinde, devlet bankaları topyekûn yıkılmaktan kurtarana dek sistem sendeledi. Zenginler için sosyalizm. Kriz Avrupa’ya sıçramışken, AB tarafından bir kurtarma operasyonu başlatılmasıyla ortak pazar ve rekabet kuralları tuvalete atılıp sifon çekildi.

Piyasa denetimleri şimdi kolaylıkla unutuldu. Aşırı sağ küçük. Aşırı sol güçbela var oluyor. Politik ve sosyal hayata egemen olan aşırı merkez. Bazı ülkeler çökmüşken (İzlanda, İrlanda ve Yunanistan) ve diğer bazıları (Portekiz, İspanya, İtalya) uçuruma doğru bakarken AB (gerçekte BB, Bankalar Birliği) kemer sıkma ve Alman, Fransız ve İngiliz bankacılık sistemini kurtarma dayatmak için devreye girdi. Piyasa ile demokratik hesap verme arasındaki gerginlik artık maskelenemez.

Yunanistan seçkinleri, topyekûn boyun eğme konusunda şantaja uğradı ve tüm milletin gırtlağını sıkan kemer sıkma önlemleri ülkeyi devrimin eşiğine getirdi. Yunanistan, Avrupa kapitalizmi zincirinin en zayıf halkası; demokrasisi krizdeki kapitalizmin dalgaları altında çoktan suyun dibini boyladı. Genel grevler ve yaratıcı protestolar, merkez aşırıcıların işini çok zorlaştırdı. On binlerce yurttaşın parlamentoya girmesini önlemek için polisin şiddet kullandığı Atina görüntülerini izleyen biri, ülkeyi yönetenlerin artık eski yöntemle yönetemeyebileceklerini hissediyor.

Bu yılın başlarında bir edebiyat şenliğinde konuşma yaptığım Selanik’te, izleyicilerin asıl ilgisi edebiyattan çok politik ve ekonomik sorunlaraydı. Bir alternatif var mıydı? Ne yapılmalıydı? “Derhal borç ödememek” şeklinde yanıtladım. Euro-zone’dan çıkmak, drahmiye dönmek, toplumsal ve ekonomik ulusal planlamayı başlatmak, yerel ve ulusa düzeyde ülkenin nasıl yeniden istikrara kavuşturulabileceğine –fakat yoksulların zararına olmayacak biçimde- dair tartışmalar düzenlemek. Zenginlerin, son on yılda üçkâğıtçı yöntemlerle biriktirdikleri paralar (özel vergilendirmelerle) geri kusturulmalı. Ancak sistemin tam ortasındaki vizyonsuz politikacılar böylesi fikirlerden çok uzaklar. Birçoğu, ülkenin ekonomik kaynaklarının sahibi olan ve bunları kontrol eden az sayıda insan adına çalışıyor.Obama (tüm tatbiki kararlarda selefinin politikalarını sürdüren bir başkan) yönetimi altında borç batağına saplanmış olan ABD, tüm şehirlere sıçrayan yeni bir protesto hareketinin ortaya çıkışını gördü. Genç işgalcilerin enerjileri takdire şayan. Bahar, politik Amerika’nın kalbinden çok uzun zamandır uzaktı. Reagan ve Bush yıllarının buz kesmiş kışları, Clinton ya da Obama ile çözülmedi: paranın hepsine boyun eğdirdiği içi boş bir sisteme ve temel olarak finansal statükoyu korumak ve 21. yüzyıl savaşlarını finanse etmek için kullanılan, fazlasıyla çamur atılmış bir devlete hükmeden içi boş adamlar.Çapraşıklık üzerindeki sis sonunda kalktı ve insanlar alternatif arıyorlar, ancak bunu siyasi partileri esas itibariyle yetersiz buldukları için onlar olmaksızın yapıyorlar.

Şu anda New York, Londra, Glasgow ve başka yerlerde sahnelenen işgaller, geçmişteki protestolardan çok farklı. Bunlar, işsizliğin yükseldiği zamanlarda ve geleceğin ümitsiz göründüğü yerlerde tırmanan eylemler. Genç insanların büyük çoğunluğu, sihir yapıp büyük miktarda paralar çıkarmamaları halinde yüksek öğrenim alamayacaklar ve hiç kuşkusuz, yakın zamanda iki kademeli bir sağlık sistemiyle karşı karşıya kalmış olacaklar. Kapitalist demokrasi bugün, özdenetimleri ile sınırlanan ağız dalaşlarının bütünüyle önemsiz olması için parlamentoda temsil edilen başlıca partiler arasında esaslı bir mutabakat gerektiriyor. Bir başka deyişle, yurttaşlar artık bir ülkenin servetini –yurttaşların, büyük oranda kendi kendilerinin yarattığı serveti- kimin (ve nasıl) idare ettiğini bilemez. Kaynakların tahsisi, toplumsal refah koşulları, servetin bölüştürülmesi gibi can alıcı sorular artık temsili meclisler içindeki gerçek tartışmaların konusu olmuyorsa, gençlerin anaakım siyasetten uzaklaşmaları ya da Obama ve onun küresel taklitçilerine dair büyük hayal kırıklıkları neden şaşırtıyor? 90’dan fazla şehirde, insanları sokağa çıkmaya zorlayan şey işte bu.

Politikacılar, 2008 krizinin 1980’lerden bu yana takipçisi oldukları neo-liberal politikalarla ilişkili olduğunu kabul etme konusunda ayak dirediler. Hiçbir şey olmamış gibi bedel ödemeden yollarına devam edebileceklerini sandılar, ancak aşağıdan gelen hareketler bu sanıya itiraz etti. Kapitalizme karşı işgaller ve sokak protestoları, bir bakıma önceki yüzyılların köylü ayaklanmalarının bir benzeşiği.

Genellikle sonradan bastırılan ya da kendi rızasıyla dinen ayaklanmalara, kabul edilemez koşullar neden oldu. Burada önemli olan, koşullar aynı kalırsa, çoğu kez henüz gelip çatmayan şeyin habercisi olmalarıdır. Hareketler, politik devamlılığı muhafaza edecek kalıcı bir demokratik yapı yaratmazlarsa varlıklarını sürdüremezler. Böylesi herhangi bir harekete daha büyük kitle desteği oldukça, örgütüllüğün bir biçimine daha çok ihtiyaç duyulur. Neo-liberalizme ve onun küresel kuruluşlarına karşı Güney Amerika isyanları örneği bu bakımdan çarpıcı. Venezüella’da IMF’e karşı, Bolivya’da suyun özelleştirilmesine karşı, Peru’da elektriğin özellştirilmesine karşı verilen büyük ve başarılı mücadeleler, Ekvador ve Paraguay ile birlikte az önce saydıklarımızdan ilk ikisinde seçim başarısına dönüşen yeni politikaların temellerini yarattı.

Yeni hükümetler bir kere seçildiklerinde, söz verdikşeri politik ve ekonoik reformları farklılaşan başarı düzeylerinde uygulamaya başladılar. 1958’de Profesör HD Dickinson tarafından New Statesman’da (İngiltere’de haftalık yayımlanan sol bir politik-kültürel dergi; ç.n.) İngiltere İşçi Partisi’ne sunulan öneri parti taafından reddedildi, fakat 40 yıl sonra Venezüella’daki Bolivarcı liderler tarafından kabul edildi:“Refah devleti mevcudiyetini sürdürecekse, devlet yeni bir gelir kaynağı bulmalıdır, kendi kaynağını. Görebildiğim tek kaynak, üretken varlıktır. Devlet, herhangi bir biçimde görünmeli, arazilerin ve ülke sermayesinin çok büyük bir parçasına sahip olmalıdır. Bu destek gören bir siyaset olmayabilir: ancak bu sürdürülmedikçe, destek gören bir şey olan iyileştirilmiş sosyal hizmetler imkânsız hale gelecektir. Öncelikle üretim varlıklarını kamulaştırmazsaız, tüketim varlıklarını da uzun süre kamulaştıramazsınız.”

Dünyayı yönetenler, bu kelimelerde ütopyacılığın ifadesinden biraz fazlasını görecekler, fakat yanılacaklar. Bunlar gerçekten ihtiyaç duyulan yapısal reformlardır, Atina’daki tek başına kalmış PASOK önderliği tarafından yürütülenler değil. Bu yolun altında daha çok mahrumiyet, daha çok işsizlik ve sosyal felaket yatıyor. İhtiyaç duyulan şey, Wall Street sisteminin işleyemediğine, işlemediğine ve terk edilmesine dair bir ortak kabulle toptan bir geri dönüş. Neo-liberal devlet mekanizması tarafından desteklenen pazarın tek belirleyici olduğuna dair kabullerinde daha gaddar ve soğukkanlı olanlar, -tüm dönmelerde olduğu gibi- İngiliz destekçilerdi. Bu izlekte devam etmek, demokrasiyi boş bir deniz kabuğundan biraz fazlası haline getirecek yeni bir egemenlik yöntemi gerektirecektir.

İşgalciler, bugün neredelerse orada olmalarına neden olan biçimde, içgüdüsel olarak bunun farkındalar. Merkezdeki aşırılıkçı politikacılar için aynısı söylenemez. Yerkürenin farklı bölümlerinde meydanları ve sokakları işgal eden gençlere hayranlık duyuyorum. Egemenlerimize neşeyle, hevesle ve şevkle meydan okuyorlar. Ancak dünyaya hakim olan sert yüzlü bankacılar ve politikacılar kolaylıkla yerinden edilmeyecek. Birkaç zafer kazanmak için on yıllık bir mücadele ve örgütlülüğe ihtiyaç duyulmakta. Olabilecek herkesi bir talepler bildirgesi arkasında neden birleştiremeyelim –zenginlerin çıkarını temsil eden parlamentoya karşı bir “büyük itiraz” (“Büyük İtiraz”, İngiltere’de 1641 yılında parlamento tarafından Kral I. Charles’a sunulan ve parlamentonun yetkilerini kral aleyhine genişletilmesini öngören sorunlar listedir; ç.n.)- ve gelecek Sonbahar, itiraz listesinin insanlara yüz yüze dağıtılacağı milyonluk veya daha büyük bir yürüyüş düzenleyemeyelim? Yasa, parlamento önündeki gürültücü göstericileri yasaklar (1666’daki Restorasyon sonrasında uygulamaya konuldu), ancak “gürültücü”yü neredeyse bir hukukçu kadar iyi yorumlayabiliriz.

http://www.zcommunications.org/what-should-perhaps-be-done-by-tariq-ali adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.
Çeviri: Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Erkan Çınar

28 Ekim 2011 Cuma

Romain Gary'nin Emile Ajar Adıyla Yazdığı Kitaplar Yayınlandı

Dünyaca ünlü yazar Romain Gary'nin Fransa'daki edebiyat otoritelerine inatla edindiği takma isim olarak ya da başka bir deyişle kendini aştığı ikinci bir yazar kimliği olan Emile Ajar mahlasıyla yazdığı romanlar Agora Kitaplığı'ndan yayınlanmaya devam ediyor.

Romain Gary'nin mevcut edebiyat pratikleriyle dalga geçerek ortaya çıkardığı mahlası ün olarak olmasa da başarı olarak yer yer Romain Gary'i aşıyor. Yazarın yaşadığı kişilik bölünmesinden ziyade yazarın geniş başarı hacmini ortaya koyan eserleri, Emile Ajar'ın Romain Gary olduğunu -ya da tam tersi- öğrenenleri fazlasıyla şaşırtıyor. Ortaya konan yapısal farklılık ve 'iki ayrı karakter' yanılsaması 'artık sır olmasa da' 21. asır sınırlarına kadar dayanıp edebiyat anlayışımızı sarsmaya devam ediyor.


Goncourt ödülünü almak için yapılan bu numaranın vardığı edebi sonuç ise hayranları olan özgün bir yazarlık kariyeridir.

Agora Kitaplığı'nın şimdiye değin yayınladığı Emile Ajar romanları, Goncourt Ödülü'nü kazandığı "Onca Yoksulluk Varken" ve diğer kitapları "Yalan-Roman", "Koca Tembel" ile "Kral Salomon'un Bunalımı"dır.



Romain Gay (diğer adıyla Emile Ajar) Kimdir?

Hukuk mezunu olan Gary, kitap yayımlamaya başlamadan önce, II. Dünya Savaşı sırasında, Özgür Fransız Kuvvetlerine dahil olarak savaş pilotluğu yaptı. Bunların dışında, bir süre Fransız diplomatik servisi için çalıştı. BM Fransız Delegasyonu sekreterliği yaptı, Fransa'nın Los Angeles başkonsolosu oldu. 20. yy'da Fransa'nın en üretken ve tanınan yazarlarından olan Gary, eski eşi Jean Seberg'in 1979'daki ölümünün de etkisiyle, 1980'de, Paris'te yaşamına son verdi.













Bertolt Brecht'in Epik Tiyatro'su yakında Agora Kitaplığı'ndan Çıkıyor

Tiyatrodan az çok anlayan herkesin, özellikle coğrafyamızda adını duymaması imkansız olan bir isim: Bertolt Brecht. Baskıların ortasında, dönemin Almanya'sındaki 'suç ortağı' Karl Valentin ile başlattıkları köşebaşı tiyatrolarındaki 'yeni gelenek' ile günümüz tiyatrosunu derinden değiştiren, Çin'den İngiltere'ye tiyatronun temel yapı taşlarını yerinden oynatıp ortaya bir 'Epik Tiyatro' anlayışı çıkaran Brecht'in Epik Tiyatro'nun ne olduğuna dair temel görüşlerini makaleler ve verdiği söyleşilerden parçalar olarak derleyen Epik Tiyatro isimli eser yakında Agora Kitaplığı tarafından raflara çıkarılıyor.

Brecht Kimdir?

Bertolt Brecht, kısaca Bert Brecht. Asıl adı Eugen Berthold Friedrich Brecht (d.10 Şubat 1898 Augsburg - ö.14 Ağustos 1956 Berlin) 20.yüzyılın en etkili Alman şairi, oyun yazarı ve tiyatro yönetmeni olarak nitelendirilir. Eserleri uluslararası alanda da saygı ile kabul görmüş ve ödüllendirilmiştir. Daha önce Erwin Piscator tarafından adı konulan epik tiyatronun , diğer bir deyişle "Diyalektik Tiyatro"’nun kurucusudur. Brecht kendisini (Walter Benjamin’e söylediği gibi) "Komünist" olarak tanımlar.

Epik Tiyatro Üstüne


Epik Tiyatro, insanların birbirlerine karşı davranışndaki toplum ve tarih aç›s›ndan önemli, yani tipik nitelik taşıyan kesitlerle ilgilenir. Öyle sahneler üzerine eğilir ki, bu sahnelerde insanların davranışlarını ve onların bağlı bulunduğu yasaları görünür duruma getirebilsin.


Beri yandan, Epik Tiyatro, sahnelenen konularla ilgili pratik açıklamalara yer verir, öyle açıklamalar ki, toplumsal olaylara müdahale olanağını sağlayabilsin. Yani epik tiyatronun ilgisi bütünüyle pratiğe yöneliktir. insan davranışlarının değişebilirliği, insanın kendisininse bazı ekonomik-politik koşullara bağlılığı, ama bu koflullar› değiştirme gücüne de sahip bulunduğu sergilenir, epik tiyatroda.

Bir örnek verelim: Üç adam›n bir dördüncü adam tarafından yasalara aykırı bir eylem için kiralanması (Mann ist Mann) o türlü anlatılır ki, seyirci dört adamın başka türlü de davranabileceğini kafasında canlandırabilsin, yani bu adamları başka türlü konuşmaya götürecek ekonomik-politik koşulların var olabileceğini düflünebilsin ya da var olan koşullarda ilgili kişilerin bir başka tutum takınabileceklerini ve bu tutumun onların başka türlü konuşulmasına yol açabileceğini göz önüne getirebilsin.

Sözün kısası: Epik tiyatroda seyirci, insanların davranışlarını toplumsal açıdaneleştirme fırsatına kavuşur ve olayın kendisi sahnede tarihsel bir olay niteliğiyle verilir. Yani seyirci, değişik davranışları birbiriyle karşılaştırabilecek durumda tutulur.